Yataktan çıkıp mutfağa gitti. Kahve için ocağa su koyup, kahve kupasını eline aldı. Gözlerine sanki iğneler batıyordu. Elleri ve ayakları uyuşuk, ağzının içi kupkuruydu. Kupanın içine kahve koymak üzereyken, evin sokak kapısına art arda yumruklar indi. Aniden irkildi. Kupa, titreyen ellerinin arasında sarsılıp yere düştü ve parçalara ayrıldı. Öfkeyle ellerini saçlarının arasına geçirip, dişlerini sıktı. Tezgaha sert bir yumruk indirdi ve koşar adımlarla, hala yumruklanan kapıya doğru ilerledi. Anahtarı üç kere çevirip kapıyı ardına kadar açtı.
"Ne var, lanet olası!" diye bağırdı.
Karşısında, bir türlü yakasını bırakmayan eski sevgilisi duruyordu. Sabahın erken saati olmasına rağmen, genç kadın son derece süslü ve dinçti. Uzun sarı saçlarını dalgalandırmış, yüzüne ağır ve profesyonel makyaj yapmıştı. Üzerindeki siyah mini elbisesi ve uzun topuklularıyla bir düğüne gidecekmiş gibi görünüyordu, ama sadece iş yerine gidecekti.
"Telefonlarımı neden açmıyorsun?" diye, aynı ses tonuyla sordu genç kadın.
"Numaranı engelledim, ama hala yabancı numaralardan arayıp duruyorsun. Yeter artık, senden usandım."
Utku kapıyı kapatmak üzereyken, genç kadın hiç düşünmeden elini kapının arasına koydu. Utku'nun ona fiziksel olarak asla zarar vermeyeceğini çok iyi biliyordu.
"Dur!" diyerek bağırdı Alina. "Bana bunu yapamazsın! İçeride konuşalım."
"Seninle konuşacak bir şeyim yok. Sen ne kalın kafalısın be! Defol buradan."
Utku, genç kadının itip uzaklaştırdı ve hızla kapıyı kapattı. Derin bir iç çekerken, kapıya yumruklar inmeye devam etti. Utku tekrar irkildi. Eski sevgilisinin hergün düzenli olarak tekrarladığı bu davranış, onda artık sinir hastalığına yol açmıştı. Neredeyse sekiz aydır, sürekli aynı şeyleri yaşıyordu ve psikolojisi alt üst olmuştu. En ufak bir sese bile duyarlı hale gelmişti. Ondan kurtulmanın tek yolu, kafasını kesip kopartmaktı. Elinden gelse bunu kesin yapardı çünkü ondan kurtulmanın başka çaresi yoktu. Yine de aylarca kendisine hakim olmayı başarmıştı. Bundan sonra da böyle yapmaya devam etse iyi olacaktı.
Yumrukları ve bağırmaları duymazdan gelerek, mutfağa gitti ve yerdeki cam kırıklarını temizledi. Sonra kahvesini hazırlayıp, keyifsizce çalışma odasına gitti. Kapıyı açıp el yordamıyla düğmeyi buldu ve kırmızı ışıkları açtı. otuz metrekarelik bir odaydı ama bu ona yetiyordu. Kapının tam karşısında, fotoğrafların iplere asılı olduğu yere doğru ilerledi. Kahve kupasını önünde bulunan tezgahın üzerine bırakıp, önceki gün çektiği fotoğrafları ipten topladı. Hepsini düzenli bir şekilde kırmızı renkli, küçük bir albümün içine yerleştirdi. Ardından kapının hemen yanında bulunan çalışma masasına yöneldi ve küçük bir kağıt alıp, müşteri adı-soyadı ve fotoğrafların teslim tarihlerini yazdı. Kağıdı albümün üzerine bırakıp masadan kalktı. Durakladı.
Tekrar masaya dönüp kağıtta yazan tarihe baktı. Yarın abisi hastaneden taburcu olacaktı ve bugün gidip onun eşyalarını toplaması gerekiyordu. Bunu tamamen unutmuş ve öğleden sonra, yeni evlenecek olan bir çift ile dış çekim için anlaşma yapmıştı. Öğlene kadar da stüdyosunda çalışması gerekiyordu. Derin bir iç çekti. Hızla bir plan yaptı. Abisinin yanına gitmezse, abisi bunu hesabını sorardı. Abisini, bir çeşit psikolojik hastalığından dolayı mahkeme kararıyla, Ruh ve Sinir hastalıkları hastanesine yatırmıştı. Fiziksel olarak hiç kimseye bir zararı yoktu ancak uyurgezerlik sorunundan dolayı hem kendisine, hem de evdeki eşyalara zarar veriyordu. Kullandığı psikiyatrik ilaçlara rağmen hastalığı gün geçtikçe ilerlemiş, daha tehlikeli bir hal almaya başlamıştı. Bir süre sonra evden çıkacak kadar ileri seviyeye gelmişti. Utku, abisine sahip çıkabilmek için uyku ve iş düzenini tamamen değiştirmişti. Abisi gündüz uyanık olduğunda Utku uyuyor, geceleri ise abisi uyuduğunda o uyanık kalıyordu. Evdeki işlerini abisi uyurken hallediyor, stüdyoya ise gündüz birkaç saat gidebiliyordu. Bu süreç onu epey zorluyordu.
Bu da yetmez gibi sevgilisi tarafından aldatılmış, ayrılmak isteyince de başına bela almıştı. Onu defalarca affetmiş, her seferinde duygu sömürülerine inanmıştı ancak değişen hiçbir şey olmamıştı. Alina, tek bir erkeğe asla bağlı kalamıyordu. Onun genetiğinde çok eşlilik vardı. Bu da yetmez gibi hiçbir hatasını asla kabul etmiyor, özür dilemeyi bilmiyor, ilişkisi için hiçbir emek göstermiyor ve her defasında kendisini üste çıkarmanın bir yolunu mutlaka buluyordu. Bir erkek tarafından reddedilmeye tahammül edemiyordu. Utku ondan her ayrıldığında barışmanın bir yolunu buluyor, sonrasında ise Utku'nun peşinden koşmasını bekliyordu. Normal insan ilişkileri hakkında hiçbir fikri yoktu. Bildiği tek bir şey vardı. O çok güzeldi ve bütün erkekler onun peşinden koşmalıydı. Stüdyoya akşam gitmeye karar verdi.
Abisinin yanına gitmek için hazırlandı. Üzerine lacivert bir pantolon ve siyah bir tişört giydi. Yüzünü yıkayıp, koyu kumral saçlarına biraz çeki düzen verdi. Evden çıkıp arabasına doğru ilerledi. Arabaya binip bir sigara yaktı ve yola koyuldu. Hastane bahçesine girip araçlar için ayrılan bölüme doğru ilerledi. Araçtan inip binanın girişine yürürken, temiz hava almak, oyun oynamak ve yürüyüş yapmak için bahçeye doluşmuş hatalara göz attı. Abisi bahçede yoktu, ama yıllardır buraya gelip gittiğinden, arkadaşlık kurduğu birkaç kişi vardı. Muhabbet ederek vakit kaybetmemek için onları görmezden gelerek, binanın girişine doğru yürüdü.
Geniş merdivenleri tırmanıp içeri girdi. Giriş katta bulunan güvenlik görevlisine selam verdikten sonra üst kata, ziyaretçi bölümüne gitti. Boş masalardan birine oturup, bir hasta bakıcının abisini getirmesini bekledi. Etraftaki insanlar tuhaf davranışlar sergiliyorlardı. Biri sandalyeyi ters çevirip içine oturmuş ve kendisine araba yapmıştı. Arkadaşı onu önden çekerek tuhaf sesler çıkarıyor, o da abartılı bir biçimde kahkahalar atıyordu. Bir başka köşede kadın bir hasta, kağıt yığınından yaptığı bebeği ayağında sallayarak ninniler söylüyor, başka bir kadın hasta ise üst pijamasının içine doldurduğu bir şeylerle hamile taklidi yapıyordu. Suratındaki tuhaf ifadeden ve hızlı hızlı nefes alıp verişinden, doğum vaktinin yaklaştığı anlaşılıyordu. Bir erkek hasta da hamile olanın etrafında dolanarak, bir şey aşerip aşermediğini soruyordu.
Utku bu sevimli ve masum yetişkinlerin oyunlarını keyifle izlerken, kopan bir çığlıkla yerinden sıçradı. Bir erkek hasta, elindeki puzzle parçalarını etrafa saçarak çığlıklar atıyor, masayı yumrukluyor, sanki canından bir parça gitmiş gibi kendisini döverek ağlıyordu. Utku böyle şeylere alışıktı ama yine de tedirgin oldu. Oturduğu yerden fırlayıp kapıya doğru yöneldi. Birkaç hastabakıcı içeri girip hastayı sakinleştirmeye çalıştılar. Utku hastanın, ona bozuk puzzle verildiğinden ve parçaları bir türlü birleştiremediğinden bahsettiğini duydu. Evet. Genç adam beceriksiz değildi, puzzeler bozuktu.
Hastabakıcılar onu sakinleştirdiğinde, Utku aynı yere gidip tekrar oturdu. Biraz sonra abisi karşında belirdi. Onun ne zaman geldiğini, karşısındaki sandalyeye hangi ara oturduğunu fark etmemişti. Abisinin yüzünde her zaman ki gülünç ifade vardı. Kaşlarını çatmış, burun deliklerini büyütmüş, dudaklarını uzatıp büzmüş ve başını olabildiğince öne doğru uzatmıştı. Bir kolunu dizine, diğer kolunu masaya dayamış, yan bir pozisyonda oturmuş Utku' ya bakıyordu. Bu ifadeler onun ciddi ve sinirli olduğunu gösteriyordu, ama yalnızca kendi değimiyle. Utku, abisinin bu hareket ve ifadelerinden hiçbir zaman çekinmiyordu.
"Neden bu saatte geldin?" diye sordu, Poyraz.
"Öğleden sonra bir işim çıktı." diyerek geçiştirdi Utku. "Hem, ne varmış saatte?"
"Beni uykudan uyandırdın. Rüyamın en güzel yerindeydim. Şimdi kaldığım yerden nasıl devam edeceğim, ha?"
"Kusura bakma. Keşke eşyalarını dün akşam hazırlasaydın, şimdi tekrar yukarı çıkacaksın."
Poyraz, masanın üzerinden kardeşine doğru eğildi.
"Burada son günüm olduğuna emin misin? Geçen sene ki gibi beni boşuna umutlandırma!" diye fısıldadı.
"Elbette eminim, doktorunla kaç kez görüştüm unuttun mu?" dedi Utku, gülümsemeye çalışarak.
Abisi başını hafifçe arkaya atıp, küçümseyen gözlerle Utku' ya baktı.
"Hım... neden ise sana hiç güvenmiyorum. Ama bir şans veriyorum. Gidip eşyalarımı toplayacağım. Ama merak ettiğim bir şey var."
"Nedir?"
Poyraz, düşünceli bir biçimde çenesini sıvazladı.
"Sana kuyruğu takan şu kız vardı ya..."
"Kafayı takan." diyerek düzeltti Utku.
"Ben kuyruk takmak diyorum." diye karşılık verdi Poyraz, sert bir tavırla.
"Her neyse... Seni hala rahatsız ediyor mu? Çünkü evime döndüğüm zaman huzur ve sükunet içinde yaşamak istiyorum. Biliyorsun, ben bir sanatçıyım ve sanatımı icra edebilmem için stresten uzak durmam, huzurlu olmam gerek. Zihnimin açık olabilmesi için bu şart. Yoksa ortaya pek güzel eserler koyamıyorum. Eğer o yelloz bir kez bile o kapıya gelirse... Ne olur bilmiyorum, ama iyi şeyler olmayacağı kesin."
Utku he zaman ki gibi abisinin boş konuşmalarını büyük bir dikkatle dinliyordu. Başka çaresi yoktu. Abisi dinlenmediği zaman bunu direk anlıyordu.
"Şey..." diyerek, hızlı bir şekilde söyleyecek yalan düşündü Utku. "Gelmiyor. En son geldiğinde onu biraz patakladım. Ayrıca senin eve döneceğini söylediğimde, yüzünün ifadesini görmen gerekirdi."
Abisi abartılı bir kahkaha attı. Gülmekten, pürüzsüz suratı domates gibi kıpkırmızı oldu. Sonra aniden durdu. Yüzünde tekrar ciddi bir ifade belirdi, ama yüzü hala kırmızıydı.
"Buradan çıkacağımı başka kimseye söyledin mi?" diye sordu tedirginlikle.
"Hiç kimseye söylemedim."
"Buradan bilen birileri var mıdır sence? Biliyorsun, böyle şeyleri gizli tutmak gerekir. Yoksa nazar değer. Aynı katta kaldığım sersemin biri beni çok kıskanıyor. Ben harika bir sanatçıyım ya... Ondan herhalde... Bunu duyarsa daha çok kıskanır. Sonra kesin bir sorun çıkar ve burada kalırım, eminim. Sakın kimseye söyleme! O şapşalın kulağına gitmesin. Duydun mu beni?"
Utku yavaşça başını salladı.
"Kimseye söylemem. Hem eve döndüğünde rahat edeceksin, merak etme. Burada bile resim yapmaya devam edebiliyorsan, evde neler yaparsın kim bilir?"
"Bak işte, beni anlamıyorsun. Neyse ya... Kime laf anlatıyorum ki ben? Kendi seviyemde olmayan insanlara laf anlatmaya çalışıyorum. Suç bende zaten. Sen beni anlayamazsın." diye söylendi Poyraz, alaycı bir tavırla.
Utku derin bir iç çekti.
"Hadi, git eşyalarını topla ve bana getir. İşlerim var, geç kalıyorum."
Poyraz, oturduğu sandalyeye daha da yayıldı. Sandalye onu güçlükle taşıyor, her an kırılacak gibi duruyordu.
"Benden daha önemli olan o işi merak ettim doğrusu?" diye sordu, alaycı bir tavırla.
"Çekime gideceğim, senden önemli olmasa da önemli, öyle değil mi?"
"Değil. Karşında bir sanatçı var. Beni bu şekilde aşağılayamazsın!"
Utku bilinçsizce gülümsedi.
"Afedersin, unutmuşum. Hadi git eşyalarını getir."
Poyraz ona yan bir bakış attıktan sonra ağır ve abartılı tavırlarla, masadan kalktı ve kapıya doğru ilerledi. Yaklaşık yarım saat sonra nihayet bavuluyla geri döndü.
"Al işte, hepsi burada. Çok nazik ve dikkatli ol, içinde hassas eşyalarım var."
Utku ayağa kalkarken sordu.
"Ne gibi?"
Poyraz ona doğru yaklaşıp, kulağına fısıldadı.
"Günlük defterim, boyama fırçalarım ve birkaç eskiz. Sakin kimseye söyleme! Ayrıca günlük defterimi okumaya kalkışma. Sana güvenmediğim için birkaç sayfaya, bazı işaretler bıraktım. Onların bir tanesi, bir milim bile yerinden oynarsa başına geleceklere hazır ol."
Utku dudağını büktü ve merakla sordu.
"Ne gibi işaretler, merak ettim sadece."
"Birkaç parça toz koydum. O meymenetsizin odasından topladım. O kadar pis bir herif ki, anlatamam. Kendimden bir şeyler koymayı isterdim, ama benim gibi temiz bir insanın odasında ne bulabilirsin ki?"
Abisinin söylediği bu sözler, davranışlarıyla çelişiyordu. Utku kendisini bildi bileli, abisi pasaklı bir insandı. Üzerindeki pijamalarının haftalardır değişmediği apaçık ortadaydı. Boya ve kir içindeydi. Beyaz teni, kirden koyulaşmaya başlamıştı ve saçları yağdan, pırıl pırıl parlıyordu. Üstelik çok kötü kokuyordu. Abisi sık banyo yapmanın yeteneğine, hayal gücüne ve dolayısıyla sanatına zarar verdiğini düşünüyordu.
Banyo yaptığında bunların hepsi, vücudundaki kirlerle beraber suya karışıp gidiyordu. Utku, beraber yaşadıkları zamanlarda onu tehditle banyoya sokuyordu. Bunu da sadece ayda bir kere yapabiliyordu. Doktorlar ise son üç yılda, küçük ödüllerle bunu iki haftaya düşürmüşlerdi. Ancak temiz kıyafet konusunda hala güçlük çekiyorlardı. Poyraz, Einstein'a özeniyor ve şans getireceğine inandığı için devamlı aynı kıyafetleri giyiniyordu. Ancak Einstein'nın, aynı kıyafetlerden birkaç tane bulundurduğunu bilmiyordu. Utku abisiyle vedalaşıp, bavulla birlikte hastaneden ayrıldı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder