Psikolojik gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikolojik gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.7.24

Kan Vaftiz (Bölüm 5)


Kardeşi gittiğinde, kendisini odasına kapatmıştı. Odasında hiçbir değişiklik yoktu. Sadece hastaneye gittiğinden beri doğru düzgün temizlenmemişti. Yerler temiz görünüyordu, ama diğer yerler leş gibiydi.
Tavan örümcek ağlarıyla, yatağının ve yanı başındaki komodinin üzeri kalın toz tabakalarıyla kaplıydı. Gardrobunun kapaklarını açtığında, örümcek ağlarının arasına bırakılmış bavulunu gördü. Üzerinde koca koca örümcekler dolaşıyordu. Ayrıca odada tozla karışık küf kokusu vardı.

Poyraz yüzünü buruşturdu. Kardeşi, onun geleceğini bilmesine rağmen hiçbir yere el atmamıştı. Eve döndüğünde ona iyi bir ders verecekti. Yatağının nevresimlerini çıkarıp, Utku'nun odasından temiz nevresim aldı ve çarşafı serip, yorgan ve yastık kılıflarını değiştirdi. Banyodan bir bez alıp ıslattı. Gardrobunu ve komodini temizledi. Bavulunu yatağın üzerine boşalttı. Kıyafetlerini yerleştirirken, bir şey dikkatini çekti

Kıyafetlerinin arasında küçük, sarı bir kağıt parçası gördü. Kağıdı alıp, evirip çevirdi. Üzerinde bir yazı vardı, yalnızca bir cümle. 'Söylediklerimi unutma!' Poyraz'ın elleri titremeye başladı. Bu mesajı ona kimin bıraktığını çok iyi biliyordu. Mirza... Bu notu yazıp, o görmeden eşyalarının arasına saklayacak kadar iyi olduğuna göre, bu konuda epey ciddiydi. Söylediği her şeyi de yapacak kapasitedeydi. 
Sabit gözlerle nota bakarken, evin sokak kapısının kilidinde dönen anahtarın sesini duydu. Hemen silkindi ve notu, kıyafetlerinin arasına sakladı.


Kan Vaftiz (Bölüm 3)


Akşam yemeğinden sonra odasına gitti. Yatağına uzanıp, kollarını başının altına koydu. Boş gözlerle beyaz badanalı, küflü tavanı izleyerek hayallere daldı. Yarın sabah taburcu olacak ve özgürlüğüne kavuşacaktı. Bu özgürlüğün ilk günü neler yapacağını planlamaya başladı. Önce güzel bir sabah kahvaltısı, hemen ardından abur cubur.
Sonra biraz tuval ve birkaç sayfa da eskiz çalışacaktı. Öğleden sonra çay eşliğinde, biraz müzik dinleyerek kitap okuyacaktı. 
Sonra biraz daha abur cubur yiyecek ve hemen ardından, akşam yemeği vakti gelecekti. Son olarak biraz meyve suyu ve kitap ile günü noktalayacaktı.

Planını yaptıktan sonra durakladı. Kaşlarını çattı ve dudağını büktü. Bütün bunları, yıllardır kaldığı hastanede zaten yapıyordu. Planını değiştirmeliydi. Kapalı alanda değil, dışarıda yapacak bir şeyler bulması gerekiyordu. Ama kardeşi buna asla izin vermezdi, nereye gitse kuyruk gibi peşine takılacaktı. İlk önce kardeşini atlatmanın bir yolunu bulmalıydı. Bu da biraz imkansız görünüyordu çünkü kardeşi ondan daha açık gözlü ve zekiydi. Şimdi de bunun için plan yapması gerekecekti. Düşüncelerini, odasının açılan kapısının sesi bozdu. Hastalara, hiçbir işe yaramayan ilaçlar vermek için kendisini burada heba eden seksi, sarışın hemşirenin geldiğini anladı. Onun yeri burası değil modellik ajanslarıydı, ama Poyraz, hemşireyi buna bir türlü ikna edemiyordu. Sonra kapı kapandı. Bir erkek sesi duyuldu. Bütün vücudu anında buz kesti. Bu soğuk, yabani, yırtıcı sesi nerede duysa tanırdı. Yattığı yerden doğrulup, karşısındaki meymenetsize baktı. Bu adamın yüzünde her hangi bir ifade görmek zordu ancak bakışları her şeyi ortaya döküyor, kelimesi kelimesine anlatıyordu.

Poyraz bunları herkesten daha iyi anlayabildiği için bu adamdan biraz çekiniyordu, ama belli etmemeye çalışıyordu. Yabani adam, avına pusu kuran bir kaplan gibi sinsice yanına yaklaştı. Kapkara, korkunç gözlerini ona dikmişti ve neredeyse hiç kırpmamıştı. Bu adam, hayatında gördüğü en yakışıklı adamlardan biriydi. Kardeşinden sonra en yakışıklı adam. Oldukça uzun boylu, düzgün fizikliydi ve pürüzsüz bir tene sahipti. Saçlarını her gün düzenli olarak yıkayıp şekillendiriyor, temiz ve güzel kıyafetler giyiyordu. Tam onyedi yıldır bu hastanede kalıyor olmasına rağmen, hastane onun güzelliğinden, asaletinden ve insanı tuhaf bir biçimde etkileyen enerjisinden hiçbir şey çalamamıştı. Resmen yıllara meydan okumuş, gençliğini ve asaletini kaptırmamak için savaşmıştı. Her genç kızın hayallerini süsleyen türden erkeklerdendi. Adam, Poyraz'ın yatağının ayak ucuna oturdu. Sanki odun yutmuş gibi dimdik oturuyordu. Ama tuhaf bir şekilde, başı öne sarkıyordu.

"Bir şey mi oldu?" diye sordu Poyraz, çekindiğini belli etmemeye çalışarak. İçten içe deli gibi korkuyordu.
"Yarın sabah taburcusun, öyle mi?"

Poyraz yutkundu, iyice doğrulup yatağının başlığına yaslandı.

"Sen nasıl öğrendin?"
"Öğrendim işte, sebep değil sonuç önemli. İlk gün planını yaptın mı?"
"Şey... aslında sen gelmeseydin yapacaktım. Bunu düşünüyordum."
"Bu senin için zor olmayacak mı?"
"Zor olan neymiş?"

"Sonuçta bir akıl hastanesinden çıkacaksın. İnsan içine karışmaya çalışacaksın, arkadaş edinmek isteyeceksin, ama hiç kimse senin yüzüne bakmayacak. İnsanlar sana gülecekler, arkandan dedikodunu yapacaklar, seninle alay edecekler... Buna hazır mısın?"

Poyraz başını dikleştirip, gözlerini kaçırdı.

"Bunlar neden olsun ki? Herkes hasta olabilir."
"Evet, haklısın. Ama bu grip ya da soğuk algınlığı değil Poyraz. Sen kafadan hastasın. Bu bambaşka bir şey."
"Ben kafadan hastayım da sen neysin?" diye sordu Poyraz, alaycı bir tavırla. 

Mirza'nın insanı dehşete düşüren gözleri, hala Poyraz'ın üzerindeydi.

"Benim hasta falan olmadığımı sen de benim kadar iyi biliyorsun, öyle değil mi? Ben her zaman gerçekleri söyledim, ama kimse bana inanmadı. Bunu sana defalarca anlatmıştım, sadece sana."

"Ne demek istiyorsun?"
"Sen ne anladın?"
"Hiçbir şey."
"Bir daha düşün Poyraz... Bir daha..."
"Odamdan çıkar mısın lütfen? Yarın sabah erken kalkmam gerek." diyerek, şansını denedi Poyraz.

Ancak Mirza'nın onu rahat bırakmaya niyeti yoktu. Bu berbat yerdeki son gecesinde kâbuslarına girmekte, son gecesini zehir etmekte kararlıydı.

"Ben de erken kalkacağım." dedi Mirza.
"Ama sebeplerimiz farklı Mirza. Sen her zaman erken kalkıyorsun, hem de hiçbir işin olmadığı halde. Ama ben taburcu olacağım, iyi uyumam lazım."
"Ben de Poyraz... Ben de öyle."

Poyraz kaşlarını çattı.

"Öyle olan şey ne? Anlamadım."
"Ben de yarın sabah taburcu oluyorum. Beraber oluyoruz... Nasıl ama?"

Poyraz gözlerini kocaman açtı, gözleri yuvalarından fırlayacaktı sanki. Nefesi kesildi, donup kaldı ve söyleyecek hiçbir şey bulamadı.

"Ne oldu Poyraz?" diye sordu Mirza, alaycı bir tavırla. "Sürprizimi beğenmediğini söyleme sakın!"

"Ben... Ben... Şey..." Poyraz kekelemekten konuşamıyordu. Kendisini zorlayarak, güçlükle sordu. "Bundan neden daha önce hiç bahsetmedin Mirza?"
"Sen de bana hiç bahsetmedin Poyraz. Özelimizi karşılıklı gizlemişiz. Ben neden gizledim sor bakalım."
"Ne... Neden... Neden gizledin?"
"Çünkü ben sana hayatımı her detayına kadar, en ince ayrıntısıyla anlattım Poyraz. Ama sen hastaneden taburcu olacağın günü benden sakladın."
"Düşündüğün gibi değil Mirza. Ben..."

"Henüz bir şey düşünmedim. Asıl sorun ne biliyor musun Poyraz? Ben buraya geldiğimde henüz yirmi yaşındaydım. Şu an otuzyedi yaşındayım. Yıllarım bu leş gibi binada, insanlıkla alakaları olamayan bir avuç gerizekalının içinde ve diplomadan başka hiçbir vasıfları olamayan, onsuz hayatlarını idame ettiremeyen üç-beş beyaz önlüklü aptalın gözetimi altında çöp oldu. Tuhaf olan şey ise ben tüm bunları yaşarken, üç yıl önce gelen bir hastayla aynı zamanda taburcu olmam. Sence bu adil mi?"

Poyraz yutkundu. 

"Bilmiyorum. Belki haklısın belki değilsin, ama ben senin gibi değilim. Benim uyurgezerlik sorunum var. Senin ki daha ağır bir şey... Yani... Herkesin sorunu farklıdır. Herkes aynı olamaz. Hepimiz aynı olsaydık hayat sıkıcı olurdu. Yaşamanın bir anlamı olmazdı. Bütün yaşadıklarımız bizler için..."

"Kes!" diye bağırdı Mirza. Poyraz yerinden sıçradı. "Beni abuk sabuk sözlerle teselli etmeye çalışma! Sen kim oluyorsun da bana akıl veriyorsun?"

"Ben... Sadece..."
"Her neyse... Konumuza dönelim. Buradan aynı anda çıkacağız. Yani bu demek oluyor ki, fare deliğine bile girsen seni bulurum Poyraz."
"Ama Mirza... Ben sana en başından söylemiştim...Bana özel hayatını anlatma, bilmek istemiyorum, ben çenemi tutamam demiştim. Keşke anlatmasaydın."

Mirza, çevik bir hareketle Poyraz'ın dibinde bitti. Poyraz kalbinin deli gibi çarptığını hissetti. Elleri ve ayakları titriyordu. Bütün vücudunu ateş basmıştı. Alnında boncuk boncuk ter birikiyor, avuç içleri ıslanmaya başlıyordu. Mirza ile tanıştığı ilk günden bu yana, tam üç yılda, korkudan ve stresten neredeyse altı kilo vermişti. Bu onun için bir yandan iyi bir şeydi ancak azrailinden, dışarıda da kurtulamayacağını öğrenmek dehşet vericiydi. Ölümü, büyük ihtimal kalp krizinden olacak ve Mirza elini kana bulamayacaktı. 

"Ben anlattım sen de dinledin Poyraz. Dinlemeseydin... Bunları sadece ama sadece sen biliyorsun, öyle değil mi?"
"Evet. Maalesef."

"Dışarı çıktığımda birinin bana tuhaf bir bakışını yakalarsam, birinin hakkımda tek bir kelime dahi ettiğini duyarsam... Kısacası Poyraz, ayağıma taş değse senden bileceğim. İşte o zaman mezar taşın için güzel bir görsel hazırlamak zorunda kalırsın. Ama benim ulaşabileceğim bir yere bırak ki, o resmi senin mezar taşına yerleştirme şerefine ben nail olayım. Beni anlıyorsun, öyle değil mi Poyraz?"

Poyraz düşünmeye çalıştı ancak beyni durmuştu. Son söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı. Mirza, onun boş gözlerle baktığını görünce açıklama yapmak zorunda kaldı.

"Demek istediğim şu Poyraz. Buradan kurtulduğun için boşuna sevinme. Aynı hayatı evinde yaşayacaksın. Dışarıya bir adım dahi atmayacaksın, kardeşine tek bir kelime söylemeyeceksin. Pecereden dışarı... Neyse... Pencereden dışarı bakabilirsin. Eviniz dördüncü kattaydı, öyle değil mi? Dördüncü kattan herhangi birine bir şey anlatamazsın. İntihar etmek istersen onun için bir şey söyleyemem. Ama senin gibi bir dombilinin kolay kolay öleceğini sanmıyorum. Hele bir de sakat kalırsan... Çok yazık. Sen en iyisi evinde otur resmini yap Poyraz. Bu ikimiz için de en hayırlısı olur. Ama emin ol senin için çok daha hayırlı olur. Ben senin yerinde olsaydım, kendimi düşünürdüm Poyraz. Ama yine de bu senin kararın."

"Lanet olsun... Keşke dinlemeseydim." diye mırıldandı Poyraz. 

Mirza onu duymuş olacak ki, karşılık verdi.

"Ama dinledin Poyraz. Yapacak bir şey yok. Neyse... Ben şimdi odama geçip biraz dinleyeceğim. Sana iyi uykular."

Mirza yataktan kalktığında kapı açıldı ve sarışın hemşire içeri girdi. Odada Mirza'yı görünce durdu ve suratını asarak söylendi. 

"Bak, hiç laf dinlemiyorsun Mirza. Sana kaç kez söylemem gerek. Bu saatte arkadaşlarını rahatsız etmemelisin."
"Ben de tam çıkıyordum güzellik." dedi Mirza ve kapıya yöneldi. 

Hemşire, Mirza'ya kaçamak bir bakış attı. Yüzüne belli belirsiz bir gülümseme yerleşti. Mirza'dan hoşlandığı apaçık ortadaydı, ama bu Mirza'nın umurunda bile değildi. Mirza için sadece kendisi vardı. Kendisi dışında hiçbir canlı, onu zerre kadar ilgilendirmiyordu. Mirza odadan çıkıp kapıyı kapattı. Hemşire, Poyraz'a yaklaşıp renkli hapların bulunduğu kaseyi ve suyu uzattı. Poyraz, hemşirenin dibinde olduğunun farkında değildi.

Gözlerini kapıya dikmiş, öylece kala kalmıştı.

"Poyraz... İlaçların..." dedi hemşire, ama Poyraz onu duymadı. 

Hemşire bardağı yatağın yanındaki komodinin üzerine bırakıp, Poyraz'ın kolunu sarstı. 

"Poyraz, iyi misin?" diye sordu.

Poyraz, koluna dokunan sıcak ve narin eli hissedince kendine geldi. Gözlerini birkaç kez kırptıktan sonra hemşireye döndü.

"Bir şey mi dedin?" diye sordu, donuk sesle.
"İyi misin diye sordum. Mirza Sana bir şey mi yaptı?"
"Hayır... Hayır..." diyerek, başını iki yana salladı Poyraz. "Bir şey yapmadı. Bana ne yapabilir ki? O ödleğin teki!"

Poyraz bu söylediğine kendisi bile inanmamıştı. Hemşire gözlerini devirip gülümsedi. 

"Bence değil. Yani, bilmiyorum. O çok farklı."
"Elbette farklı, çünkü o bir hasta!" dedi Poyraz, üstüne basa basa. "Ondan hoşlanmakla büyük hata yapıyorsun küçük hanım."

Hemşire, Poyraz'ın bu sözü üzerine tatlı bir kahkaha attı.

"Hoşlandığımı kim söyledi beyefendi? Sadece beğeniyorum o kadar."
"İnsanların dış görünüşlerine aldanma. Bu da çok yanlış."

Hemşire bıkkınlıkla iç çekti. Bütün hevesi gitmişti. 

"Hadi iç şu ilaçları."

Poyraz renkli hapların hepsini tek seferde ağzına atıp, suyu kafasına dikti. Bardağı hemşireye uzatırken, elinin tersiyle ağzının kenarlarından akan suyu sildi. Hemşire bardağı alıp bir süre bekledi. Poyraz'ın yüzündeki komik, ama sinirli ifadeye bakıyordu.

"Neyin var senin? Öğlen iyi görünüyordun." diye sordu hemşire.

Poyraz yatak başlığına yaslanıp, tombul kollarını bağlamaya çalıştı. Başaramayınca üst üste koydu ve omuzlarını kaldırdı. Dudakları büzülmüş, kasları çatılmıştı. 

"Hadi ama Poyraz..." diye ısrar etti hemşire. 

Poyraz derin bir iç çekti ve gözlerini hemşireye dikti. 

"Mirza yarın sabah taburcu olacakmış."
"Evet."
"Neden?"
"Ne demek neden?"
"Mirza neden buradan çıkıyor, onun yeri burası. Böyle bir insanı dışarıya nasıl salıyorsunuz?"
"Bu bizim kararımız değil Poyraz. En azından benim değil. Uzmanlar böyle uygun görmüşler. Geldi, tedavisini tamamlandı ve gidiyor. Tıpkı senin gibi."

"Benim gibi değil. Ben ondan farklıyım, onun yaptıklarını yapmadım. Benim hastalığım dışarıda da tedavi edilecek bir hastalıktı. Ama onun hastalığının tedavisi yok. O ölene kadar burada kalmalı."

Poyraz tüm bunları yüksek sesle söylemişti. Hemşire onun bu tavırlarına anlam vermemişti. Veremeyeceğini de biliyordu. Bu yüzden fazla uzatmadı.

"İyi geceler Poyraz. Son geceni huzurlu geçir." dedi ve gülümseyerek odadan çıktı. 

Poyraz, hemşirenin ardından da gözlerini kapıya sabitledi ve öylece oturdu. 


Kan Vaftiz (Bölüm 4)


Sabaha doğru stüdyoda, bir köşede uyuyakalmıştı. Yanı başında çalan alarmı defalarca ertelemiş, uyanmaya karar verdiğinde ise öğlen olduğunu farketmişti. Yattığı yerden fırlayıp hazırlandı ve aracına doğru koştu. Stüdyonun kapısını kilitlemeyi bile unutmuştu. Aceleyle esnaf komşularından birini arayıp, kapıyı kilitlemesini söyledi. Abisi çok kızacaktı. Onu sabah dokuzda alması gerekiyordu ancak saat on ikiyi gösteriyordu. Poyraz yine saçma sapan kehanetlerini ortaya dönecek; ona demediğini bırakmayacaktı. 

Hastane bahçesine girip araçtan indi ve aracı çalışır vaziyette bırakıp, koşarak binaya girdi. Güvenliği geçip üst kata çıktı. Abisi ortalarda görünmüyordu. Bir hastabakıcıyla görüşüp abisini sordu. Hasta bakıcı, Poyraz'ın odasında olduğunu ve hiç kimsenin onu oradan çıkaramadığını söyledi. Utku, abisinin odasına gitmek için yetkililerden izin almak istedi. Başhekim, Utku'nun onu ikna edebileceğini düşündüğünden izin verdi. Utku, hastabakıcıyla beraber abisinin odasına gitti. Kapıyı açtı ve içeriye doğru birkaç adım attı. Arkasından kapanan kapının sesini duyduğunda, birden ürperdi. Bir akıl hastanesinin hasta odasındaydı. Bu ona tuhaf hissettirdi.

Duvarlar, tavan gibi beyaz badanalı, yerler ise eski model, yer yer çatlamış fayanslarla kaplıydı. Pencerenin yanında bir yatak ve hemen yanı başında bej rengi bir komodin, kapının yanında ise yine bej rengi çalışma masası ve sandalyesi vardı. Masanın bitişiğinde ise küçük metal bir gardrop duruyordu. Odadaki tüm eşyalar bunlardan ibaretti. 
Sade, kasvetli, soğuk, bir yandan da bunaltıcıydı. Poyraz yatağında yüzüstü yatmış, kollarını iki yandan sarkıtmış ölü gibi, hareketsiz bir şekilde yatıyordu. 
Utku ona doğru yaklaştı. Yüzünün duvara doğru dönük olduğunu görünce, omuzundan tutup sarstı. 

"Abi... Uyuyor musun?"
Cevap yoktu. Yüzüne doğru eğildiğinde, Poyraz'ın boş gözlerle duvarı izlediğini farketti.
"Geç kaldığım için özür dilerim. Hadi, kalk hazırlan. İşlemlerini yaptırıp gidelim."
Yine cevap yoktu. Utku bu kez sinirlendi, ama sakin kalmaya çalışıyordu.
"Hadi ama... Özür dilerim. Bunu sürekli yapmıyorum, biliyorsun."

"Neden geldin." diye sordu Poyraz, donuk sesle.
"Bugün taburcu olacaksın ya..."
"Hayır."
"Ne demek hayır? Vaktim gidiyor, bir sürü işim var. Hadi kalk, bir an önce gidelim."
"Hayır."
"Abi..."
Eve dönemem!"
"Neden?"
"Onlar burada kalmamı istiyorlar."
"Kim, arkadaşların mı?"
"Hayır, duvarlar."

Utku derin bir iç çekti. Yatağın kenarına oturup, abisinin sırtını sıvazladı.

"Anlıyorum. Ama şimdi kalkman gerek." dedi sakince.

Poyraz nihayet yattığı yerden doğruldu. Bağdaş pozisyonunda oturtup, Utku' ya doğru eğildi. 

"Anlamıyorsun Utku! Gelemem diyorum. Bütün gece benimle konuştular. Benim burada kalmam gerek."
"Tamam." dedi Utku, inanmış gibi yaparak. "Ne dediler?"

"Bana dediler ki, 'Kardeşin sabah tam vaktinde gelmezse, geç kalırsa sakın buradan gitme! Çünkü onun geç kalması, senin buraya ait olduğun anlamına geliyor.' Bu bir işaret. Eğer onları dinlemeyip seninle gelirsem, başıma çok kötü bir şey gelecek."

"Bunu bilemezsin."
"Elbette biliyorum. Sadece işaretleri takip etmem gerek. Sen geç kaldın. Bu da benim buraya ait olduğumu gösteriyor. Bunu bildiler. Anlıyor musun? Benim yerim burası, ölmek istemiyorum."
"Öleceğini kim söyledi abi? Bunlar saçmalık! Lütfen... İşe geç kalıyorum."

Poyraz kaşlarını çattı ve sinirli görünmeye çalışarak, Utku' ya baktı. 

"İşe geç kalıyorsan kapı orada! Gelmeyeceğimi söyledim, git buradan..."

Utku birkaç saniye abisine baktıktan sonra yataktan kalktı ve koşar adımlarla odan çıktı. Önce taburcu işlemlerini tamamladı ardından başhekim ile görüşüp, abisini hastaneden güvenlik ile birlikte çıkarmak istediğini söyledi. İzin çıkınca, yanına üç tane güvenlik görevlisi alıp tekrar abisinin odasına gitti. Poyraz, karşısında güvenlik görevlilerini gördüğünde şaşkına döndü.

"Neler oluyor?" diye sordu, anlamamış gözlerle Utku'ya bakarak. 

Güvenlik görevlileri, Poyraz'ı önce sakin bir dille ikna etmeye çalıştılar. Bunun bir işe yaramayacağını anladıklarında da zor kullandılar. Üç güvenlik görevlisi, Poyraz'ı güçlükle binadan çıkarıp, Utku'nun aracına bindirdiler. Poyraz bağırıyor, çığlıklar atıyor, ağlayarak yardım istiyordu. Bahçede dolaşan diğer hastalar, olan biteni meraklı gözlerle izliyorlardı. Utku, abisi araca bindirilirken hızla şoför mahalline geçti. Abisinin kapısı kapatıldığında, Utku güvenlik görevlilerine teşekkür etti ve hastaneden uzaklaştı. Poyraz yol boyunca ağlamış, bağırarak küfürler savurmuştu. Utku tüm bunları duymazdan geliyordu.

Eve vardıklarında, aracı boş bir yere park edip aşağı indi ve arka kapıyı açtı. Abisini araçtan inmesi için ikna edene kadar, neredeyse on dakika geçmişti. Onu eve tek başına, zorla sokamazdı. Bu işi güzellikle halletmesi gerekiyordu. Sonunda Poyraz ikna oldu ve araçtan indi. Yumruk yaptığı ellerini iki yanda sallayarak, apartmana doğru ilerledi. Hala söyleniyordu. Dördüncü kata çıktıklarında, ikisi de nefes nefese kalmışlardı. Binada asansör yoktu ve bu merdivenler, bir zamanlar Poyraz'ın eve kapanmasına neden olmuştu. 
Dairenin önüne geldiklerinde, Utku kapıyı açtı ve abisinin içeri girmesini bekledi. Poyraz ona ters bir bakış atıp, kapı eşiğinden içeri bir adım attı. Durdu ve etrafa bakındı. Utku da içeri girdi ve abisini iterek kapıyı kapattı.

"Evine hoşgeldin." dedi Utku, gülümsemeye çalışarak.

Poyraz, ona birkaç saniye baktıktan sonra gözlerini etrafta gezdirmeye devam etti.

"Duyuyor musun?" diye sordu Poyraz, fısıldayarak.
"Neyi?"
"Duvarları... Al işte! Buraya da geldiler. Beni bırakmayacaklarını biliyordum. Beni dinlemediniz."
"Evde ses falan yok abi. Fazla yorgunsun, biraz dinlenmen gerek." 

Utku, kapıyı kilitleyip anahtarları cebine koydu ve mutfağa yöneldi. Poyraz da peşinden gitti ve mutfak kapısının önünde durdu.

"Ev baştan sona kadar aynı, hiçbir değişiklik yok. Ne kadar sıkıcı..." diye söylendi.
"Ne görmeyi umuyordun?"
"En azından bazı duvarlara benim tablolarımdan asabilirdin. Ev biraz renklenirdi."

Utku, yemek hazırlamak için bir tencere almak üzereyken durakladı. Midesinin yandığını hissetti. Abisinin tabloları... Onları, yeni fotoğraf makinası alabilmek için bir sergiye satmıştı. Poyraz tabloların nerede olduğunu sorarsa, verecek hiçbir cevabı olmayacaktı. Kafasında bununla ilgili bir senaryo kurmaya çalışırken, korktuğu başına geldi.

"Ha bu arada... Tablolarım nerede?" diye sordu Poyraz.
"Şey... Makarnayı salçalı mı yersin yoksa tereyağlı mı?"
"Tereyağlı. Tablolarımı sordum. Onlar nerede?"

Utku tencereye biraz su doldurup, ocağın üstüne koydu ve ateşi yaktı.

"Yemek hazır olana kadar kahve içer misin?" 

Utku abisinin yüzüne bakmamaya çalışıyordu.

"Hayır. Sana bir soru sordum, cevap versene!"

Uyku derin bir iç çekip, gözünün yanıyla abisine baktı.

"Şeyde... Ee..."
"Nerede?"
"Bir sergide." dedi ve durdu. Abisinin vereceği tepkiyi bekledi, ama Poyraz hiçbir tepki vermedi. "Ben düşündüm ki... Sanatının gizli kalmaması gerek. İnsanların ufkunu açsın, onlara ilham versin diye bir sergiye gönderdim."

Poyraz bir süre beklemenin ardından, gözlerini kocaman açtı ve şaşkınlıkla sordu.

"Ne yani, ben ünlü bir ressam mı oldum?"
"Evet, sayılır." dedi Utku, gülümsemeye çalışarak. "Herkes seni tanıyacak."

"Yaşa be! İyi ki onları sana vermişim. Hastanede tutsaydım, diğerleri kıskançlıktan çatlarlardı. Sanatıma zarar verirlerdi. İyi ki sana vermişim, iyi ki..." 

Poyraz kahkahalar atarak, mutlu bir şekilde salona doğru koşarken Utku, bu yalanı nasıl sürdüreceğini düşünüyordu. Abisi tablolarını geri istediğinde, ona verecek bir cevabı olmayacaktı. Sıkıntıyla iç çekti. Yemeği hazırlayıp abisi için sofra kurdu. Stüdyoya gitmeden önce abisini dışarı çıkmaması için tembihledi ve kapıyı onun üzerine kilitleyip, evden ayrıldı. Stüdyoya giderken, abisinin gerçekten iyileşip iyileşmediğini düşünüyordu. Bu gece bir deneme yapmak için sabaha kadar uyanık kalması gerekiyordu. Bunun için de işlerini hızlıca toparlayıp, Poyraz'ın yatma saatine kadar biraz uyuması gerekiyordu. 
İş yerinin kapısını kilitleyen komşusundan anahtarını alıp, iş yerine girdi. Bilgisayarını açıp siparişlerini kontrol etti. Düğünler için iç ve dış çekimler, doğum günü patileri, yenidoğan bebekler, sevgililer... Hepsi sıradan şeylerdi. 

Ancak bu kez içlerinde farklı bir sipariş vardı. Bu enteresan sipariş, Utku'nun epey ilgisini çekmişti. Bir müşteri, kimsesizler mezarlığının fotoğraflarını çekmesini istemişti. Bunun yanı sıra, istediği fotoğraflar için birkaç özel detay da eklemişti. Fotoğrafları yağmurlu bir günde, akşama doğru beş civarında çekmesini istemişti. Bunun sebebi, fotoğrafların karanlık ve kasvetli olması gerektiğiydi. Hatta gün bile belirtmişti. Bu perşembe akşamı yağmur başlayacak ve ertesi gün, öğlene kadar sağanak devam edecekti. Cumartesi gününe kadar da hava kapalı olacaktı. Fotoğrafları çekmek için en uygun zamanın perşembe günü olduğunu belirtmişti. Utku, bunu hemen bir yere not aldı. Bu hafta perşembe gününü kaçırırsa, bir sonra ki yağmuru beklemek zorunda kalacaktı.


24.7.24

Kan Vaftiz (Bölüm 71)


Kayıp kızın dosyasının kimde olduğunu öğrenmek için sabah olmasını beklemişlerdi. Sabah olduğunda Gözde dosyayı araştırmaya koyulmuş, Önder ise Tamer ile beraber, bilgilerini aldığı kişilerle görüşmek için dışarı çıkmıştı. Önder'in uykusuzluktan başı dönüyordu ve gözlerini açamıyordu. Aracın şoför koltuğuna Tamer'i oturttu. Kendisi de ön yolcu koltuğuna oturup, biraz dinlenmek için gözlerini kapattı. Adrese vardıklarında Tamer onu kolundan tutup sarstı, Önder gözlerini açtığında uykuya daldığını fark etti. Hemen ayılmaya çalışıp kendisini toparladı. Önder not aldığı bilgileri Gözde'ye vermiş, o da şahısların ikametgah adreslerini bulmuştu. Geldikleri adres bir kahvehaneydi. Muhtemelen adam burada hem iş yapıyor hem de barınıyordu. İş yerinin demir kepengi açılmıştı ama kapısı kapalıydı. Adam içeride sabah temizliği yapıyor olmalıydı. Arabadan inip iş yerine doğru yaklaştılar. Tamer başını cama dayayıp içeriyi kontrol ederken, Önder gerinerek uykusunu dağıtmaya, kendisine gelmeye çalışıyordu. Bir süre sonra kapı açıldı ve karşılarına kısa boylu, hantal ve bakımsız, yaşlı bir adam çıktı. 

"Daha açılmadık." dedi yaşlı adam, homurdanarak.

Adamın başının tepesi keldi, ensesindeki saçları ve kir içindeki sakalları beyazlamıştı. Yüzündeki kırışıklıklar, onun en az atmış yaşında olduğunu gösteriyordu. Yaşlılıktan mı yoksa ayyaşlıktan mı bilinmez ama konuşurken ağzının içinde geveliyor, sözleri güçlükle anlaşılıyordu. Ayrıca yürürken sendeliyordu. Bu da onun daha çok sarhoş olabileceğini gösteriyordu. Tamer yaşlı adama rozetini gösterdi. Adam polis rozetini görünce yüzünü düşürdü ama pek umursamadı. Ardından Tamer, elinde tuttuğu not defterinden bir isim söyleyerek yaşlı adama, onu tanıyıp tanımadığını sordu.

"Neden beni arıyorsunuz?" diye sordu yaşlı adam. 

Önder ve Tamer, şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Bu kadar yaşlı bir adam, nasıl olur da bundan bir yıl önce genç bir kıza tecavüz edebilirdi? Nasıl olurda bu suç ispatlanamazdı anlayamıyordu. Önder adama bir şey söylemeden içeri girdi. Adam arkasından seslenerek, yerleri yeni sildiğini ve hala kurulmadığını söyledi ama Önder bunu umursamadı. Tamer'de içeri girdiğinde, adam daha da öfkelendi.

"Size söylüyorum, duymuyor musunuz? Yerleri daha yeni sildim, her yeri batırdınız!"

Önder masanın üzerindeki sandalyelerden birini yere indirip otururken, Tamer de onun yanında, ayakta durdu. Adam da karşılarına geçip, sorgulayan ve öfkeli gözlerle onlara baktı.

"Sizin derdiniz ne? Benim polislerle bir işim olamaz. Ben vergilerimi de faturalarımı da ödüyorum. Ayrıca..."
"Biz zabıta değiliz, senin vergin bizi ilgilendirmez." diyerek, araya girdi Tamer. "Buraya başka bir şey için geldik."

Önder'in konuşmaya takati yoktu. Hala uykusu vardı ve hala yorgundu. Bu yüzden onun yerine Tamer konuşuyordu. Tamer masanın üzerinden bir sandalye indirip, yaşlı adamı kolundan tutarak zorla sandalyeye, Önder'in karşısına oturttu. Önder nihayet konuşmaya başladı.

"Bir soruşturma yürütüyoruz ve araştırma yaparken, seninle ilgili bir şey bulduk."
"Ne buldunuz komiserim?" diye sordu yaşlı adam, korkuyla.
"Geçtiğimiz sene genç bir kız seninle ilgili bir şikayette bulunmuş. Hatta mahkemelik olmuşsunuz ama suçun ispatlanamadığı için serbest kalmışsın."

Adam rahatlamış gibi iç çekti ve keyifle geriye yaslandı. Onun bu hareketi Önder'in sinirini bozdu. Tamer bunu fark edince, adamı ensesinden tutarak öne doğru çekti ve keyfini bozdu. Adam bir Tamer'e, bir Önder'e baktı. Sonra konuşmaya başladı.

"Siz onun için mi buraya kadar yoruldunuz komiserim, boşuna gelmişsiniz."
"Buna sen değil, biz karar veririz. Bu suçun neden ispatlanamadı, önce onu anlat bakalım." dedi Önder, umursamaz bir tavırla.

"Çok basit." dedi adam sırıtarak. Hala ağzının içinde geveleyerek konuşuyor, onun bu konuşması Önder'in sinirlerini daha da bozuyordu. "Yapmadım da ondan."
"Sana yapıp yapmadığını sormuyorum." dedi Önder net bir biçimde. "Bu suçun nasıl ispatlanamadı diye soruyorum."
"Komiserim, ben bir şey yapmadım ki... İşimde gücümde, gariban bir adamım. Elin kızına neden elimi süreyim?"

Önder başını çevirip etrafa baktı. İş yeri en fazla elli metrekareydi. Duvarları beyaz badanalı, yerler ise suya dayanıklı parkeyle kaplıydı. Anlaşılan adam zemine epey masraf yapmıştı. Çünkü onun evinin zemini de aynı parkeyle kaplıydı ve bu parkeler hiç de ucuz değildi. Geri kalan şeylere pek para harcamadığı belliydi. Masalar ve sandalyeler plastikti ve masaların üzerlerinde örtü bile yoktu. Biraz ileride de çay ocağı vardı. Görünüşe göre hepsi bu kadardı. Önder gözlerini etraftan ayırmadan sordu.

"Sen burada mı kalıyorsun?"
"Evet komiserim."
"Evin yok mu?" 
"Burası benim evim komiserim. Hem evim hem, iş yerim. Fazla bir masrafım yok."

"Ailen yok mu?" diye sorarken, adama döndü Önder.
"Karım yıllar önce öldü. İki oğlum, üç tane de kızım var ama hepsi hayırsız çıktı. Kendi hayatlarını kurup, beni bir başıma bıraktılar."
"Hayırsız evlat yoktur, travmalı evlat vardır." diye araya girdi Tamer.

Yaşlı adam, anlamamış gözlerle Tamer'e baktı.

"Ne komiserim, anlamadım."
"Yani diyorum ki... Sen hangi çocuğuna hangi özelliğini verirsen çocuk ona dönüşür. Demek ki sen adam olamamışsın, çocuklardan ne bekliyorsun?"
"Afedersin komiserim ama o çocuklar bir tek benim değil. Karım iyi orospu olsaydı da düzgün şeyler verseydi."

Önder aniden ayağa kalktı ve masanın üzerinden adama yaklaşıp, yakasını tutup sarstı.

"Ölmüş karının arkasından düzgün konuş, pezevenk..."

Adamın gözleri fal taşı gibi açıldı, korkudan ne yapacağını bilmiyordu. Tamer araya girip, Önder'i yerine oturttu ve konuşmaya kendisi devam etti.

"Başkomiserim sana bir soru sordu. Suçun neden ispatlanamadı."

Adam korku dolu gözlerle Önder'e bakıp, bir süre tereddüt etti. Sonra kekeleyerek cevap verdi.

"Prezervatif diye bir şey icat etmişler. Ne yapayım komiserim? Karım öldü gitti, bu yaştan sonra nereden karı bulacağım? Köydekiler ayyaş diye adımı çıkardı, kimse benimle evlenmiyor. Çalışan orospular da, parasıyla olduğu halde bana yaklaşmıyor. Benim de ihtiyaçlarım var."

Önder gözlerini yaşlı adama, Tamer'de Önder'e kilitlemişti. Yaşlı adam da başını öne eğmiş, masum görünmeye çalışıyordu. Önder bu kez sakin olmaya çalışarak öne doğru eğildi ve kollarını bağlayıp, masanın üzerine koydu. Tamer sordu.

"Bu olaydan sonra sana düşman olan birileri oldu mu? Ya da bir tehdit falan aldın mı?"
"Almaz olur muyum komiserim. Ben bu yüzden evimden barkımdan oldum. Beni mahallemde barındırmadılar. Ben de evimi boşaltıp buraya kaçtım, semtimi değiştirdim. Buraya geldiğimde beni hiç kimse tanımıyordu, ne halt yediğimi hiç kimse bilmiyordu. Burada çok rahatım."

"Kıza nerede tecavüz ettin peki?"
"Eski evimde."
"Ona ne oldu?" 

Adam konuştukça Tamer'in de morali bozuluyor, sesi titriyordu.

"Galiba babası bir kuzeniyle evlendirmiş, kuma olarak gitmiş. Suriyeli'lerdi. Onlarda kuma normal, bir de kız bozulunca..."
"Üstelik de on dört yaşında olunca, söz hakkı olamaz." diyerek ekledi Önder.

Alacağı cezanın umurunda olmadığına karar verdiği an, masadan kalktı ve yaşlı adamı ensesinden tutarak yere savurdu. Ağzına gelen küfürleri sayarak, adamın yaşını bile umursamadan yerde defalarca tekmeledi. Ardından üzerine çıkıp adamın suratını dağıtırcasına, art arda yumruklar savurdu. Tamer, dışarıya ses gitmemesi için iş yerinin kapısını kapattı ve tek kelime dahi etmeden, bir kenarda durup Önder'in işini bitirmesini bekledi. Önder'in her vurmasında, adamın ağzından dökülen yalvarışları ve haykırışlarını zevkle dinliyor, kendisini acımasız yumruklardan korumaya çalışmasını zevkle izliyordu.


Kan Vaftiz (Bölüm 79)


Biraz sonra sokağa bir araç daha girdi. Gelen Tamer'di. Aracını, inceleme ekibinin aracının arkasında çalışır vaziyette bırakıp, aşağı indi. Önder ona işaret vererek yerini gösterdi. Tamer koşar adımlarla onun yanına yaklaştı ve aracın ön yolcu koltuğuna oturdu. 

"Neler oluyor?" diye sordu Önder, merakla.
"Ekipler incelemeye başladılar mı?"
"Bilmiyorum yukarıdalar. Bana ne olduğunu anlatacak mısın?"
"Bak, artık sen de tehlikedesin. Yani, olabilirsin. Bir süre evden uzaklaşman gerek."

Önder anlamamış gözlerle ona baktı ve kekeleyerek sordu.

"Bunu da nereden çıkardın?"

"Attığın resmi görür görmez anladım." Tamer cep telefonunu çıkarıp fotoğrafı açtı ve Önder'e gösterdi. "Bu bir çeşit yazı sitili. Bunun anlamı ölüm demek, işkence ve ölüm... Aslında bilimsel olarak bir karşılığı yok ya da dünyaca bilinen bir stil değil. Eski çalıştığım ekip ile bir cinayet soruşturuyorduk. Yakaladığımız seri katilin evinin duvarları, boydan boya bu sitildeki yazılarla doluydu. Herif bunu bir çok seri katilin kullandığından ve bu sitilin, ölümü ve işkenceyi temsil ettiğinden falan bahsetmişti. Yazının ne anlama geldiğinin bir önemi yokmuş. Anlamsız kelimeler ve ya boş harfler de yazılabilirmiş. Görüyor musun, bir katilden neler öğrenmişim?" 

Tamer başını yana çevirerek sırıttı. Önder'in ise korkusu daha da artmıştı. Tamer'in anlattıklarını idrak etmeye çalışıyordu. 

"Tam olarak ne demek istiyorsun?" diye sormakla yetindi.
"Hala anlamadın mı? Katil buraya, senin evine kadar gelmiş! Seni ölümle tehdit ediyor. Ayrıca en ünlü seri katillerin kullandığı yazı sitilini bile biliyor ve seni bununla tehdit ediyor. Daha ne kadar açıklayıcı olmasını bekliyorsun?"

Önder bir süre camdan dışarı baktı. Karısı bu adamın elinde işkence görüyorken, yaşayıp yaşamayacağını bilmeden her yeni güne korkuyla uyanıyorken Önder'in bu tehditten korkması hem erkeklik, hem de insanlık gururunu zedeleyebilirdi. Önder bunu kendisine asla yediremezdi. Ne olması gerekiyorsa o olacaktı. Gerekirse Melda'nın çektiği işkenceleri o da çekecekti ama onun her gün maruz kaldığı eziyetten kaçmayacaktı. Bunu yapamazdı.

"Tamam, şimdi ne olacak?" diye sordu Önder, derin bir iç çekerek.
"Hazır evde adamlar varken git kendine bir çanta hazırla. Birkaç gün emniyette kalırsın, benim evimde kalamazsın çünkü orada da güvende olmazsın. En iyisi emniyette kalman."
"Onu sormadım Tamer. Ne olacak, yani ne yapacağız?" 

Tamer boş gözlerle ona baktı, ağzı bir karış açık kalmıştı. Önder'in neyden bahsettiğini anlamış olacak ki, başını yana eğerek söylendi.

"Saçmalama istersen. Canın tehlikede diyorum sana!" 
"Melda'nın da öyle..."

Tamer bir şey söylemek için dudaklarını araladığı sırada, binadan beyaz tulumlular çıktı ve geldikleri araca doğru yöneldiler. İçlerinden biri Önder'in aracına doğru yaklaştı.

"İncelememizi yaptık başkomiserim. Boyadan ve yerlerden örnekler aldık, bir de parmak izi... Gider gitmez, incelenmesi için labaratuvara vereceğiz."

Önder hafifçe başını salladı. Adam oradan uzaklaştığında, Tamer yeniden Önder'e döndü.

"Madem öyle diyorsun, savcılıktan koruma kararı isteyelim. En azından sonuç çıkana kadar."
"Gerek yok, ben hallederim. Sen gidebilirsin."
"Emin misin?" 
"Evet, eminim. Eve çıkıp üzerimi değiştireceğim ve rahat bir uyku çekeceğim. Sabah görüşürüz."
"Tamam, iyi geceler."

Tamer isteksiz bir şekilde araçtan indi ve kendi aracına binerek, oradan uzaklaştı. Önder bir süre Tamer'in arkasından baktı. Araç sokaktan çıkıp gözden kaybolduğunda, bir süre aracın içinde oturup bekledi. Tamer'in anlattıkları, onun iyice gerilmesine neden olmuştu. Korkudan tüyleri ürpermişti çünkü ortada son derece acımasız bir katil vardı. Söylediği ve istediği her şeyi yapıyor, kimseye de hesap vermiyordu. Önder bu geceyi aracında geçirmenin daha iyi ve güvenli olacağına karar vermişti. Ama bu yaptığı ortaya çıkarsa gülünç duruma düşerdi. Tamer'e söylediklerinden sonra bunu yapamazdı. Araçtan inip, ağır ağır binaya doğru yöneldi ve içeri girdi. Dairesine çıktığında, tekrar kapısındaki yazıyla karşılaştı. Yazıyı okumaya çalıştı ama hiçbir şey anlaşılmıyordu. Tamer'in dediği gibi anlamsız bir kelime de yazılmış olabilirdi, boş harfler de... 


Kan Vaftiz (Bölüm 78)


Saat gecenin ikisiydi. Önder bu kadar çalışmanın yeterli olduğunu düşünerek, evine dönmek için hazırlandı. Masasının üzerinde, bir saat önce hazırladığı ama bir yudum bile almadığı buz gibi olmuş kahvesini gördü. Canı çekti, yenisini hazırlayabilirdi ama uykusunu dağıtamazdı. Eve gidip güzel bir uyku çekmesi gerekiyordu. Ofisten çıkıp asansöre yönelirken, birinin ona seslendiğini duydu. Başını sola çevirdiğinde, Gözde'nin koşar adımlarla ona yaklaştığını gördü. Asansörün kapısı açıldı, Önder asansöre binmek üzereyken Gözde onu durdurdu.

"Acele et Gözde, eve gitmem gerek."
"Kayıp kızın dosyasını buldum başkomiserim. Ofise gidelim mi?"

Önder, asansörün kapısının kapanmaması için elini araya koymuş Gözde'nin konuşmasını, asansördeki memurlar da Önder'in binmesini bekliyordu. Önder bunu duyunca tereddüt etti ama sonra bunun uykudan daha önemli olduğuna karar verdi. Elini asansörün kapısından çekip, kapının kapanmasına izin verdi ve Gözde ile beraber ofise döndü. İçeri girer girmez, Gözde'nin elindeki dosyayı alıp masasına oturdu. Gözde'de masanın yanında ayakta durarak, açıklama yapmaya başladı.

"Dosyayı bizim arşivde buldum başkomiserim. Olayı kayıp şube soruşturuyormuş, bir gelişme olmayınca rafa kaldırmışlar. Ben dosyayı istediğimde epey sorular sordular, biraz da zorluk çıkardılar ama almayı başardım." 
"Aferin." dedi Önder, gözlerini dosyadan ayırmadan. 

Dosyayı inceledikçe pek fazla detay bulunmadığını fark etti. Kızın oturduğu evin adresi, kaybolduğu hastanenin ismi, mezun olduğu okul, ailesi... İşe yarar hiç bir bilgi yoktu. Önder o zamanın şartlarını düşündü. Aradan bir asır geçmemişti. Ya kız yalnız yaşıyordu ve onu pek tanıyan yoktu ya da bazı kişisel bilgileri gizlenmişti. Aksi halde kız ile ilgili her detayın dosyada bulunması gerekirdi. En başta öğrenmeleri gereken şey, kızın nasıl ve neden kaybolduğuydu. Geri kalan bilgileri bir şekilde öğrenebilirlerdi. Önder dosyayı kapatıp bir kenara bıraktı. O sırada Gözde dosyayı eline alıp, bir sayfasını açtı ve Önder'e gösterdi.

"Bu sayfaya bakmadın."
"İşimize yarar bir şey yok." dedi Önder, masadan kalkarak.
"Şuna bak! Kızın çalıştığı hastane, ruh ve sinir hastalıkları hastanesi."

Önder durakladı ve şaşkınlıkla Gözde'ye baktı.

"Sen, ciddi misin?" diye sordu ve dosyayı Gözde'nin elinden çekip aldı. 

Açık olan sayfaya baktığında gözlerine inanamadı. Kız gerçekten ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde çalışıyordu ama hastanenin ismi ya da bulunduğu şehir yazmıyordu. Kızın kaybolduğu şehir bile belli değildi. Dosya burada bulunduğuna göre, kız da burada kaybolmuş olmalıydı. İstanbul'da bu hastaneden kaç tane varsa, hepsini araştırarak o döneme ait çalışan hemşirelerin listelerini bulmalıydılar. Ama üzerinden fazla zaman geçtiğinden dolayı bu biraz zor olacaktı. Yine de bulabilme şansları vardı. Önder, Gözde'ye sabah ilk iş bununla ilgilenmesini söyledi. Otoparka inip aracına binerken aklı hala dosyadaydı. Nasıl olurda kızın hakkında tek bir bilgi bile bulunmazdı anlayamıyordu. Aracını çalıştırıp otoparktan çıktı ve evine gitti.

Dairesine çıktığında tuhaf bir şey fark etti. Daire kapısında kırmızı boyayla eğri büğrü yazılmış, güçlükle okunan bir yazı vardı. Önder bunu görünce bir an durakladı ve boş gözlerle yazıya baktı. Sonra bir kaç adım geriye gidip, yazıya uzaktan bakarak okumaya çalıştı ama yine okuyamadı. Bunun ne olduğunu, kimin yaptığını düşünürken bir yandan cep telefonunu çıkarıyordu. Yazının fotoğrafını çekerek, Tamer'e gönderdi ve sonra aradı. Telefon birkaç kere çalmanın ardından açıldı.

"Alo..." dedi Tamer uyuşuk sesle. Muhtemelen uyuyordu ve Önder onu uykusundan uyandırmıştı.
"Sana bir fotoğraf attım, ona baksana." dedi Önder, gözlerini kapıdan ayırmadan.

Tamer bir süre cevap vermedi muhtemelen fotoğrafa bakıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Biraz sonra sesi tekrar duyuldu.

"Bunu nereden buldun?" 
"Biri evimin kapısına yazmış. Ben de anlamadım, sana gönderdim."
"Evinin kapısına mı, bu yazı kapında mı yazıyor?"

"Evet." dedi Önder ve kapıyı açıp eve girdi. "Bu ne demek oluyor?"
"Beni dinle!" dedi Tamer telaşla. "Hemen eve inceleme ekibi iste ve evden çık. Arabanda bekle, ben de yanına geliyorum." 

Önder yatak odasına girdiği an duraksadı ve merakla sordu.

"Neden, ne oldu ki?" 
"Sen dediğimi yap, yanına geliyorum."

Tamer'in sesi daha net gelmeye başlamıştı. Muhtemelen fotoğrafı gördükten sonra uykusu dağılmış olmalıydı. Önder biraz tereddütte kaldı ama Tamer'e güveniyordu. Bu yüzden onun dediğini yapmaya karar verdi. Biraz da korkmuştu. Işıkları kapatarak evden çıktı ve arabasına binip, evine inceleme ekibi istedi. Sabırsızlıkla Tamer'in gelmesini bekliyordu. Sürekli telefonundan saate bakıyor sonra başını kaldırıp etrafına bakınıyordu. Ne inceleme ekibinden ne de Tamer'den bir haber yoktu. Yaklaşık yarım saat geçmişti ama bu Önder'e saatler gibi gelmişti. Sonunda sokağa büyük bir araç girdi. Araç, Önder'in oturduğu binanın önüne geldiğinde durdu. 

Önder bunun inleme ekibinin aracı olduğunu anladı. Araçtan inip inmeme konusunda kararsızdı. Bir ara kapısını açtı ama sonra geri kapattı. En iyisi Tamer'i beklemekti. Beyaz tulumlular ekipmanlarıyla araçtan iniyor, teker teker binaya giriyorlardı. Ekipte görevli olanlardan biri aracın yanında durmuş etrafa bakınıyordu. Muhtemelen Önder'i arıyordu. Önder aracın camını açtı ama aşağı inmedi. Açık olan camdan adama seslenerek yanına çağırdı. Adam ilk başta sesin nereden geldiğini anlamadı. Sonra Önder camdan elini çıkararak tekrar seslendi. Adam onu görünce şaşırdı ve meraklı gözlerle, ona doğru yaklaştı.

"Sizi ben çağırdım." dedi Önder.
"Buyurun başkomiserim." 
"Dairemin kapısında bir şey var, onu incelemenizi istiyorum, ikinci kat." 
"İsterseniz siz de gelin başkomiserim. Daha rahat anlaşırız."
"Hayır, benim burada kalmam gerek." dedi Önder, başını iki yana sallayarak.

Genç adam dudağını büktü. Daha fazla ısrar etmedi.

"Siz nasıl isterseniz başkomiserim." 

Adam arkasını dönüp uzaklaşırken, Önder'de onun arkasından bakmakla yetindi. 


Kan Vaftiz (Bölüm 77)


Kazma ile toprağı iyice eşeledikten sonra onu bir kenara bıraktı ve küreği alarak, çukur açmaya başladı. Yorulmuş olacak ki hareketleri yavaşlamıştı. Ama durmuyordu, aralıksız kazıyordu. Çukuru epey genişletmiş ve derinleştirmişti. Poyraz ağlamayı bırakmış, çaresiz bir şekilde Mirza'yı izliyordu. Mirza küreği de bir kenara bırakarak yere, dizlerinin üzerine çöktü ve elleriyle kazmaya devam etti. Poyraz onun ne yapmaya çalıştığını, orada ne aradığını hala bilmiyordu. Ağacı bu şekilde kurtaramazdı, bu şekilde yardım edemezdi. Poyraz bunu biliyordu ama Mirza bunu bir türlü anlamıyordu. Mirza bir an durdu. Bir süre hareket etmeden, sabit bir şekilde çukura baktı ve sonra Poyraz'a döndü. 

"Haklıymışsın." dedi boğuk bir sesle.
"Ben sana dedim ama beni dinlemedin Mirza! Ona zarar verdin."
"Onu demiyorum Poyraz. Haklıymışsın, gerçekten senden yardım isteyen ağaç bu, onu bulduk! Onu sen buldun."
"Ne?" diye sordu Poyraz, şaşkınlıkla.

Oturduğu yerden ağır ağır kalkarak, Mirza'nın yanına yaklaştı. Neyden bahsettiğini anlamak için çukura eğildi ama bir şey göremedi. Mirza'nın, bunun doğru ağaç olduğunu nasıl anladığını hala anlayamamıştı. 

"Burada bir şey yok Mirza." dedi Poyraz. Hayal kırıklığına uğramıştı.
"Gel Poyraz." dedi Mirza. Kolundan tutarak, onu aşağı çekti ve yere oturttu. 

Poyraz yere dizlerinin üzerine oturup, merakla Mirza'nın ona ne göstereceğini bekledi. Mirza onun sağ elini tutarak, çukura doğru götürdü. Poyraz izlediği filmlerde, elini bu şekilde bir yere uzatanların canavarlar tarafından yakalandığını hatırladı. Sonra da ya elleri kopuyordu ya da canavarlar onları tamamen alıp, kendi dünyalarına götürüyordu. Poyraz bunu hatırladığı an, korkuyla elini geri çekmeye çalıştı. Mirza'dan korkuyor, bu dünyadan da nefret ediyor olabilirdi ama bir canavar tarafından yenmek daha da korkunç olurdu. Poyraz elini kurtarmaya çalıştı ama Mirza'nın onu bırakmaya niyeti yoktu. Elini sıkı sıkı tutarak, çukura doğru uzattı ve orada bir şeye dokunmasını sağladı. Eli sert bir şeye değdi. Poyraz bunun ne olduğunu anlamadığından, daha da korktu ve bu kez ağlamaya başladı.

"Mirza, yalvarırım bırak! Tamam, ağaç senin olsun. Beni bırak..."

Mirza gözlerini çukurdan ayırarak, Poyraz'a döndü. Poyraz'da ona baktı ama yüzünü hala net olarak göremiyordu. Tepedeki ay, yavaş yavaş binaların arkasına gidiyor, ortalık zifiri karanlığa gömülüyordu. Bu karanlık, bulundukları yerden ve Mirza'dan daha çok korkmasına neden oluyordu. 

"Ağaç ne senin ne de benim Poyraz. Ağaç yalnızca onun." diye fısıldadı Mirza.
"Ne... Ne demek istiyorsun, o kim?"
"Dokunduğun kişi Poyraz."
"Ne?" diye bağırdı Poyraz.

Mirza onu susturmak için anında elini Poyraz'ın ağzına götürdü ve sıkı sıkı kapattı. 

"Sessiz ol Poyraz, bizi yakalatacaksın."

Poyraz başını sallamakla yetindi. Mirza elini ağır ağır onun ağzından çekti ve yeniden çukura baktı.

"Onu bulduk Poyraz. Onu sen buldun."
"Kimi Mirza? Sen neyden bahsediyorsun?" diye, kekeleyerek sordu Poyraz.
"İşte onu Poyraz, orada bulunan kemikleri." 
"Aman Allah'ım... Sen ne diyorsun? İnanamıyorum..."

Poyraz'ın korkudan dili dönmüyordu. Konuşmakta ve nefes almakta zorlanıyordu. Olduğu yere çakılıp kalmıştı. Hiçbir şey düşünemiyor, hareket dahi edemiyordu. Mirza kemiklerden söz ediyordu. Poyraz onun tam olarak ne demek istediğini anlamıştı ama bunun gerçek olmamasını umuyordu. Buna inanmak istemiyordu. Yıllarca onu rahat bırakmayan, ondan yardım isteyen bir ağacın dibinden bir insan iskeletinin çıkmış olmasını istemiyordu. Buna inanmak istemiyordu ama bu bir gerçekti. Orada bir iskelet vardı. Hem de bir insan iskeleti. Poyraz bir duruma anlam veremiyordu. Onun rüyalarına giren ve Mirza'nın da onun sayesinde haberdar olduğu bir ağacın dibinde, Mirza ne aradığını ve ne bulacağını nasıl bilebilirdi? Ya da Mirza'nın zaten aradığı bir şeyi Poyraz rüyalarında nasıl görebiliyordu? O ağacın sesini duymuştu, onu görmüştü ve onunla konuşmuştu. Mirza tüm bunları Poyraz'dan öğrenmişti. Poyraz oturduğu yerde kımıldanarak, elini Mirza'nın elinden kurtarmak için tekrar bir hamle yaptı. Mirza bu kez zorlamadan elini bıraktı.

"Bana buraya kadar yardım ettiğin için teşekkür ederim Poyraz. Ama işimiz daha bitmedi. Bana biraz daha yardım etmen gerekecek."
"Ne yardımı Mirza? Ben, senin bana yardım ettiğini sanıyordum." 
"Yanılıyordun Poyraz. Sana zamanı geldiğinde her şeyi anlatacağım, merak etme! Şimdi bana yardım et de şunu çıkaralım ve gidelim, yoksa yakalanacağız."

Poyraz bunu duyunca başını hızlı hızlı iki yana salladı ama Mirza bunu görmedi. Poyraz bu kez konuşarak reddetmeyi denedi. 

"Hayır Mirza, bunu yapamam!"

Mirza durakladı ve ona döndü. Poyraz, onun yüzünün aldığı korkunç şekli tahmin edebiliyordu.

"Ne demek bunu yapamam Poyraz? Tabi ki yapacaksın, ben sana yardım etmedim mi?"
"Biraz önce senin bana değil, aslında benim sana yardım ettiğimi söylemiştin Mirza. Yani sen bana hiçbir konuda yardım etmedin, bu yüzden sana bir yardım borcum yok."
"Madem bana bir yardım borcun yok, o halde sana emrediyorum Poyraz... Bana yardım et!"

"Hayır Mirza, bunu yapamam. Bu korkunç suça ortak olamam." dedi Poyraz, yalvaran bir tavırla.
"Ortada bir suç yok Poyraz."
"Evet var Mirza, orada bir ceset var."
"Ceset değil Poyraz, iskelet. Ayrıca insan öldürmüyoruz, ölmüş birini düzgün bir yere gömmek için kemiklerini çıkarıyoruz." diyerek, onu ikna etmeye çalıştı Mirza.

Poyraz bir süre beklemenin ardından bir karar verdi. Mirza haklıydı, cinayet işlemiyorlardı. Ölmüş birinin kemiklerini alarak, daha düzgün bir yere gömeceklerdi. Hiç kimse bir ağacın dibinde, kimsenin haberi olmadan sonsuza kadar orada yatmayı hak etmezdi. Onun da güzel bir mezarı olmalıydı. Yakınları mezarının başına gidip dua okumalı, toprağına çiçekler ekmeliydi. Poyraz bunları düşününce, Mirza'ya yardım etmesi gerektiğine karar verdi. Sonuçta şimdiye kadar farkında bile olmadan ona yardım etmişti. Son bir yardımın daha bir zararı olmazdı. 

Ne de olsa aradıklarını, daha doğrusu Mirza aradığını bulmuştu ve işlerini halletmişlerdi. Bu son yardımdan sonra yollarını ayıracaklar ve birbirlerini bir daha görmeyeceklerdi. Poyraz oturduğu yerden kalkarak, Mirza'ya yardım etti. Kemiklere zarar vermemek için toprağı elleriyle kazarak, kemikleri çıkardılar ve çukuru kapattılar. Mirza üzerindeki hırkasını çıkararak, kemikleri hırkasına sarmak istedi. Bu yeterli olmayınca, Poyraz'ın da aynısını yapmasını istedi. Poyraz'da, çaresizce kabul etti ve üzerindeki hırkasını çıkararak, geriye kalan kemikleri kendi hırkasına sardı ve oradan uzaklaştılar.


Kan Vaftiz (Bölüm 76)


"Yeter Mirza... Çok yoruldum. Hem bizim ne işimiz var burada, hani gece çıkacaktık?" diye söylendi Poyraz.
"Hava karanlık işte Poyraz, gece olarak farzet."
"Ama evden çıktığımızda hava aydınlıktı. Biz buraya gelirken karardı Mirza." 

Alina'nın eve gelmesine henüz üç saat varken evden ayrılmışlardı çünkü Mirza, kötü bir şey olacağını hissetmişti. Alina'nın evden öfkeli çıkışı, iyiye işaret değildi. Saatlerce yürüyerek, pek fazla insanın olmadığı yerlerde dolaşmışlar; hava kararmaya başlayınca da, yine hastaneye doğru yürümeye başlamışlardı. Hastaneye vardıklarında direk binaların arkasına geçmişler, etrafta dolaşan güvenlik görevlilerinin dağılmasını beklemişlerdi. Sonunda ortalık sakinleşmeye başlamış, bahçedeki insanlar yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. 

Yatılı hastaların ilaç saatleri yaklaşıyordu. Poyraz bunu, birinci kattaki tüm odaların ışıklarının kapanmasından anlamıştı. Biraz sonra hemşireler ilaçları dağıtacaklar ve binanın geri kalan yerlerinin de ışıkları kapanacak, yalnızca güvenlik görevlisinin bulunduğu alanın ışığı açık kalacaktı. Nöbet değişim saatine yakın, Mirza kısa bir süreliğine Poyraz'ı yalnız bırakarak yanından ayrıldı. Geri geldiğinde bir elinde kazma, bir elinde ise kürek vardı. Poyraz anlamamış gözlerle ona bakmış, bir açıklama beklemişti ama Mirza tek kelime etmeden, doğru zamanın gelmesini beklemişti. Poyraz'da tam olarak neyin zamanını beklediğini bilmeden, onunla beraber beklemeye başlamıştı. 

Sıkıcı geçen yarım saatin sonunda, Mirza harekete geçti. Saklandıkları yerden çıkarak, yan tarafta bulunan ağaçlık alana yöneldi. Poyraz'da onun arkasından yürüyor, ne yapacaklarını bilmeden Mirza'yı takip ediyordu. Kimseye yakalanmamak için hızlı hareket ediyorlardı. Mirza ağaçların arasına daldığında yavaşladı. Artık onları kimse göremezdi ama yine de sessiz olmaları gerekiyordu. 

"Hadi Poyraz!" diye fısıldadı Mirza.

Poyraz, onun neyden bahsettiğini anlamadan bir süre bekledi. Mirza ona dönerek yineledi.

"Hadi dedim sana!" 

Bahçedeki aydınlatmalardan uzaklaştıkları için Mirza'nın yüzünü göremiyordu, yalnızca parlak dolunayın ışığında bir hayalete benzeyen siluetini görüyordu ama yüz ifadesinin de korkunç olduğunu tahmin edebiliyordu. 

"Ne hadi... Ne istiyorsun Mirza?" diye sordu Poyraz, aynı ses tonuyla.
"Ağacı nerede hissediyorsun Poyraz?" 
"Ne... Ben ne bileyim? Burada bir sürü ağaç var Mirza."
"Benimle alay etme Poyraz!" 
"Seninle alay etmiyorum Mirza. Ben senden yardım istemiştim, şimdi de sen benden yardım istiyorsun. Onu senin bulman gerekmiyor muydu?"

Mirza derin bir iç çekti ve kendi etrafında bir tur attı. Poyraz onun öfkelendiğini anlamıştı ama ne yapacağını, istediği şeyi nasıl bulacağını bilmiyordu. Onu daha fazla sinirlendirmemek için istediği şeyi arıyormuş gibi ortalıkta dolaşmaya başladı. Biraz sonra bir ses duydu, anında durdu ve sese dikkat kesildi. 

"Ne?" diye sordu Mirza, merakla.
"Sen de duyuyor musun?"
"Neyi Poyraz?"
"Şşş... Sessiz ol!" 

Poyraz gözleriyle etrafı taradı ama bir şey göremedi. Sesi hala duyuyordu ama tam olarak ne olduğunu henüz anlayamamıştı. Bunu anlamanın tek bir yolu vardı. Gözlerini kapattı ve yerinden bile kımıldamadan, sesi dinlemeye başladı. Ses yavaş yavaş netleşiyordu. Evet, bu oydu. Kanayan ağacı duymaya başlamıştı. Ağaç ona bir şeyler söylüyor, yardım istiyordu. Bu gerçekten oydu. Poyraz tüylerinin ürperdiğini hissetti. Ona ilk kez bu kadar yakın olduğunu hissediyordu. O buralarda bir yerlerdeydi, buna emindi. Gözlerini açmadan bir kaç adım attı. Bir yere çarpmamak için küçük adımlarla yürüyordu. Ağacın sesini her zaman duymuştu ama onu gerçekte hiç görmemişti. Diğer ağaçlar gibi sıradan mıydı, yoksa bir farkı var mıydı bilmiyordu. Onu dokunarak tanıyamazdı. Sesin tam olarak nereden geldiği de belli değildi. Poyraz onu yalnızca hissederek bulacaktı. Ama aklına bundan daha iyi bir fikir geldi. Onunla konuşarak, yerini tarif etmesini isteyebilirdi. 

"Ben geldim, evet..." diyerek, konuşmaya başladı Poyraz.

Mirza elindeki kazma ve kürekle onun peşinden gidiyor, meraklı gözlerle onu izliyordu.

"Ne yapıyorsun?" diye sordu Mirza, ama Poyraz onu duymadı bile.
"Bana nerede olduğunu söyle... Bana yerini söyle."
"Burada bir yerde işte Poyraz." diyerek, tekrar araya girdi Mirza.

Poyraz dikkatini dağıtmadan, Mirza'ya susmasını ve onu rahat bırakmasını söyledi. Mirza anında sustu ve onun işini yapmasına izin verdi. Poyraz biraz daha ilerledikten sonra durdu. Şu an durduğu yerde sesler daha yoğun, daha netti. Ağaç, ağlayarak ondan yardım istiyordu. Poyraz'ın kapalı olan gözlerinden ağır ağır yaşlar akmaya başladı. Sonunda onu bulmuştu, bunu hissediyordu. Sonunda kanayan ağacı bulmuştu. Artık ona yardım edebilecek, onu kurtarabilecekti. Ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu çünkü ağaç ona, ne istediğini hiçbir zaman söylememişti. Mirza'nın bu konuda ona yardım edeceğini umuyordu. Ağır ağır gözlerini açtı. Tam karşısında, dev gibi bir ağaç duruyordu. Poyraz ağaca bakınca midesinin karıncalandığını hissetti. O ağaç bu ağaçtı, buna emindi. Ellerini ağaca uzatıp, nazik olmaya çalışarak ona dokundu. Bu kez daha da heyecanlandı. Elleri ve bacakları titremeye başladı. Poyraz ağaca dokunarak onu hissetmeye çalışırken, Mirza araya girdi. Poyraz'ı omzundan tutarak kendisine çevirdi.

"Bu ağaç mı?" diye sordu heyecanla.

Poyraz, ağacın Mirza'yı neden bu kadar heyecanlandırdığını anlayamıyordu. Sonuçta bu ağacı Poyraz'ın bulması gerekiyordu. Bu onun göreviydi. Ama yine de Mirza ile tartışmak istemedi. 

"Evet. Bu o..." dedi kekeleyerek.

Mirza, Poyraz'ı sert bir şekilde kenara itip ağaçtan uzaklaştırdı. Poyraz onun ne yapmaya çalıştığına anlam veremiyordu. Biraz sonra Mirza bir elindeki küreği yere bıraktı ve kazmayı iki eliyle kavrayarak, havaya kaldırdı. Poyraz anında atıldı ve Mirza'nın kolunu yakaladı.

"Dur, ne yapıyorsun Mirza? Ona zarar vereceksin!" dedi yüksek sesle.
"Hayır Poyraz, ona yardım edeceğim. Bırak kolumu!" 

Mirza, kolunu Poyraz'ın ellerinden kurtarmaya çalışıyordu ama Poyraz'ın onu bırakmaya niyeti yoktu. 

"Bırak Poyraz, ne halt etmeye çalışıyorsun?" diye tekrar bağırdı Mirza. 
"Asıl sen ne halt etmeye çalışıyorsun Mirza? Bunu yapamazsın! Bunu yaparak ona zarar vereceksin."
"Hayır Poyraz, ona yardım ediyorum işte!"

İkisi de inatçıydı ve ikisi de kararından dönecek gibi görünmüyordu. Mirza, Poyraz'dan bu şekilde kurtulamayacağını anlayınca zor kullanmaya karar verdi. Poyraz'ı sert bir şekilde iterek, kendisinden uzaklaştırdı. Poyraz geriye doğru bir kaç adım atarken, ayağı yerde bulunan çalılara takıldı ve sendeleyerek yere düştü. O sırada içini büyük bir korku kapladı. Mirza yapmak istediği şeyde kararlıydı ve bunu yapmak için gerekirse Poyraz'a zarar bile verebilirdi. Poyraz bunu anlayınca yerinden bile kımıldayamadı. Düştüğü yerde doğrulup, oturur vaziyette Mirza'ya yalvarmaya başladı. 

"Yapma Mirza, ona zarar vereceksin, canını yakacaksın... Ona benim yardım etmem gerek, o benden yardım istedi."

Poyraz hıçkırıklara boğulup ona yalvarırken, Mirza bunu umursamadı bile. Sanki bir define bulmuş gibi tüm gücünü kullanarak, heyecanla ve aceleyle ağacın dibini kazmaya başladı. Kazmanın yere her çarpmasında Poyraz yerinden sıçrıyor, sanki kazma toprağa değil de kendi vücuduna vuruluyormuş gibi canının yandığını hissediyordu. Poyraz ona engel olamayacağını anlayınca, çaresiz bir şekilde oturup Mirza'yı izlemeye devam etti.


Kan Vaftiz (Bölüm 75)


Nezarethanedeki adamın işlemlerini tamamlayıp mahkemeye gönderdiler. Cezadan sıyrılan birini, geç de olsa ait olduğu yere göndermişlerdi. En azından şimdilik öyle düşünüyorlardı. Bu suçtan ağır bir ceza alacağını umuyorlardı. Şimdi sıra, incelediği diğer dosyalarda sabıkaları bulunan ama ceza almayan suçlulardaydı. Hepsini tek tek bulup işlerini halledeceklerdi. Bir şeyler yemek için kantine indiği sırada telefonu çaldı. Tostunu ve çayını alarak, boş masalardan birine oturdu ve çalan telefonunu çıkarıp ekrana baktı. Arayan Cenk komiserdi. Önder tostundan büyük bir ısırık alıp telefonu açtı ve dolu ağzıyla, boğuk bir sesle cevapladı. 

"Ne var?"
"Hemen otoparka in, biz de şimdi iniyoruz."
"Neden?" 
"Poyraz'ı bulduk. Acele et!"

Önder bunu duyar duymaz elindeki tostu bıraktı ve telefonu kapatmadan cebine atıp, koşarak kantinden çıktı. Otoparka indiğinde Tamer ve Cenk, çalışır vaziyetteki aracın içinde onu bekliyorlardı. Önder arka koltuğa geçip kapıyı kapattı ve o biner binmez Cenk gaza bastı. 

"Nasıl buldunuz?" diye sordu Önder.

"Utku ihbarda bulunmuş. Sonra da polislere senin adını verip, sana ulaşmalarını söylemiş."
"Neredeymiş peki? Bizim günlerdir bulamadığımız adamı Utku nasıl bulmuş?"
"Bilmiyorum başkomiserim. Resmi ekipler de yolda, onlar bizden önce yetişir. Bu kez bir yere kaçamaz."

Adrese vardıklarında, binanın önünde iki tane resmi ekip aracı gördüler. Dışarıda iki tane üniformalı memur telsizlerle anons yapıyorlar, acele acele bir şeyler konuşuyorlardı. Bu kez onları gerçekten yakalamışlardı. Cenk aracı durdurdu ve hepsi aşağı indi. Önder koşar adımlarla memurların yanına doğru ilerledi.

"Kaçıncı kat?" diye sordu heyecanla.

Memurlardan biri cevap verdi.

"İkinci kat başkomiserim ama boşuna çıkmayın. Gitmişler."

Önder donup kaldı. Dişlerini sıkarak, kendi etrafında bir tur attı ve bağırarak söylendi.

"Nasıl giderler? Biraz daha hızlı olsaydınız ya..."
"Biz ihbarı alır almaz geldik başkomiserim. Ama abisi bizden de önce gelmiş. O geldiğinde çoktan gitmişler."

Memur konuşmasını tamamladığında, binadan Utku ve Alina çıktı. Önder onları görür görmez yanlarına gitti. 

"Neler oluyor?" diye sordu Önder, Utku'nun kolunu tutarak.
"Bilmiyorum başkomiserim. Alina bana onların evinde olduğunu söylediği an dışarı çıktım. Hatta polisi arayıp size haber vermelerini söyledim, ama biz gelene kadar gitmişler."

Önder, Alina'ya döndü.

"Onlara sen mi haber verdin?" diye sordu öfkeyle.

Alina başını hızlı hızlı iki yana salladı ve gözlerini kocaman açtı.

"Hayır başkomiserim. Benim amacım onlardan kurtulmaktı, bunu neden yapayım? Beni tehdit ettiler. Kesin sizin buraya geldiğinizi öğrenecekler. Bana yardım edin!"
"Ne için tehdit ediyorlar?" diye sordu Önder, umursamaz bir tavırla.

"Poyraz'ın yanındaki adam tehdit etti. Evime zorla girdikleri gece polisi arayacaktım. O da bunu yaparsam eğer polise, onlara yardım ve yataklık yaptığımı söylemekle tehdit etti. Sanırım her yerde onları arıyormuşsunuz."

Önder derin bir iç çekti. İki polis aracının arasında volta atmaya başladı. O sırada Alina ekledi.

"Poyraz o gece benim odama geldi, bana bir şeyler söyledi. İşinize yarar mı bilmiyorum."

Önder gözlerini kocaman açarak, ona yaklaştı. 

"Ne söyledi?"
"Bir işten bahsetti. O işi halletmek için o adamı kullanıyormuş, halledince adamla ayrılacaklarmış falan... Gerçekten başka bir şey bilmiyorum. İkisi de evime zorla girdiler. O adamdan korktum, ne yalan söyleyeyim. İlk fırsatta Utku'ya gittim."

Alina doğru söylüyor olabilirdi. Görünüşe göre gerçekten korkmuştu çünkü iki tane akıl hastası suçlu, gecenin bir vakti zorla evine girmişti. Önder, bu genç kadının o an yaşadığı korkuyu tahmin edebiliyordu. Utku araya girdi.

"Başkomiserim. Sanırım Alina'nın bahsettiği şeyi ben de biliyorum. Abimin odasında bir tablo var, kendisi yapmıştı. Bir ağaç resmi. Bir ara abimi o tablonun karşısında tuhaf hareketler yaparken gördüm."
"Bir deliden ne bekliyorsun ki?" diye sordu Önder.

Utku cevap vermedi. Önder onların buraya tekrar gelme ihtimallerini düşünerek, sokağı her iki tarafına sivil polis istedi ve geldikleri gibi, elleri boş bir şekilde geri döndüler. Ama Alina'nın bahsettiği iş ve Utku'nun bahsettiği ağaç aklına takılmıştı. Ne işinden, ne ağacından bahsettiklerini anlamamıştı. Bu tamamen saçmalıktı. Koskoca iki adam, bir ağaç peşine düşecek değillerdi. Önder ofise girdiğinde, masasının üzerinde bazı kağıtlar buldu. Kağıtları alıp inceledi. Bunlardan birinde, şehirdeki kuş satan büyük işletmelerin isimleri ve adresleri yazılıydı. Üstelik bunlar sadece büyük olan işletmelerdi, küçük olanları henüz araştırmamışlardı. Bu işletmeler, muhtemelen karga ve güvercin satan işletmelerdi. 

Ama katilin, kurbanların ağızlarına dışkısını bıraktığı hayvanı bir dükkandan mı yoksa dışarıdan mı aldığını henüz bilmiyorlardı. Önder bir karga yakalamanın ne kadar zor olabileceğini düşündü. Yavruyken kolay yakalanabilir ve evcilleştirilebilirdi. Ama neden başka bir kuş ve ya hayvan değil de kargaydı? Bunun da bir anlamı olmalıydı. 
Önder hayalinde bir karga ve çıkardığı çirkin sesi hayal ederek, diğer kağıtları incelemeye başladı. Bunlarda da, cesetlerde bulunan demir çubukların üretildiği firmaların ve satıldığı iş yerlerinin bilgileri yazıyordu. Hatta üretici firmalardan toptan alışveriş yapan müşterilerin listesi bile vardı. Anlaşılan Gözde epey detaylı çalışmıştı. 

Ama kayıp kızın dosyasını hala bulamamıştı. Önder çubukları üreten firmaların bilgilerini incelediğinde, çubukların şömine karıştırıcıları olduğunu öğrendi. Bunu zaten tahmin etmişti çünkü çubukların ucunda kırıklar vardı. Muhtemelen çubukların çatal kısımları kesilmiş, o şekilde kullanılmıştı. Önder gözlerini kapatıp, şimdiye kadar görüştüğü kişilerin mekanlarını hayal etmeye çalıştı. Hiçbir mekanda şömine ve ya soba gördüğünü hatırlamıyordu. 

Önder listeleri kurcalayarak, toptan alışveriş yapan müşterilerin bilgilerini aldı ve görüşmelere onlarla devam etmeye karar verdi. Onlardan, son üç ay içinde birden fazla ürün alan birilerinin olup olmadığını öğrenecekti. Bu iş telefon görüşmeleriyle de yapılabilirdi. Vakit kaybetmemek için bunu tercih etti ve bu görevi Tamer'e verdi. O da bu sıkıcı görevi isteksizce kabul etti. Geriye kuş satan işletmeler kalıyordu. O işletmelerle görüşerek, karga satın alan müşterileri tespit etme görevini de Cenk'e verdi. Cenk kuşlara bayılırdı, bu görevin onun hoşuna gideceğine emindi. Gözde'ye şimdilik bir şey vermeyecekti çünkü o hala kayıp kızın dosyasını araştırıyordu. 


Kan Vaftiz (Bölüm 74)


Evine kavuştuğu için mutluydu ama o berbat yerden kurtulduğu için daha da mutluydu. Fakat bu huzurun tadını doya doya çıkaramadı çünkü abisi hala ortada yoktu ve onun için artık endişelenmeye başlıyordu. Nerede, ne yapıyor olabileceğini düşünmekten kafayı yemek üzereydi. Poyraz'ın dışarıda, Mirza dışında tanıdığı hiç kimse ve gidebileceği hiçbir yer yoktu. O adamın, abisinin başını derde sokacağına emindi. Bundan çok korkuyordu çünkü Poyraz kendi aklını kullanmayı beceremiyordu. Kim, nereye çekerse oraya gidecek ve kolay kullanılabilecek kapasitedeydi. 

Polislerin, evine arama yaptıklarında nereleri dağıttıklarını ve nereleri kurcaladıklarını anlamak için her yeri kontrol etmiş sonra da dip köşe temizlik yaparak, eve çeki düzen vermişti. Annesinin yaptığı temizlikten sonra ev ilk kez temizlik yüzü görüyordu. Evin her bir köşesi temizlendikçe, kendi üzerinden bir yük kalkmış gibi hissediyordu. Abisinin odasını temizlerken ise polislerin gözünden kaçan bir şey olup olmadığını anlamak için her yeri didik didik aradı ama bir şey bulamadı. 

Odada dikkat çekici bir şey bulamayınca geri çıktı. Kapıyı kapatmak üzereyken bir şey dikkatini çekti. Abisinin kanayan ağaç tablosu... Bir keresinde Poyraz'ı bu tablonun karşısında tuhaf hareketler yaparken, kendi kendisine söylenirken bulmuştu. Tekrar odaya girip dikkatle tabloyu inceledi, bunun nasıl bir anlamı olabileceğini düşündü. Poyraz bu tabloya kafayı taktığına göre kesin bir anlamı olmalıydı. Bunu daha sonra düşünmeye karar vererek odadan çıktı. Evin işlerini hallettikten sonra güzel bir duş aldı ve akşam yemeğini yiyip, sıcacık ve rahat yatağına yatıp uykuya daldı. Ertesi gün kapının çalmasıyla uyandı ve yatakta sağa sola dönüp, tekrar uyumaya çalıştı. Kapının önündeki her kim ise gideceğini düşündü ama olmadı. 

Yattığı yerde doğrulup bir süre yatakta oturdu. Sonra ağır ağır ayağa kalktı ve kapıya doğru giderken, salon duvarında asılı olan saate baktı. Neredeyse öğle olmuştu. Kapının arkasındaki kişinin kim olduğunu bilmiyordu, hiç düşünmeden kapıyı açtı. Karşısında, ona öfkeli ve sert gözlerle bakan Alina'yı gördü. Onu görür görmez kapıyı yüzüne kapattı ama Alina hala kapıya vuruyor, önemli bir şey konuşacağını söyleyerek kapıyı yumrukluyordu. Utku odasına gitmek üzereyken geri döndü ve tekrar kapıya yöneldi. Alina'nın, aşağılanmadan buradan gitmeyeceğini biliyordu. Her zaman böyle olurdu. Kapıyı açıp, tek kelime etmeden konuşmasını bekledi. Alina içeri girmeye bile yeltenmedi.

"Bak Utku! Sana önemli bir şey söyleyeceğim ama bunu benden duyduğunu kimseye söyleme, anladın mı?"
"Yine ne zırvalayacaksın?" diye sordu Utku, uyuşuk sesle. 

Alina'nın bir an önce konuşup gitmesini istiyordu çünkü ayakta duracak hali yoktu. Uykusunu tam olarak almamıştı. Bu da onun, daha da öfkelenmesine neden oluyordu.

"Buraya sana yalvarmaya gelmedim Utku. Sadece bana söz ver. Kimseye söylemeyeceksin." 
"Neyi?"
"Poyraz ve yanındaki o sümsük ile ilgili."

Utku'nun gözleri aniden fal taşı gibi açıldı. Uykusu yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Alina'ya doğru bir adım attı. Alina onun bu hareketinden ürkmüş olacak ki, o da bir adım geri çekildi. 

"Ne oldu?" diye sordu Utku, merakla.

"Aslında bunu saklamam gerekiyordu çünkü beni tehdit ediyorlar. Ama artık katlanamıyorum. İkisi de benim evimde saklanıyorlar. Geçen gün, gecenin köründe zorla evime girdiler. Bugün de..."
"Sen ciddi misin? Benimle konuşmak için bahane aramıyorsun, öyle değil mi?"

Alina gözlerini devirdi.

"Bana en son yaptığın şeyden sonra hala sana yalvaracak değilim Utku. Ne yapıyorsan yap ama onları evimden çıkar!" dedi Alina, net bir biçimde.

Utku onu bir kaç saniye izledikten sonra doğru söylediğine karar verdi. Gayet ciddi görünüyordu. Kapıyı Alina'nın yüzüne kapatıp, koşar adımlarla odasına gitti ve üzerini değiştirdi. Kapıdan ses gelmiyordu, Alina gitmiş olmalıydı. Buraya gerçekten onunla konuşmak için gelmemişti. İlk kez ona yalvarıp, duygu sömürüsü yapmamıştı. Demek son yaptığı şey, onun epey gururuna dokunmuştu. Ama Utku onu defalarca rencide etmiş, aşağılamış; Alina ise her seferinde ona yalvarmaya devam etmişti. 

Belki de Poyraz ve Mirza'nın ona yaptıkları, Utku ile olan derdini unutmasına sebep olmuştu. Abisi ilk defa bir işe yaramıştı. Üzerini değiştirip, evinin anahtarını alarak evden çıktı. Önder başkomiseri de araması gerekiyordu ama polisler cep telefonuna el koymuşlardı. Sokağın başında bulunan bakkala uğrayıp, oranın telefonunu kullanarak 155'i aradı. İhbarda bulunarak, Alina'nın evinin adresini verdi. Telefonu kapatmadan önce de Önder'in adını verip, onu da bilgilendirmelerini istedi ve bakkaldan çıkarak, Alina'nın evine doğru yürümeye başladı. 


Kan Vaftiz (Bölüm 73)


İş yerinden aldıkları adamı nezarethaneye atmışlar, orada bekletiyorlardı. Adamı mahkemede suçlayabilmeleri için yazılı itirafını almaları gerekiyordu. Öte yandan Utku'yu söz verdiği gibi serbest bırakmış, sıkı takibe aldırmıştı. Katilin ona tekrar bir şekilde ulaşmasını bekleyeceklerdi. Utku'nun evinde yapılan aramada, tahmin ettikleri gibi bir şey çıkmamıştı. Sadece Utku'nun kilitlemediğini söylediği kapının kilitli olarak bulunması biraz tuhaftı. Katilin eve anahtarla girmesi için ya anahtarın onda da olması ya da anahtarı Utku'dan bir şekilde alıp, yedeğini yaptırması gerekirdi. Ama Utku, kendisinden ve Poyraz'dan başka kimsede yedek bir anahtar olmadığını ve kimsenin anahtarını almadığını söylüyordu. 

Fakat Poyraz'ın çaldırıp çaldırmadığını ya da birilerine verip vermediğini bilmiyordu. Utku kendisinden emin olduğuna göre, Poyraz'dan bir şeyler öğrenmek zorundaydılar. Ayrıca Utku'nun olay gecesi kapalı olan telefonunu, evi arayan ekipler Utku'nun yatağının altında kapalı olarak bulmuşlardı. Birisi anahtarla eve girmiş, Utku'nun telefonunu kapatarak yatağın altına saklamış ve Utku'nun masasına, yanında getirdiği telefonu koymuştu. Utku'nun fark etmemesi için ise telefonu tamamen onun telefonuna benzetmişti. Telefon aynı modeldi. Ana ekrandaki uygulamalar, duvar kağıdı ve zil sesi bire bir aynı olacak şekilde ayarlanmıştı.

Nedeni bilinmez, ama Utku evden çıktıktan sonra aynı kişi olduğu tahmin edilen kişi eve tekrar girmiş ve bir detayı atlayarak, evden çıkarken kapıyı kilitlemişti. Bunu bilerek mi yapmıştı yoksa dalgınlığına mı gelmişti bilmiyorlardı. Belki de şahıs evden hiç çıkmamıştı. Yedek anahtar konusunda Poyraz'ın adı geçince, Önder'in aklına Gözde'nin, Mirza hakkındaki şüpheleri gelmişti. Adamın herhangi bir sabıka kaydının olup olmadığını bilmiyordu. Diğerlerinin bilip bilmediğinden de haberi yoktu ama kendisi hiç araştırmamıştı. Onun üzerindeki şüpheyi kaldıran olay, yalnızca o nezarethanedeyken cinayetlerin devam etmesiydi. 

Önder bilgisayarını açtı ve bir programa girdi. Mirza'nın TC. numarasını yazarak, bilgilerini kontrol etti. Karşısına çıkan yazıları okumaya başladığında şaşkına döndü. Mirza henüz on sekiz yaşındayken babasını öldürmüş ve cesedini yok etmişti. Bir kaç yıl hayatına devam ettikten sonra vicdan azabı çekmiş olacak ki, polise gidip cinayeti itiraf etmiş ve cezasını çekmek istediğini, aksi halde ülkede adam bırakmayacağını söylemişti. Bunun üzerine psikolojik teste girmiş ve akıl sağlığının yerinde olmadığına dair rapor alarak, hastaneye yatırılmıştı. 

Önder'i asıl şaşkına çeviren şey ise cinayet sebebiydi. Mirza'nın babası, komşularının küçük kızlarına tecavüz edip öldürmüş ve cesedini yok etmişti. Mirza'da tüm bu olaylara tanık olmuş, yıllarca babasını öldürme planları yapmıştı. Hazır olduğunda ise babasını, tıpkı o küçük çocuğu öldürdüğü gibi öldürmüş ve cesedini yok etmişti. Önder'in başından aşağı kaynar sular döküldü. Bunu daha önce neden araştırmamış, neden buna gerek duymamıştı bilmiyordu ama bu çok önemli bir detaydı. Mirza bir tecavüzcüyü öldürmüş ve 'Beni bir yere kapatmazsanız, ülkedeki bütün tecavüzcüleri öldürürüm!' demişti. Onu bir yere kapatmışlardı ama serbest kalınca, işine kaldığı yerden devam etmişti. 

Önder üzerindeki şaşkınlığı attıktan sonra sakin olmaya çalışarak, düşünmeye başladı. Mirza'nın Poyraz'a gönderdiği notlardaki yazılar, cesetlerde bulunan yazıyla aynı ele ait değildi. Üstelik Mirza göz altındayken cinayet işlenmeye devam etmişti. Eğer Mirza işine devam ediyorsa bir yardımcısı olmalıydı. Ya onunla aynı kaderi paylaşan ya da parayla bu işleri yapan biri olmalıydı. Ekrandaki yazıların fotoğrafını çekip, ofisten çıktı ve koşar adımlarla amirinin ofisine gitti. Amiri, Gözde ile beraber bilgisayara gömülmüş, dikkatle bir şey izliyordu. Önder'in geldiğini henüz fark etmemişlerdi. 

"Amirim..." dedi Önder, onların yanına yaklaşarak. 

Gözde, amirinin yanından uzaklaşarak Önder'e yol verdi ve masanın yanında durup, ekranı izlemeye devam etti. Önder ekrana baktığında, ekranı dörde bölen bazı kamera görüntüleri gördü.

"Bu nedir amirim?" diye sordu, merakla. 
"Ofislere böcek yerleştiren kişiyi bulduk." dedi amiri.
"Öyle mi? Kimmiş o peze... Yani, kimmiş amirim."
"Bilmiyoruz, hademe kılığına girmiş bir herif. Temizlik görevlilerinin listelerini inceledik ama adamın eşgaline uygun hiçbir hizmetçimiz yok."
"Dışarıdan mı gelmiş yani?" 
"Muhtemelen birinin maşası. Bulmamız çok zor. Sen ne söyleyecektin?"

Önder gözlerini bilgisayar ekranından zar zor ayırıp, telefonunun ekranını açtı ve bilgisayar ekranından çektiği yazıların fotoğraflarını gösterdi. Ama fotoğrafları heyecanla ve aceleyle çektiğinden dolayı tamamen bulanık çıkmıştı. Tek bir harfi bile okunmuyordu. Önder telefonu cebine koydu ve konuşmaya başladı. 

"Amirim, çok ama çok önemli bir şey buldum. Gözde'yi pek ciddiye almamıştık ama haklı olabilir." dedi ve gözünün yanıyla Gözde'ye baktı.

Gözde merakla onun konuşmaya devam etmesini bekliyordu. O sırada amiri sordu.

"Neymiş o?"
"Poyraz'ın beraber kaçtığı arkadaşı Mirza var ya..."
"Onunla bir işimiz yok Önder. Çocuğun sağlık durumu iyiymiş işte, tedavisini olmuş çıkmış."

"Hayır amirim. Yani evet, tedavisini olmuş ama hastaneye yatma sebebi..." Önder durakladı. Konuşmaya nereden başlayacağını, durumu nasıl toparlayacağını bilmiyordu. "Amirim, aradığımız kişi Mirza olabilir." 

Gözde ve amiri, şaşkınlıkla ona baktılar. Ama Gözde daha da şaşkındı çünkü başkomiseri onu daha önce ciddiye almamıştı. Şimdi ise onun şüphelendiği kişi üzerinden gidiyordu.

"Ne saçmalıyorsun Önder?" diye sordu amiri. 
"Adamın geçmişini araştırdım, hastaneye neden yattığını öğrendim. Adam babasını öldürmüş, yıllar önce..."
"Babasını mı?"
"Sebebini duyunca daha da şaşıracaksınız. Babası küçük bir kıza tecavüz edip, öldürmüş. O da babasını öldürmüş." 
"Bir tecavüzcüyü mü öldürmüş?" diye, şaşkınlıkla sordu Gözde. Anlaşılan Mirza'nın geçmişini araştırırken fazla detaya girmemişti.

Amiri de aynı şaşkınlıkla ona bakıyordu. Onların da bu duydukları karşısında girdikleri şoktan çıkmaları biraz zaman alacaktı. Mirza göz altındayken işlenen cinayeti Önder'de unutmuştu, Gözde ve amiri de... Ama bunun bir önemi yoktu. Yardımcısı kim olursa olsun, gerçek katili bulduklarından artık emindi. Önder, Poyraz için de endişelenmeye başlamıştı. Ona bir zarar gelmeden ikisini de bulmalıydılar. Neyse ki Poyraz'ın bir taciz ve ya tecavüz geçmişi yoktu ve Mirza bu yüzden ona bir zarar vermeyecekti. Amiri, müdürü ile görüşerek Mirza'nın en kısa zamanda yakalanması için bir çalışma yapmaları gerektiğine karar verdi. Önder'in bu merakı, büyük bir sırrı ortaya çıkarmak üzereydi. Tabi Gözde'nin sayesinde.


Kan Vaftiz (Bölüm 72)


Alina ile Mirza'nın bağırışlarıyla, gözlerini açtı. Alina Mirza'ya bağırarak bir şeyler söylüyor, Mirza'da ona aynı ses tonuyla tehditler yağdırıyordu. Poyraz yattığı yerden doğruldu ve oturur vaziyette, bir süre bekledi. Günler sonra sıcak bir evde, rahat bir yerde ve tok karnına uyumak ona çok iyi gelmişti. Esneyip gerinerek, uykusunu dağıtmaya çalıştı. Keyfi o kadar yerindeydi ki, onların kavgalarına karışarak moralini bozmak istemiyordu. Duvardaki saat öğlenin on ikisini gösteriyordu. Poyraz yatak olarak kullandığı koltuktan kalktığı sırada, Mirza yüzünde umursamaz bir tavırla salona geldi. Hemen arkasından da Alina... Hala söyleniyor, bağırarak el kol hareketleri yapıyordu. Mirza onu epey öfkelendirmişti anlaşılan. Alina, Mirza'nın nasıl bir insan olduğunu ayrıntısıyla bilse, bu söylediklerine pişman olurdu.

"Burada kalıyorsunuz diye evimi kendi evinizmiş gibi kullanamazsınız!" dedi Alina.

Mirza, gece yattığı koltuğa uzanarak televizyonu açtı ve kanalları gezinerek, karşılık verdi.

"Ne yapacağımı sana mı soracağım? Kes sesini otur yerine!"
"Bak bak... Laflara bak... Sen kim oluyorsun da benimle bu şekilde konuşuyorsun, hadsiz!"

Mirza onu dinlemeden kanalları değiştirirken, Poyraz araya girdi.

"İkiniz de sakin olun. Sorun ne?" diye sordu, ama kimse onu ciddiye almadı.

Alina, Mirza'ya son kez öfkeyle baktıktan sonra odasına gitti. Hala kendi kendine söyleniyordu. Mirza arkasından bağırarak söylendi.

"Yolda giderken dikkat et, polis falan görebilirsin."

Alina onu duymazdan geldi ve hazırlanıp, işe gitmek için evden çıktı. O çıkar çıkmaz Mirza televizyonu kapattı ve sıkıntıyla iç çekti.

"İçim hiç rahat değil."
"Benim de..." dedi Poyraz. "Evimi özledim."

Mirza gözünün yanıyla ona baktı ve başını yana eğerek söylendi.

"Ben ne diyorum sen ne diyorsun Poyraz... Lanet olsun, sana nereden bulaştım ben?"
"Pişman mısın Mirza?" diye, öfkeyle sordu Poyraz.
"Hayır Poyraz, hayır." 
"Ne düşünüyorsun o halde?"

Mirza öne doğru eğildi ve kollarını dizlerine dayayarak, çenesini sıvazladı. 

"Aklıma bir fikir geldi ama bunu yapmak riskli olabilir." dedi düşünceli bir biçimde.
"Neymiş o fikir?"

Mirza göz ucuyla Poyraz'a baktı.

"Bunu bu gece yaparken öğreneceksin."

Poyraz sıkıntıyla iç çekti. Yine sokaklara düşecekler, tehlikeli işler yapacaklar ve kesin yine bir sorun çıkacaktı. Poyraz artık yorulmaya başlamıştı ama aradığı şeyi bulmadan duramazdı. Mirza onu her seferinde riske sokuyordu ama bunu kendisi için değil, onun için yapıyordu. O ağacı bulduklarında ikisi de rahat edecek ve yollarını ayıracaklardı. Evi, sanki kendi evleriymiş gibi kullanarak önce kahvaltı yaptılar ardından sırayla banyoya girip yıkanarak, iyice temizlendiler. Poyraz kurulanmak için birkaç kağıt havlu kullanmıştı. Alina'nın eşyalarına elini sürmek ve onunla tartışmak istemiyordu. Mirza ise başına gelecekleri umursamadan, Alina'nın dolabını karıştırmış ve onun bornozunu kullanmıştı. Akşam kıyamet kopacaktı. En iyisi Alina'nın gelme saatine yakın evden çıkmaları olacaktı, ama Mirza bundan hiç korkmuyordu. 


21.7.24

Kan Vaftiz (Bölüm 70)


Emniyete döndüklerinde, önce amirinin ofisine gitti. Masanın karşısındaki televizyonda bir haber kanalı açıktı ve haberleri sunan kadın spiker, onlarca kişinin yaralandığı ve şehit olduğu terör saldırısının faillerinin öldürüldüğünü ancak şimdiye kadar saldırıyı hiçbir terör örgütünün üstlenmediğini söylüyordu. Olayın hala terör saldırısı olarak anılması, Önder'in canını sıkıyordu. Ama bir yandan da, şehirde bir seri katilin dolaştığını ve bu korkunç saldırıyı onun gerçekleştirdiğini halka duyuramazlardı. Bunu yaparlarsa şehirde gerçekleşecek olan eylemleri, çıkacak olayları ve halkın, polisin üzerinde yapacağı baskıyı düşünemiyordu bile. Bu çok korkunç olurdu. Hatta polisin bu suçluyu yakalayamadığının ortaya çıkması bir çok suçluyu da cesaretlendirir, ortaya kopya katiller bile çıkarabilirdi. Önder bu düşüncelerin abartılı olduğuna karar verdi ve onlardan hemen kurtuldu. Amiri hararetli bir şekilde yaptığı telefon konuşmasını sonlandırarak, telefonu sert bir şekilde kapattı ve başını sıvazlayarak, Önder'e baktı.

"Bir sorun mu var amirim?" diye sordu Önder, masanın kenarına oturarak. 
"Evet. Savcılıktan aradılar. Soruşturmayı bizden almak istiyorlar, tamamen..."

Önder anında masadan kalktı ve ellerini cebinden çıkarıp, şaşkınlıkla sordu.

"Neden, ne oldu ki?"
"Bir şey olmadı Önder. Sorun da bu zaten. Bir şey olmadı, bir şey yapamıyoruz, bir adım ilerleyemiyoruz. Haklı olarak soruşturmayı bizden almak istiyorlar."
"Sen ne dedin amirim?" diye sordu Önder, merakla.
"Ne diyeceğim? Biraz daha zaman istedim. Bir şeyler yapmamız gerek Önder, hem de çok acil!"

Önder çenesini sıvazlayarak, odanın içinde volta atmaya başladı. Amiri de televizyonu kapatıp, sandalyesinde geriye yaslandı ve sıkıntıyla iç çekti. Önder şimdiye kadar yalnızca Melda'yı düşündüğünden, yalnızca onu kurtarmaya odaklandığından işini yapmayı unutmuş, hiçbir şey düşünmemişti. Ama artık düşünmesi, bir şeyler yapması gerekiyordu. Soruşturmanın kime verileceğini bilmiyordu ama yeni ekip dosyaya en baştan başlayacağından dolayı, soruşturma çok daha yavaş ilerleyecekti. Melda daha büyük tehlikeye girebilirdi. Hızlıca düşünüp bir karar verdi. Cinayetlerin işlenmeye başladığı tarihe yakın zamanlarda tecavüze uğrayan ve öldürülen tüm kadınların, tecavüzden ceza almış olan suçluların dosyalarını bulacak, ayrıca öldürülen tecavüzcülerin tüm kurbanlarını araştıracaktı. Buradan başlayarak belki biraz olsun ilerleyebilirdi. Başını kaldırıp, masanın üzerindeki saate baktı. Akşamın yedisiydi. Gece vardiyasında olanlar bir saat sonra geleceklerdi. Onlar gelene biraz çalışabilir sonra işi onlara devreder ve diğer planıyla ilgilenebilirdi. Koşar adımlarla kapıya doğru ilerlerken, amiri onu durdurdu. 

"Nereye?"
"Artık bir şeyler yapmam lazım amirim. Aklımda bir şeyler var."

Amiri ona her zaman güvendiğinden, bir şey söylemedi ve gitmesine izin verdi. Önder arşive girip, 2018 yılına ait cinayet dosyalarını buldu. Dosyaları alıp kapıya yöneldiği sırada duraksadı. Tekrar metal raflara döndü ve son beş yıla ait tüm cinayet dosyalarını almaya karar verdi. Bunların hepsini taşıyamayacağına karar vererek, yanına iki tane memur çağırdı ve onlardan yardım istedi. Memurlar dosyaları kucaklayıp dikkatli bir şekilde taşımaya çalışarak, Önder'in peşinden onun ofisine gittiler. Dosyaların bir kısmını kendi masasına, bir kısmını da Tamer'in masasına koydu ve 2018 yılına ait dosyalarla çalışmaya başladı. Dosyalarda, yalnızca kadın kurbanların olaylarını inceledi. Çoğu ya eşi ya eski eşi ya da sevgilisi tarafından öldürülmüş gencecik kadınlardı. Hepsi ayrılmak istedikleri için ya bıçaklanarak ya da ateşli silahla vurularak öldürülmüştü.  Bu yıl içerisinde, tecavüz vakasıyla öldürülen hiç kadın yoktu. Bu dosyayı bırakıp, 2017 yılına ait dosyayı açtı ve onu da incelemeye başladı ancak bunda da aradığı şeyi bulamamıştı. Gece vardiyasındaki tüm arkadaşları gelmiş, ona yardım etmeye başlamışlardı. Dosyaların tamamını incelediklerinde, saat gecenin on ikisi olmuştu. Önder bunlardan bir şey çıkmayacağını anlayınca bilgisayarına yöneldi.

Öldürülen tecavüzcülerin kurbanlarıyla ilgili araştırma yapmaya devam etmekten başka çaresi yoktu. Ne olursa olsun bu işin onların içinden çıkacağına emindi. Kurbanların aile bireylerinin sabıka kayıtlarını inceledi ama bir şey bulamadı. Bu mağdurlar tecavüze uğramışlardı ama hepsi hala hayattaydı. Katilin tecavüze uğrayan yakınının da öldürülüp öldürülmediğini bilmiyordu. Dolayısıyla bunlara sebep olan kişi hala hayatta olanlardan biri olabilirdi. Ama baktıkları kişilerin hepsi sıradan hayat yaşayan, sıradan ailelerdi. Bu ailelerin içinden, böyle profesyonel bir katil çıkacağını düşünmüyordu. Diğer dosyalara dönerek, tecavüzden ceza almış ve ya hakkında suç duyurusunda bulunulmuş şahısları araştırdı. Onların da bazıları ya hala ceza evindeydi ya ölmüştü ya da suçu ispatlanamadığından, serbest kalmıştı. Önder, serbest kalanların bilgilerini not defterine yazdı ve onların üzerinden ilerlemeye karar verdi. Nihayet üzerinde çalışabileceği bir şey bulabilmişti. Aklına Utku geldi. Onu hala takip ediyorlardı. Görevli memurlardan birini arayarak, durumu öğrenmek istedi. Daha önceki gibi bir sorun çıkmasından korkuyordu. Öte yandan Poyraz hala bulunamamıştı. Onun nerede, ne halt ettiğini de merak etmiyor değildi. Konuştuğu nöbetçi komiser, Utku'nun dışarı çıkmadığını ve ışıklarının kapalı olduğunu söylemişti. Önder telefonda konuşurken, Gözde önemli olduğunu düşündüğü bir şey bulmuştu.

"Başkomiserim, şuna bak!"
"Ne?" diye sordu Önder ve masasından kalkıp, Gözde'nin yanına yaklaştı. Telefon hala elindeydi ve açıktı.

Gözde'nin elindeki dosyanın açık olan sayfasında, bir haber küpürü vardı. Önder dosyayı onun elinden alıp haberi inceledi. Haberin başında, geç bir kızın fotoğrafı vardı. Fotoğrafın hemen altında büyük harflerle, 'KAYIP' yazıyordu. Önder haberin içeriğini okumaya başladı.

'Bir devlet hastanesinde, stajyer hemşire olarak görev yapan Nilay TUNÇ, mola saatinde sigara içmek için hastanenin yangın merdivenlerine çıktı. Görev yerine geri dönmeyen hemşirenin yokluğunu, mesai arkadaşları fark etti. Genç stajyeri arayan hastane görevlileri onu bulamayınca, güvenlik kameraları izlendi. Genç kızın yangın merdivenlerine girişi tespit edilirken, kameranın yönünün değiştirilmesinden dolayı çıkışı tespit edilemedi. Hastanenin başka hiçbir güvenlik kamerasına yakalanmayan genç kız, adeta buhar olup kayboldu. Genç kızı arama çalışmaları hala devam ediyor.'

Önder, haberi okuduktan sonra dudağını büktü.

"Bu bir kayıp vakası, aradığımız şeyle bir ilgisi yok."
"Dosyayı incele başkomiserim. Olay on altı yıl önce olmuş. Kızın ne ölüsü ne dirisi bulunabilmiş. Akıbetini kimse bilmiyor. Dosya henüz zaman aşımına uğramamış, hala açık. Belki işimize yaraya bilir."
"Dosya kimde acaba?" diyerek, kendi kendine geveledi Önder.
"Ben bulabilirim başkomiserim." 


Kan Vaftiz (Bölüm 5)

Kardeşi gittiğinde, kendisini odasına kapatmıştı. Odasında hiçbir değişiklik yoktu. Sadece hastaneye gittiğinden beri doğru düzgün temizlenm...