Yine şansı yüzüne gülmüş ve aradığı şeyi bulmuştu. Bir suçluyu daha yakalamış, zamanında verilmeyen cezayı vermek ve adaleti sağlamak için iş başına geçmişti. Babasının, onun görmemesi için yıllarca gardrobunun gizli bölmesinde sakladığı tüfeği alıp, her görevinden önce yaptığı şeyi yaparak tüfeği temizlemiş, bakımını yapmıştı. Babası bu tüfeği o henüz küçük olduğundan dolayı saklıyordu. Ama o artık büyümüş ve delikanlı olmuştu. Ayrıca artık babası da hayatta değildi annesi de... Bu yüzden ona karışacak hiç kimse yoktu. Tabi bazen salonda televizyonun karşısında bulunan berjere oturduğunda babasını; mutfakta kendisine yemek hazırlarken de annesini özlüyordu ama elinden bir şey gelmiyordu. Annesini kaybedeli uzun zaman olmuştu. Babasını ise sadece iki sene önce kaybetmişti. Ama babasının yokluğuna çabuk alışmıştı. Annesinin yokluğuna ise bir ömür geçse de alışamayacaktı.
Başını kaldırıp duvarda bulunan saate baktı. Saat gecenin ikisiydi. Vakit gelmişti. Herkes uykudaydı ve o görevini yerine getirirken, hiç kimse onu görmeyecek ve ondan şüphelenmeyecekti. Tüfeği alıp evden dışarı çıktı. Tüfeği elinde taşıyordu ama bu onun için bir sorun değildi. Köyde yaşıyordu ve insanlar akşam erken saatlerde yattığından dolayı, bu saatlerde herkes derin uykuda olurdu. Yola koyuldu ve evinin bulunduğu bölgeden uzaklaştı. Köy mezarlığının birkaç metre ilerisinde bulunan derenin üzerindeki köprüden karşı tarafa geçti. Buralarda aydınlatma direği bulunmadığından dolayı ortalık zifiri karanlıktı. Normal zamanlarda, hafif bile olsa etrafı aydınlatan ay ve büyüleyici bir şekilde görünen milyonlarca yıldız, yağmur bulutlarından dolayı görünmüyordu. Önünü yalnızca elinde tuttuğu el feneriyle görebiliyordu. Biraz sonra ince ince yağmur yağmaya başladı. Üzerindeki siyah hırkanın kapişonunu başına geçirdi. Altında siyah bir eşofman, ayağında ise siyah spor ayakkabılar vardı.
Evden çıktığı zaman yağmur yağmadığından dolayı botlarını giymemişti. Şimdilik bir sorun yoktu ama yağmur hızlanırsa, spor ayakkabıları onun başına dert olacaktı. Uzun bir yürüyüşün ardından nihayet hedefine ulaştı. Aradığı ev tam karşısında, bir kaç metre ilerinde duruyordu. Yüzüne acımasız ve duygusuz bir gülümseme yerleştirdi. Sonra eve doğru yaklaştı. Köyde herkes birbirlerini tanıdığından dolayı kimse kapısını kilitlemezdi. Ama son iki yıl içinde, durum biraz değişmişti. İnsanlar kim olduğunu bilmediği bir adalet sağlayıcısından korktuğundan dolayı artık kapılarını sıkı sıkı kilitliyor, yaz aylarında ardına kadar açık bıraktıkları pencerelerini sıkı sıkı kapatıyordu. Ancak kapılar tahtadan olduğundan dolayı, bu köydeki hiçbir eve girmek görüldüğü kadar zor değildi. Hızlı adımlarla eve doğru yürüdü ve kapının önüne geldiğinde durdu. Etrafa bakınarak, ortalıkta kimsenin olmadığına emin oldu.
Sonra kapıdan birkaç adım geri gitti ve sağ ayağıyla, kapıya art arda tekmeler savurdu. Kendisini fazla yorması gerekmedi. Kapı üçüncü darbede ardına kadar açıldı ve duvara çarparak, bir kaç kere öne arkaya doğru sallandı. Tekme sesleri kesildikten sonra derin sessizliği, kapının gıcırtıları bozdu. Hemen el fenerini kapatıp cebine koydu. Kapının önünde dikilip nefesini tuttu ve her hangi bir ses duymaya çalıştı. Biraz sonra kapının gıcırtısına karışan başka bir ses duydu. Dışarıda başlayan sağanak yağmurun etraftaki çalılara ve ağaçların dallarına düşerken çıkardığı sesti. Kapı eşiğinden içeri doğru bir kaç adım attı ve evin içine girdi. Adımları küçük ve dikkatliydi çünkü evin içi de, dışarısı gibi zifiri karanlıktı. Hiçbir şey göremiyordu. Biraz sonra asıl beklediği sesleri duymaya başladı. Birisi yataktan kalkıyor, söylene söylene çıplak ayaklarla yürüyerek, evin girişine doğru geliyordu. Çıplak ayak sesleri daha da yaklaştı ve giriş holü aniden aydınlandı. Karşısında orta boylu, göbekli ve kel bir adam duruyordu. Adamın üzerinde yalnızca alt pijama ve atlet vardı. Adam onu görünce, uyku mahmuru gözlerini kocaman açtı. Bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ama dudakları bir şeyler söylemek yerine, yalnızca titredi. Sonra dudakları tekrar kapandı ve yutkundu. Herkesin deli gibi merak ettiği bu adaleti sağlayıcısının kim olduğunu öğrenmek, onu şaşırtmış olmalıydı. Ama ceza sırasının kendisine geldiğini anlamak, ona şaşkınlıktan çok korku salmıştı. Suçunu bildiğinden dolayı, buna bir itirazı olamazdı.
Aksi halde kapısını kırarak evine zorla girdiği ve elindeki tüfeği tehditkar bir şekilde sağa sola salladığı için ona bağırması, hakaretler etmesi ve ona saldırması gerekirdi. Ama şu an bir pısırık gibi yalnızca korku dolu gözlerle ona bakıyor ve yutkunuyordu. Hızlı ve kendinden emin adımlarla pısırığa yaklaştı ve tüfeğini havaya kaldırıp, dipçiğiyle adamın suratına vurdu. Adam hayvan gibi uludu ve bir kaç adım geriye doğru sendeleyerek duvar çarptı. Kendisini toparlamaya çalışırken, aynı anda yalvarır gibi boşta olan elini kaldırarak, durması için işaret yaptı. Ama o durmadı. Şimdiye kadar cezalandırdığı herkes ona aynı hareketi yaparak durmasını söylemiş, yalvarıp yakarmıştı. Ama o durmamıştı. Şimdi neden duracaktı ki? Onun ayrıcalığı neydi? Hiçbir ayrıcalığı yoktu. O da diğerleri gibiydi ve cezasını çekecekti. Adam durumun ciddiyetini anlamış olacak ki, gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Timsah göz yaşları.
Hüngür hüngür ağlayarak yalvarıyor, onu affetmesini ve canını bağışlamasını söylüyordu. O ise adama, affetmenin ve can bağışlamanın yalnızca Tanrı'ya mahsus olduğunu ve kendisinin bir Tanrı olmadığı için bunu yapamayacağını söylüyordu. Bu duygu bir sadistlik belirtisi miydi bilmiyordu ama onların kendisine bu şekilde yalvarmaları hoşuna gidiyordu. Kendisini güçlü ve karşı konulamaz hissediyordu. Elbette niyeti kendisini güçlü göstermek, bu tür acizlere üstünlük sağlamak değildi. Niyetti adalet sağlamaktı ama bu duygu hoşuna gidiyordu, buna engel olamıyordu. Adama yere, dizlerinin üzerine çökmesini emretti. Adam hiç susmadan, kesintisiz bir şekilde ona yalvarıyordu. Bu ısrarlı yalvarma hoşuna gitmemişti. Her şeyi dozunda bırakmak gerekirdi. Alacağı zevki zaten fazlasıyla almıştı. Tüfeği adama doğrulttu ve daha yüksek bir sesle emretti. Adam bu kez daha çok korktu ve onun dediğini yaparak yere, dizlerinin üzerine çöktü. Şimdi adam, onun önünde eğiliyordu. Bu görüntü onu daha da memnun ediyordu.
Adama başını kaldırmasını ve ona bakmasını söyledi. Adam dediğini yaptı ve başını kaldırıp ona baktı. Gözlerinin içine... Sonra bir an bile düşünmeden tetiğe bastı ve adamı alnının tam ortasından vurdu. Çıkan ses kulakları patlatacak kadar şiddetli bir sesti ama bu ses, ona bir terapi gibi geliyordu. Adamın rahatsız edici sesi kesildi ve olduğu yerde öne arkaya sallanıp, yüz üstü yere devrildi. Adam yere serilirken, kilosundan dolayı bir patates çuvalı gibi ses çıktı. Bu işini hallettikten sonra cesedini olduğu yerde bırakıp, holün ışığını söndürdü. Cesedi yarın arabasıyla gelip alacak ve diğer kader ortaklarının yanına götürüp, onlarla baş başa bırakacaktı. Adam yalnız yaşadığından ve çevresinde pek fazla insan olmadığından dolayı kimse onun leşini bulamayacak, yokluğunu fark etmeyecekti. İnsanlar çevresine hiçbir yararı dokunmayan, üstelik faydadan çok zarar veren kimseyi önemsemez, merak etmez ve peşine düşmezlerdi. Ona da aynen bu olacaktı.
Evin içinden çıkıp kapıyı kapatmaya çalıştı ama kapı kapanmak yerine aralık kaldı. Bu da yeterliydi. Kapıyı hallettikten sonra arkasına döndüğünde, aniden donup kaldı. Birkaç metre ileride, bir siluet duruyordu. Karanlıktan dolayı yüzünü göremiyordu. Kim olduğunu anlayamıyordu ama muhtemelen onu tanıyan biriydi. Bu kişi her kim ise burada ne işi vardı şimdi? O bunu düşünürken, siluet hızlı adımlarla oradan uzaklaşmaya başladı. Siluetin onu tanıyıp tanımadığını, yüzünü görüp görmediğini bilmiyordu ama işini şansa bırakamazdı. Daha fazla düşünmesine gerek yoktu. Tüfeğini kaldırıp, silueti nişan aldı ve tetiğe bastı. Tüfeğin sesi, hızlanan sağanağın altında boğuk ve tiz çıkmıştı. Bu ses ona bir zevk vermedi. Ama silueti tam isabetle vurmayı başarmış, yere sermişti. Koşar adımlarla oraya doğru gitti. Yüz üstü yere serilen bedeni ters çevirdi. Cebindeki feneri çıkarıp yaktı ve cesedin yüzüne tuttu. "Kahretsin! Aptal herif... Senin burada ne işin vardı? Yaptığını beğendin mi?" diye söylendi, kendi kendine.
Köyün çobanını vurmuştu. İnsanlara iyilikten başka bir şey yapmayan, ailesine bakan, kendi halinde bir adamı... O, bu ölümü haketmiyordu. Sadece yanlış zamanda yanlış yerdeydi hepsi bu. Ama bu onun suçu muydu yoksa kendisinin mi? Adamın yanı başında duran ve ekranı açık olan bir telefon gördü. Telefonu eline aldığında, arama kaydı bölümünün açık olduğunu ve son aranan numaranın 156 olduğunu gördü. Kayda göre numara aranmış ve karşı taraf cevap verdikten beş saniye sonra telefon kapatılmıştı. Adam jandarmayla konuşmamıştı. Belki de konuşmasına fırsat kalmamıştı. Suç çobandaydı. Evi buraya yalnızca bir kaç metre mesafedeydi. Görünüşe göre uyumamıştı ve kapının kırılma sesini duyup, ne olduğunu merak ederek buraya gelmiş, sonra da olanları görmüştü. Hatta onun kim olduğunu bile görmüş olabilirdi. Sonra ihbarda bulunmak için jandarmayı aramıştı. Başkasının işine burnunu sokmuş, hatta engel olmaya çalışmıştı.
Yok yere kendi hayatına son vermişti. Bir pislik uğruna değer miydi? Yaşayıp yaşamadığını anlamak için eliyle çobanın nabzını yokladı. Çoktan ölmüştü çünkü onu da ensesinden vurmuştu. Cesedini ayağından sürükleyerek, biraz önce öldürdüğü adamın evine götürdü ve içeri bıraktı. Telefonun da bataryasını çıkararak, cesedinin yanına bıraktı. Sonra tekrar sağanak yağmurun altına çıktı ve elinde tüfeğiyle, bir süre yağmurun altında bekledi. Adam her ne kadar jandarma ile konuşmamış olsa da, numarasından telefon sinyali tespit edilecek ve jandarmalar kontrol için buraya geleceklerdi. Er ya da geç her şey ortaya çıkacaktı. Bu adalet sevdası ve iki boyunca yaptıkları, onda artık bir alışkanlık haline gelmişti. Böyle giderse ya ömrünün sonuna kadar bunu yapmaya devam edecek ya da demir parmaklıkların arkasına girecekti. Kendisini gözden geçirip iyice düşünerek bir karar vermek, bir şeyler yapmak zorundaydı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder