Psikolojik gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikolojik gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.7.24

Kan Vaftiz (Bölüm 19)


Uyandığında, ilk işi Melda'yı kontrol etmek olmuştu. Önce ki akşam, Melda taburcu olmuş ve eve dönmüştü. O yatak odalarında, Önder ise salonda yatıyordu. Bunu Melda istemişti. Önder onun bu isteğinden, evliliklerini kafasında çoktan bitirdiğini anlamıştı. Yardımcısının son söylediklerinden dolayı biraz ümitlenmişti ancak boşuna...

Melda, yatakta sırt üstü uzanmış uyuyordu. Önder parmak uçlarında yürüyerek, sessizce odaya girdi ve yatağa yaklaştı. Melda'nın gözleri şiş ve kırmızıydı, yüzü ise kireç gibi bembeyazdı. Dudakları morarmış ve kurumuştu. Rüyasında ne gördüğünü bilmiyordu ama beti benzi atmıştı.

Önder tedirgin oldu, elleri titremeye başladı. Melda'nın üzerine eğildi ve kulağını, burnuna dayadı, nefes alıyordu. Bunu yapmak tüylerini ürpertmişti ama bir an öldüğünü sanmıştı. Tekrar doğruldu ve arkasını dönüp, yine sessiz adımlarla kapıya doğru ilerledi. O sırada, Melda'nın cılız ve bitkin sesini duydu.

"Neden geldin?" 

Önder yutkundu ve karısına döndü.

"Şey... Seni kontrol etmek için..."
"Kontrol edilecek neyim var ki?"
"Hiç... Öylesine işte. Bir ihtiyacın var mı, kahvaltı ister misin?"

Melda yüzüne yalancı bir gülümseme kondurdu ve yatakta güçlükle, sağ tarafına doğru döndü.

"Artık hiçbir şeye ihtiyacım olduğunu sanmıyorum."
"Su ister misin?"
"Hayır dedim. Benimle ilgilenmeyi bırak artık."

Önder tekrar yatağa yaklaştı. Son derece sakin ve kısık sesle konuşmaya çalışıyordu.

"Kaç gündür doğru düzgün bir şey yemedin. Biraz atıştır bari, yoksa hasta olacaksın."
"Senin işin yok mu? İşine git, ben kendime bakarım. Şimdiye kadar baktığım gibi..." 

Önder ellerini beline dayadı ve başını yukarı kaldırıp, derin bir iç çekti. Melda'nın bu sözleri artık ona dokunmaya başlamıştı ama ona şu an hiçbir şey söyleyemezdi.

"Tamam. Sen nasıl istersen." demekle yetindi.

Cep telefonunu, sigara paketini ve anahtarlarını alıp evden çıktı. Kapıyı bir kere kilitledikten sonra binadan çıkıp, arabasına doğru ilerledi. Kapıyı açıp arabasına binmek üzereyken, ön camın sileceğinin arasına sıkıştırılmış bir kağıt gördü. Uzanıp kağıdı aldı ve üzerinde yazanları okudu. 'Benimle uğraşmayı bırak komiser. Bu ilk ve son uyarım!' 

Önder aniden telaşlandı. Başını çevirip etrafa bakındı. Saat sabahın yedisiydi ve ortada hiç kimse yoktu. Gözlerini tekrar kağıda dikti. Yutkundu ve hızlıca fikir yürütmeye çalıştı. Bunu yardımcısı bırakmıştı. En son yaşadıkları olay, kolay unutulacak gibi değildi. Olayı başlatan Tamer idi ama cezayı alan Önder olmuştu. Hala neyin hıncını almaya çalışıyordu?

Arabasına binip emniyete gitti. Binaya girer girmez, ilk işi Tamer'i aramak olmuştu. Memurlardan biri, kantinde kahve içtiğini söyledi. Koşar adımlarla kantinde gitti. Kapıdan içeri girdiğinde, herkes bir anlığına durup önce Tamer'e sonra Önder'e baktı. Önder onları görmezden gelerek, yardımcısının yanına yaklaştı. Kağıdı önüne koyup, yüzüne bile bakmadan sordu.

"Ne bu, beni tehdit mi ediyorsun?"

Tamer kağıdı eline alıp, evirip çevirdi. Sonra umursamaz bir tavırla masanın üzerine bıraktı. 

"Nereden çıktı bu?" diye sordu.
"Senin bıraktığın yerden."
"Bunu ben bırakmadım. Belli ki benden başka sorunlu oldukların da var."

Önder gözünün yanıyla yardımcısına baktı.

"Ne halt etmeye çalışıyorsun sen? Hem olay çıkarıyorsun, hem senin yüzünden ceza alıyorum, hem de benimle uğraşmaya devam ediyorsun." dedi, dişlerini sıkarak.
"Ben yapmadım dedim. Bunu yapacak kadar korkak olsaydım, o gün her şeyi yüzüne karşı söylemezdim."

Önder, bir süre düşünceli gözlerle Tamer'e baktı. Onun haklı olduğuna karar verdi ve sert bir hareketle kağıdı alıp, oradan uzaklaştı. Ofisine gidip masasına yerleşti ve düşünmeye başladı. Bunu Tamer bırakmasıysa, ortada başka bir tehdit vardı. Hem de kim tarafından olduğunu bilmediği büyük bir tehdit. Kağıda odaklanmış bir halde otururken, ofisin kapısı açıldı ve ekip arkadaşlarından biri olan Gözde, elinde ince bir dosyayla içeri girdi. 

"Başkomiserim, son maktulün otopsi raporu geldi. Kimliği de belirlendi. Hepsi dosyada." dedi ve dosyayı masanın üzerine bıraktı.

Önder'in gözü hala arabasında bulduğu kağıttaydı. Sonunda başını kaldırıp, Gözde'ye baktı. Cinayet şubenin en genç ve en güzel kızı kesinlikle oydu. Henüz 26 yaşındaydı ve bekardı. Onunla ilgili, hiçbir zaman erkek arkadaş muhabbeti duymamıştı. Uzun boyluydu ve kusursuz bir fiziğe sahipti. Uzun, doğal sarı saçları ve gri gözleri vardı. Etrafında çok fazla erkek vardı ancak bu onun umurunda bile değildi. Onun için en önemli şey yalnızca işti. Tıpkı Önder gibi. Önder'in bu önceliğinin ona nelere mal olduğunu bilseydi, bu takıntısından vazgeçerdi. Genç kız gözlerini Önder'e dikmiş, karşılık vermesini bekliyordu. 

"Birazdan incelerim. Senden bir şey isteyeceğim." dedi Önder, sonunda.
"Tabi başkomiserim."

Masanın üzerindeki kağıt parçasını ona uzattı.

"Şunu incelemeye gönder, üzerinde herhangi bir şey var mı baksınlar. Parmak izi falan. Bir de, saat on gibi benim evin oraya git. Karşıdaki pastanenin dün geceye ait kamera görüntülerini iste. Alıp direk bana getir."

Gözde dudağını büktü ve kağıdı alıp sordu.

"Olur başkomiserim, ama neden?"
"Biri beni tehdit ediyor, kimmiş öğrenelim."
"Tamam başkomiserim, saat dokuz da çıkarım. Anlamadığım seni kim, ne için tehdit ediyor?"
"Ne bileyim? Gittiğin zaman Melda'ya da uğra. Doğru düzgün yemek yemiyor, biraz ilgilen sonra gel."
"Tamam başkomiserim."

Gözde ofisten çıktığında, Önder isteksizce dosyayı açıp incelemeye başladı. Adli tıp raporuna göre kurban, mezarlıkta bulunan maktul ile aynı şekilde öldürülmüştü. Canlıyken penisi yakılmış, dışkı yedirilmiş ve bir kulağından diğerine kadar demir bir çubuk geçirilmişti. Ölümüne de bu çubuk sebep olmuştu. İncelemede, kurbana yedirilen dışkının bir kargaya ait olduğu anlaşılmıştı. 

Anlaşılan katil, karga ile bir mesaj vermeye çalışıyordu. Belki de kargaları çok seviyor, hatta besliyordu. Sayfaları çevirdi ve kurbanın kimlik bilgilerini buldu. Otuz altı yaşındaydı ve meslekten ihraç edilmiş bir polis memuruydu. Evli ve dört çocuk babasıydı. Meslekten ihraç olduktan sonra sürekli iş değiştirmişti. Garsonluk, bulaşıkçılık, inşaat gibi bir çok işte çalışmış ve tamamından, iş yeri sahipleri tarafından çıkarılmıştı.

Sayfaları çevirip daha derine indiğinde, bütün bunların sebebini daha iyi anlamıştı. Kurban, polislik yaptığı zaman içerisinde bir kadına cinsel tacizde bulunmuş ancak bu suçu kanıtlanamayınca, bir ceza almamıştı. Taciz olayından bir sonuç çıkmayınca, aynı kadına tecavüz etmiş ve bu kez yakayı ele vermişti. Bu suçtan dolayı on beş yıl ceza almış ancak aftan yararlanarak, üç yıl yatıp çıkmıştı. Beş yıl önce sağlanamayan adalet, iki gün önce sağlanmıştı. Şu bir gerçekti. Ortada tecavüzcüleri öldürüp, kendi adaletini sağlayan bir katil vardı ve verdiği mesajlara bakılırsa, kendisi istemediği sürece durmayacaktı. 

Önder'in aklından türlü düşünceler geçiyordu. Bu soruşturmayı bırakmak ve katilin işini yapmasına izin vermek... Sonuçta hiçbir suçlu cezasını yeteri kadar çekmiyordu ve serbest kaldıklarında, aynı suçları işlemeye devam ediyorlardı. Katilin sağladığı adalet yöntemi, suçu kökünden yok ediyordu. Önder bu düşünceleri kafasından atıp, polis olarak düşünmeye çalıştı. Dosyanın en son sayfasında, maktulün ev ve en son çalıştığı iş yerinin adresi yazılıydı. İşe, evine gitmekle başlayacaktı. 


Kan Vaftiz (Bölüm 14)


Bütün geceyi odasında volta atarak, ağlayıp sızlayarak ve düşünerek geçirmişti. Utku onun uyuduğunu sandığından, geceyi her zaman ki gibi odasında çalışarak geçirmişti. Mirza, Poyraz'ın dışarı çıktığını, hatta polislerle görüştüğünü bile öğrenmiş olmalıydı. İşi bitmişti. Ağlamaktan şişen gözleri, uykusuzluğa daha fazla dayanamamış ve bir ara içi geçmişti. Sonra Utku'nun sinir bozucu sesiyle tekrar uyandı. Gözlerini güçlükle açıp, kardeşine baktı.

"Ne var, neden beni rahatsız ediyorsun?" diye sordu Poyraz, öfkeyle.
"Ağladın mı sen, bu halin ne?"
"Yok bir şey, git başımdan!"

Poyraz arkasını dönüp, gözlerini tekrar kapattı ve uyumaya çalıştı.

"Kalkman gerek, seni istiyorlar."

Bu kez gözlerini kocaman açtı ve korkuyla sordu.

"Kim?"
"Senin ifadeni alan polis."

Poyraz yattığı yerden doğrulup, kardeşine döndü.

"Neden, ben ne yaptım ki?"
"Bilmiyorum. Kalk hadi, gidince öğreniriz."

Poyraz olduğu yerde donup kaldı. Oraya gitmemeliydi. Hızlıca bir şeyler düşünmeye çalıştı ama aklına hiçbir şey gelmiyordu.

"Gidemem." demekle yetindi.
"Neden?"
"Öyle işte, gidemem." 

Utku derin bir iç çekti ve bıkkınlıkla söylendi.

"Abi, lütfen beni uğraştırma. Ben de meraklı değilim seni oraya buraya götürmeye. Kahvaltımızı yapalım, hemen gidip gelelim."

Utku konuşmasını bitirip odadan çıktı. Poyraz ise olduğu yerde kalakaldı. Ağır hareketlerle yataktan kalktı. Aniden başı döndü ve gözleri karardı. Kendisini tekrar yatağına bıraktı. Ne yapacağını bilmiyordu, Utku'ya gerçekleri anlatırsa, belki bir şey yapabilirdi. Ama o bir şeyler yapana kadar, Mirza'da bir şey yapardı. O herkesten daha hızlı, pratik ve güçlüydü. Odasından çıkıp, Utku'nun dırdırını dinlememek için banyoya gitti ve elini yüzünü yıkadı. Sonra mutfağa gitti. Utku'yu pencerenin önünde, ayakta gördü. Elinde tuttuğu kağıt parçasına bakıyordu. Poyraz kahvaltı masasına oturup sordu.

"O ne?"
"Bilmiyorum. Biri taşa sarıp camdan içeri atmış."

Poyraz, korkunç bir kabustan uyanır gibi yerinden sıçradı. Hızla oturduğu yerden kalkıp Utku'ya yaklaştı.

"Ne... Ne dedin... Ver onu bana!"

Poyraz kağıdı almak için hamle yaptığında, Utku kağıdı geri çekti. Donuk gözlerle Poyraz'a baktı.

"Bunu gönderen kim? Dördüncü katta oturuyoruz, bunu buraya nasıl attı?"
"Kimden bahsettiğini bilmiyorum, ne demek istediğini de anlamıyorum. Eğer o kağıdı bana verirsen..."
"Kim bu?"
"Kim kim?"
"Bu notu gönderen." 
"Notta ne yazdığını bilmeden bunu nasıl bilebilirim."

Utku gözlerini tekrar elindeki kağıda dikti. Kaşları çatıktı ve öfkeli olduğu her halinden belliydi.

"'Ne yaptığını biliyorum, seni izliyorum' yazıyor. Anladın mı? Ne yaptın? Kim neyi biliyor, bunu gönderen kim, söylesene!"

Utku'nun sesi bu kez daha yüksek çıkmıştı. Poyraz'ın başından aşağı kaynar sular döküldü. Korktuğu başına gelmişti. Bu Mirza idi. Onu her an, her yerde izliyor; nerede, ne yaptığını biliyordu. Polise gittiğini, onlarla konuştuğunu biliyordu. Ne konuştuğunu bilmiyordu ama bunun bir önemi yoktu. İşi bitmişti.

"Ben... Şey... Bilmiyorum, ne yapmışım."

Utku, ateş püsküren gözlerle Poyraz'a baktı. 

"Benimle dalga mı geçiyorsun? Biri bizi takip ediyor, izliyor ama sen benimle dalga geçiyorsun."
"Bizi değil, beni. Notta öyle yazıyor." dedi Poyraz, çekinerek.
"Abi, kim bu? Bana doğruyu söyle! Birine bir şey mi yaptın?"

Poyraz daha fazla dayanamayıp ağlamaya başladı. Kardeşine tek kelime etmeden, arkasını dönüp koşarak odasına gitti. Utku da peşinden gitti. 

"Polislere bunu da söyleyeceğim, anladın mı? Madem benden saklıyorsun, bunu onlar halleder."

Poyraz bunu duyduğunda, korkusu daha da arttı. Ona anlatıp anlatmama konusunda hala kararsızdı. Kimse onu Mirza'dan koruyamazdı. Düşünüp bir karar vermesi gerekiyordu ancak beyni durmuştu, hiçbir şey düşünemiyordu. Kardeşinin zoruyla üzerini değiştirdi ve kavga gürültüyle evden çıktılar. Uyandığından beri boğazından bir lokma geçmemişti. Açlıktan başı dönüyordu ama bunu umursayacak durumda değildi. Aracın arka koltuğunda oturmuş ve yol boyunca, aklına gelebilecek en kötü senaryoları kurmuştu. 

Bu senaryolar onun hayal dünyasında ürettiği saçmalıklar olsa da, içinde bulunduğu durumdan dolayı hepsi çok gerçek ve gerçekleşme ihtimali çok yüksek görünüyordu. Emniyete vardıklarında, onu sorguya alan başkomiseri buldular. Utku, mutfakta bulduğu notu ve Poyraz'ı başkomisere teslim edip, yanlarından ayrıldı. Poyraz bu korkunç adamla baş başa kalmıştı. Şimdi ne olacaktı? Ona nasıl hikayeler uydurmalıydı? Nasıl daha inandırıcı oynayabilirdi? Poyraz bunları düşünürken, başkomiser masasına geçip oturdu ve Utku'nun verdiği kağıdı incelemeye başladı.

"İlginç." dedi Önder, düşünceli bir biçimde.
"İlginç olan ne komiser bey. Hem beni neden tekrar çağırdınız? İşimiz bitmişti."

Poyraz konuşurken ağzından bir şey kaçırmamak, tedirginliğini belli etmemek için büyük çaba sarf ediyordu. Bunu beceremiyordu ama Önder, şimdilik bir şey anlamamıştı. 

"Bu notu göndereni tanıyor musun?"
"Hayır."
"Emin misin?"
"Eminim komiser bey."

Poyraz, başkomiserde bir tuhaflık fark etmişti. Onu en son gördüğü zaman ki halinden daha soğuk, daha donuk ve daha korkunçtu. Durgun ve sakin olmasına rağmen, insanı tedirgin eden bir enerji yayıyordu. Pimi çekilmiş bomba gibiydi ve Poyraz, onun bu havasından dolayı oldukça gerilmişti.

"En son geldiğinde, kardeşin bana bir rapor vermişti. Doktorundan almış. Şimdi de bu not... Ne halt karıştırıyorsun sen?"
"Ben... Ben bir şey karıştırmıyorum komiser bey, ben masumum."

Önder kan çanağı gözleriyle, Poyraz'a kaçamak bir bakış attı ve masanın altındaki çekmeceye uzandı. Çekmecenin içinde bir şeyler ararken, Poyraz merakla sordu. 

"Afedersiniz, bugün iyi görünmüyorsunuz. Bir sorun mu var?"

Önder gözlerini tekrar Poyraz'a çevirdiğinde, Poyraz bu kez başını öne eğdi. Ellerini bacaklarının arasına soktu ve kamburu çıkacak şekilde, öne doğru eğildi. Önder bir süre beklemenin ardından kısık sesle cevap verdi.

"Evet, cenazem vardı." 

Poyraz, gözünün yanıyla Önder'e baktı.

"Başınız sağolsun. Ölen kişi kimdi?"
"Bebeğim, daha doğmamıştı."

Poyraz kaşlarını kaldırdı. Anne karnında ölen bir bebeğin, nasıl bu kadar acı verdiğini anlayamamıştı ama yine de, daha fazla kurcalamamak için susmayı tercih etti.

"Anladım komiser bey. Umarım tekrar bebeğiniz olur. Sizin için dua ederim."
"Etme, başka bir bebeğe ihtiyacımız yok."
"Nasıl isterseniz."
"Şimdi konumuza dönelim." dedi Önder, Poyraz'a bir kağıt uzatırken. "Bunu doktorun vermiş. Ne olduğunu biliyor musun?"

Poyraz, anlamamış gözlerle kağıda bakarak sordu.

"Hayır komiser bey, nedir bu?"
"Bu, senin artık bir uyurgezer olmadığına dair rapor. Yani hasta değilsin, iyileşmişsin."

Poyraz heyecanla başkomisere baktı.

"Gerçekten mi komiser bey? Utku bana bundan hiç bahsetmedi. Gerçekten hasta değil miyim, iyileşmiş miyim?"

Poyraz'ın heyecandan gözleri ışıldıyordu ancak Önder onun tam aksine, daha da öfkelenmeye başladı.

"Evet, iyileşmişsin." dedi, donuk sesle.

Poyraz'ın yüzündeki gülümseme, yavaş yavaş yok olmaya başladı. 

"Ama bu nasıl olur komiser bey? Ben iyileştiysem eğer, odamdaki o yangını kim çıkardı?"
"Bunu sen açıklayacaksın. Hasta olmamana rağmen hasta numarası yaptın. İnandırıcı olması için odanı bilerek yaktın. Öyle değil mi?"
"Ama bunu neden yapayım ki? Ben öyle bir şey yapmadım."

Önder dudağını bükerek, başını hafifçe yana eğdi. 

"Bilemem, bence herkesi hala hasta olduğuna inandırmak için yaptın, ama doktorunun bunu bir gün ortaya çıkaracağını düşünemedin. Zaten hala hasta olsaydın taburcu olamazdın, öyle değil mi? Başka bir açıklaması yok."
"İyi ama neden... Bunu neden yapayım?"
"Cinayeti daha kolay işleyebilmek için."

"Ne?" diye haykırdı Poyraz. "Siz ne söylüyorsunuz komiser bey, ne cinayeti? Ben kimseyi öldürmem, öldüremem. Bende o kapasite yok."

"Birini öldürmek için kapasiteye gerek yok. Öldürsün olur biter."
"Bunu nereden çıkardınız? Hayır, bunu kabul etmiyorum. Ben böyle bir şey yapmadım."

Önder ayağa kalktı ve kapıya doğru ilerledi. Poyraz'da oturduğu yerden kalkıp, Önder'e yaklaştı. 

"Ben böyle bir şey yapmadım. Bana inanmak zorundasınız." diye söyleniyordu Poyraz.

Önder bir polis memuru çağırdı ve Poyraz'ı nezarethaneye götürmesini istedi. Poyraz bunu duyunca çılgına döndü. Tüm vücudu korkudan titriyordu. Bağırıyor, çığlık atıyor, bunu yapmadığına dair Önder'i ikna etmeye çabalıyordu. Memur, Poyraz'ın koluna girmeye çalıştı ancak Poyraz bir hareketiyle, sıska memuru kendisinden uzaklaştırdı. Önder, Poyraz'ın zorluk çıkaracağını anlayınca birkaç memur daha çağırdı. Memurlar, Poyraz'ı güçlükle nezarethaneye götürmeye çalışırken, onun çığlıklarını duyan kardeşi yanlarında belirdi. 

"Başkomiserim, neler oluyor? Abimi nereye götürüyorsunuz?" diye sordu Utku, tedirgin bir biçimde.
"Kurtar beni Utku, beni bu vahşilerin elinden kurtar, beni bırakma! Bunlar beni öldürecekler." diye bağırıyordu Poyraz.

Memurların kolları arasında oradan uzaklaşırken, kardeşinin Önder ile hararetli bir biçimde, bir şeyler konuştuğunu duydu ama ne konuştuğunu anlayamadı. Nezarethaneye geldiklerinde, memurlar onu demir parmaklıkların arkasına atıp kapıyı kapattılar. Hemen ardından kilit sesi duyuldu. Poyraz olduğu yerde çakılıp kaldı. Demir parmaklıklar, beton zemin, beyaz badanalı duvarlar, soğuk ve sessizlik... Şu an yaşadığı her şey ona, hastanede cezalandırıldığı zaman atıldığı hücreyi hatırlatıyordu. Başladığı yere geri döndüğünü hissetti. Hastane odası ve ceza hücresi... Oralarda yaşadığı her şey, bir film şeridi gibi gözünün önünden geçti. 

Hiç hareket etmeden, gözlerini sıkıca kapattı. Gözlerinde biriken ve akmamak için direnen göz yaşları, yanaklarından süzüldü. Ona oyun oynayan, onu kandıran zihnini susturmaya çalıştı. İçinde bulunduğu durumu, kendisine sakin bir şekilde anlatmayı denedi. 'Şu an hastanede, ceza hücresinde değilim. Sadece nezarethanedeyim. Bir yanlış anlaşılmadan dolayı... Suçsuz olduğum ortaya çıkacak ve beni serbest bırakacaklar. Evet, aynen böyle olacak. Korkacak bir durum yok.' Kendini sakinleştirdikten sonra gözlerini açtı ve emin olmak için etrafa bakındı. Kendi etrafında bir tur attı ve buranın bir ceza hücresi olmadığına dair, kendini iyice ikna etti. 

Buna ikna olduğunda, rahatlamış bir şekilde iç çekti. Sonra kaşlarını çattı, dudaklarını büktü ve burnundan soluyarak, kendi kendine konuşmaya devam etti. 'Evet, burası bir nezarethane. Beni suçsuz yere buraya attılar. Hiçbir suçum yokken, beni bir fare gibi buraya tıktılar. Nasılsa buradan çıkacağım. İşte o zaman intikamımı alacağım. Benden çaldıkları dakikaların, saatlerin intikamını...' Burada geçirdiği süre boyunca evde olsaydı, neler yapmış olabileceğini düşündü. İki tuval resim, hatta belki üç tane de eskiz bitirmiş olabilirdi. Ancak şu an böyle bir imkanı yoktu. Bir süre sonra nezarethanenin kapısı açıldı ve kardeşi içeri girdi. Poyraz parmaklıkların ardındaki birkaç metrekarelik alanda volta atmayı bırakıp, parmaklıklara yaklaştı.

"Sen ne biçim kardeşin, aşağılık herif... Çıkar beni buradan!" diye bağırdı.

Utku şaşkınlıkla Poyraz'a baktı ve öfkeyle söylendi.

"Başkomiserin anlattıkları doğru mu? Seni cinayetle suçluyorlar. Bu doğru mu?" 
"Sen salak mısın? Yıllarca hastanede kaldım ben, nasıl cinayet işleyeyim? Biraz kafayı çalıştır."
"Bahsettikleri olay senin hastaneden çıktığın gece olmuş. Üstelik biri bu cinayetle ilgili senin adını vermiş. Ayrıca cesedi bulan kişi benim. Herhangi biri beni nereden bulacak da oraya gönderecek, benimle neden uğraşacak, bütün bunlar bir tesadüf mü yani?" 

Utku öfkeden deliye dönmüştü. Ses tonu yükselmiş, suratı kıpkırmızı olmuştu. Poyraz, suratını demirliklere yapıştırdı.

"Sen gerizekalı mısın, yoksa aptal mı? Bence gerçek bir salaksın. Ben uyurken sen hep nöbet tutmadın mı? Gündüz uyuyup gece çalışmadın mı? Sen evin içinde çalışırken, ben o evden nasıl çıkıp da bir cinayet işleyeceğim, söylesene! Bunun bir yolu varsa eğer söyle bileyim. Hastanede gıcık olduğum bir kız vardı, onu öldürüp hıncımı almış olurum."

Utku, anlamamış gözlerle Poyraz'a bakıyordu. Geri çekilip, şaşkın gözlerle onu baştan aşağı süzdü.

"Sen ne dediğinin farkında mısın, neler söylüyorsun böyle? Seni tanıyamıyorum, karşımda başka biri var sanki?"
"Hayır, başka biri yok. Karşında ben varım! Poyraz KILIÇ, anladın mı? Bana yardım etmeyeceksen defol git buradan!"

Utku'nun ağzı bir karış açık kalmıştı. Tek kelime dahi edemeden, öylece bakakaldı. Yapabildiği tek şey, arkasını dönüp gitmek oldu. O gittiğinde, Poyraz'da derin sessizlik ve soğukla, baş başa kaldı.


Kan Vaftiz (Bölüm 13)


"Geç, otur bakalım." dedi Önder, masasının karşısındaki sandalyeyi işaret ederek. 

Poyraz gözlerini Önder'den ayırmadan, gösterilen yere oturdu ve ellerini birleştirip bacaklarının arasına soktu.

"Beni neden çağırdığınızı biliyorum komiser bey. Ama bilerek yapmadım, gerçekten." dedi, donuk sesle.

Önder, ifade yazmak için bilgisayarda bir programa giriş yaparken, Poyraz'a kaçamak bir bakış attı. Acaba Utku'nun sevgilisinin anlattıkları doğru muydu? Cinayeti gerçekten o işlemiş olabilir miydi?

"Neyi bilerek yapmadın?" diye sordu Önder, dikkatle ona bakarak.
"O yangını... Bilerek çıkarmadım, ben hastayım."
"Ne yangını?"
"Yangın işte... Beni bunun için çağırmadınız mı?"

Önder merakla sordu.

"Bu yangını nerede çıkardın?"
"Odamda. Size söylemediler mi?"
"Unutmuşum, neden yaptın bunu?"
"Dedim ya, ben hastayım. Bunuda mı unuttunuz?"

Önder belirsizce elini savurdu. 

"Evet, epey yorgunum. Uyurgezerdin, öyle değil mi?"
"Evet, gerçekten bunu istemeden yaptım. Bir ses duydum. Gözlerimi açtığımda, odanın içi dumanla kaplıydı. Utku yangını söndürmeyi başardı. Ben uyandığımda, o korkuyla ne yapacağımı bilemedim. Pencereye çıkıp bağırdım, yardım istedim. Komşular da sağ olsunlar, benim için polis, itfaiye ve ambulans çağırmışlar. Benim yerimde başkası olsaydı, eminim ki hiç kimse umursamazdı. Beni çok severler, çok hayranım var."

Poyraz konuştukça açılıyor, açıldıkça gevşiyor, korkusu ve tedirginliği yok oluyordu. Rahatladıkça ezik görüntüsünden kurtuluyor, havalı tavırlar takınıyordu.

"Neden hayranların var, anlamadım." diye sordu Önder, sırıtarak. Anlaşılan onunla konuşmak epey eğlenceli olacaktı.
"Ben bir sanatçıyım, beni nasıl tanımazsınız?" diye sordu Poyraz, kaşları çatık bir biçimde.
"Ne yapıyorsun? Müzik, roman, resim..."
"Resim yapıyorum. Profesyonel olarak."
"Anladım." dedi Önder, bilgisayar ekranına dönerek. "Bir gün eserlerini görmek isterim."
"Şu an bir sergide. Utku beni düşünmüş ve hayran kitlemin genişlemesi için bütün resimlerimi bir sergiye vermiş. Adresini bilmiyorum ama Utku'ya sorarsanız söyler."

Önder hafifçe başını salladı ve gözlerini tekrar Poyraz'a çevirdi. 

"Öncelikle, seni buraya yangın olayı ile ilgili çağırmadım. Bundan haberim bile yoktu ama bunu bu kadar tedirgin olarak anlattığına göre, araştırmam gerekecek."

Poyraz gözlerini kocaman açtı ve yutkundu. Başını sabit tutarak, gözlerini başka yöne çevirdi. Suratı kıpkırmızı olmuştu. 

"Lanet olsun!" diye mırıldandı, sesli bir şekilde.
"Hastaneden çıktığın günün gecesi neredeydin?"
"Evdeydim, başka nerede olacağım?"
"Gece, saat bir gibi..."
"Evdeydim."

Poyraz kollarını bağlamış, oturduğu sandalyeye yayılmıştı. Gözleri hala etrafta dolaşıyordu. Önder ise soruları sorarken dikkatle onu izliyor, yüzündeki ifadede herhangi bir değişiklik olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.

"Peki saat üç civarı?"
"Evdeydim."
"Sabaha karşı beş..."

Poyraz sonunda gözlerini Önder'e çevirdi.

"Ben her zaman evdeyim komiser bey, dışarıya hiç çıkmam. Bütün gün boyu, bütün gece, her zaman evdeyim."
"Neden çıkmıyorsun?"
"Yaşam prensibi. Mecbur kalmadıkça çıkmamayı tercih ederim."
"Peki ne yapıyordun? O gece yani..."
"Gece ne yapılır komiser bey? Yatağımda yatmış uyuyordum."
"Kardeşin buna şahitlik edebilir mi peki?"

Poyraz derin bir iç çekti ve başını başka yöne çevirdi.

"Elbette edebilir. Hastalığımdan dolayı ben uyurken, o nöbet tutuyor. Gündüz uyuyor gece çalışıyor."

Önder kaşlarını çattı.

"Madem kardeşin senin için nöbet tutuyor, bahsettiğin yangını nasıl çıkardın peki?"
"Bir ara içi geçmiş, uyuya kalmış. Ben de o sırada yaptım herhalde."
"Anlıyorum. Hiç düşmanın var mı? Sorun yaşadığın herhangi biri..."
"Her başarılı sanatçının ve tanınmış kişilerin hayranı olduğu kadar, düşmanı da vardır komiser bey. Ama o düşmanlar ortaya çıkana kadar, hiç birinin bundan haberi olmaz."
"Senin ortaya çıkan bir düşmanın var mı peki?"
"Yok. Neden olsun ki?"
"Biraz önce her başarılı sanatçının düşmanı olduğunu söyledin ya..."
"Ahh evet, öyle dedim değil mi?"

Önder, bıkkınlıkla geriye yaslandı ve derin bir iç çekti.

"Var mı yok mu?"
"Şimdilik yok. Neden bana bunları soruyorsunuz komiser bey? Ben neden buradayım?"

Önder'in aklına, cesette bulunan bazı ayrıntılar geldi.

"Evinizde soba ya da şömine yoktu, öyle değil mi?"
"Biz doğalgazlı evde oturuyoruz, tarihten kalma bir evde değil." dedi Poyraz, başını dikleştirerek.
"Evcil bir havanınız var mı peki? Bir kuş türü, karga gibi..."

Poyraz birkaç saniye bekledi ve büyük bir kahkaha attı. Gülmekten yüzü kıpkırmızı olmuştu.

"Karga mı? Utku gibi bir kardeşi olan hiç kimsenin evcil bir hayvana ihtiyacı olmaz komiser bey. Özellikle de bir kargaya..."
"Anlıyorum."
"Beni neden çağırdığınızı hala söylemediniz."
"Bir cinayeti soruşturuyoruz. Biri bana senden bahsetti, ben de prosedür gereği ifadeni aldım. Hepsi bu."

Poyraz'ın yüzüne, dehşet verici bir ifade yerleşti. Korku dolu gözlerini Önder'e dikmiş, donup kalmıştı.

"Ne dediniz, cinayet mi?"
"Evet. İşimiz bitti, gidebilirsin."

Önder, hala Poyraz'ın hareketlerini izliyordu. Cinayeti duyduğunda verdiği tepki, gayet doğal ve gerçek bir tepkiydi. Önder bu adamdan bir şey çıkmayacağını zaten biliyordu. Artık emin olmuştu. Onu gönül rahatlığıyla gönderebilir ve Utku'nun sevgilisiyle tekrar bir görüşme yapabilirdi. Bu yalanı neden söyleyip, onu Poyraz ile oyaladığını merak etmişti. Poyraz yüzündeki ifadeyi değiştirmeden, ağır hareketlerle oturduğu yerden kalktı ve kapıya yöneldi. Kapı açılır açılmaz, Utku içeri girdi.

"Gelebilir miyim başkomiserim?" diye sordu.
"Tabii, gelebilirsin."

Utku odaya girip kapıyı kapattı ve hızla Önder'e yaklaştı. Önder onun bu acelesini ve telaşını epey merak etmişti. 

"Abimi ne için çağırdınız başkomiserim?" diye sordu merakla. 
"Bir cinayet soruşturmasında adı geçti. Resmi olarak ifadesini aldım, hepsi bu."
"Cinayet mi?"

Utku'nun yüzünde, abisiyle aynı şaşkınlık ifadesi belirdi.

"Evet, ama sorun yok. Zaten ondan şüphelenmemiştim. Ama prosedürler böyle."
"Abimin ismini size kim verdi?"

Önder cevap vermek için dudaklarını araladığı sırada, durakladı. Poyraz'ın ismini veren kadın ile yaptığı anlaşmayı hatırladı. Onlara hiçbir şey söylemeyecekti, aksi halde Utku ile ilişkisi zarar görebilirdi. 

"Bunu söyleyemem, tanıklar gizli tutulur."
"İyi ama bir tanık olması için birinin abimi cinayet işlerken görmesi gerekmez mi? Abim böyle bir şeyi asla yapmaz, yapamaz."
"Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Neye dayanarak bunu söylüyorsun?" diye sordu Önder, kaşları çatık bir biçimde.

Utku verecek bir cevap bulamadı. Hafifçe başını salladı.

"Ama suçsuz olduğunu anladınız, öyle değil mi?"
"Öyle görünüyor. Zaten büyük bir suç işleyecek kapasitede görünmüyor. Ayrıca soruşturduğumuz cinayet, uyurgezerlik sırasında işlenecek bir cinayet değil. İçiniz rahat olsun."
"Başkomiserim, şey..."
"Ne?"
"Size bir şey söyleyeceğim, ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Belki abimi zor duruma sokacağım. Ama yine de..."

Önder ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve Utku'ya doğru eğilip, merakla sordu.

"Nedir, söyler misin?"
"Bu sabah abimi doktora götürdüm, kontrol için. Doktor bana abimin... Artık hasta olmadığını, iyileştiğini söyledi. Yani abim uyurgezer değilmiş. Dün odasında küçük bir yangın çıkmıştı. Ben bunu hastalık etkisiyle yaptığını sanmıştım. Ama değilmiş, bunu bilinçli olarak yapmış."

Önder duydukları karşısında ne söyleyeceğini bilmiyordu. Poyraz'ın uyurgezer olduğunu düşündüğü için bu cinayeti işleyemeyeceğine emindi. Ama iyileşmişti, hasta değildi. Öğrendiği bu bilgi, soruşturmanın seyrini değiştirecekti. Utku'nun sevgilisi haklı olabilirdi. Poyraz'ın bunu yapamayacağını düşünmüştü ama yanılmış olabilirdi. Hızlı bir şekilde ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu.

"Abin bir süre şehir dışına çıkmasın, onunla tekrar görüşmemiz gerekebilir." demekle yetindi.

Utku ağır ağır başını salladı. Arkasını dönüp odadan çıktı. Önder masasına oturduğu sırada, kapı tekrar açıldı ve yardımcısı içeri girdi.

"Ne yaptın?" diye sordu Önder.

Tamer dudağını büktü, pencereyi açıp masasına oturdu ve bir sigara yaktı. 

"Aile ile görüştüm. Adamın öldüğünü duyunca hepsi rahatladı."
"Gayet doğal. Ne konuştunuz peki?"
"Senin anlattıklarınla hemen hemen aynı şeyleri anlattılar. Farklı bir ayrıntı yok."

Önder çenesini sıvazladı ve düşünceli bir biçimde sordu.

"Ailede dikkatini çeken bir şey var mıydı? Özellikle babada."
"Ne gibi?"
"Bilmem. Sonuçta maktul, kızına tecavüz etmiş ve ceza almamış. Acaba adaletini kendisi sağlamış olabilir mi?"

Tamer dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayla, donup kaldı. Şaşkınlıkla Önder'e bakıyordu. Bir süre sonra gözlerini, önündeki bilgisayar ekranına çevirdi ve sigarasından derin bir nefes aldı. Dumanı geri verirken, aynı anda cevapladı.

"O tür insanlara benzemiyorlar. Bence masumlar. Sadece sevindiler, doğal olarak... Hepsi bu."

Önder, yardımcısının normalde olduğundan daha durgun olduğunu fark etti. 

"Sen iyi misin?"
"Iyiyim, bir şey yok."
"Emin misin? Moralin bozuk sanki."

Tamer onu duymazdan gelerek, sigarasından bir nefes daha aldı. Sonra bilgisayar ekranına bakarak sordu.

"Nottan hiçbir şey çıkmadı mı?"
"Hayır."
"Sence bu notun anlamı ne, devamı olacak mı dersin?"
"Sanmıyorum, bence göz dağı vermeye çalışıyor."
"Bence olabilir... Mesaj gayet açık."
"Ailenin evini ya da evin etrafını kontrol ettin mi?" 
"Ettim. Eğer soba, şömine ya da çam ağacı soruyorsan hiç biri yok."

Önder çenesini sıvazladı. Bir soru daha sormak üzereyken, aklına Melda geldi. Bugün kontrolü vardı ve bir sonra ki kontrolde, yanında olacağına söz vermişti. Kolundaki saate baktı. Başından aşağı kaynar sular döküldü. Melda kontrole, saat dokuzda gidecekti ve saat onu geçiyordu. Cep telefonunu ve arabasının anahtarını alıp, hızla kapıya yöneldi.

"Nereye?" diye sordu Tamer.
"Melda'nın kontrolü vardı, tamamen unutmuşum."

Tamer dudağını ısırıp, kaşlarını kaldırdı.

"Sana kolay gelsin." dedi gülümseyerek. 
"Umarım."

Önder otoparka nasıl gittiğini, aracına nasıl bindiğini bilmeden kendisini evinde buldu. Yavaş adımlarla önce salona sonra da mutfağa baktı ama Melda'yı bulamadı. Yatak odasına ve banyoya gitti ancak oralarda da yoktu. Demek ki hala hastanedeydi. Kontrolün çoktan bitmiş ve Melda'nın eve dönmüş olması gerekiyordu. Evden çıkıp, tekrar arabasına bindi ve hastaneye gitti. Melda'nın doktorunun odasını buldu ve kapıyı çalıp içeri girdi. Doktor odasında yoktu. Danışmaya gitti ve karısının nerede olduğunu sordu. 

Sekreter onu üçüncü kata, ameliyathanelerin bulunduğu bölüme yönlendirdi. Önder şaşkına döndü. Demek karısı erken doğum yapacaktı ve ona haber vermemişti. Bunu, sürekli Önder'in başına kakmak için bilerek yapmıştı. Öfkeyle ameliyathanelerin bulunduğu kata çıktı. Karşısına ilk çıkan hemşireye, karısının hangi bölümde doğum yaptığını sordu. Genç kadın, şaşkın gözlerle Önder'e baktı. 

"Sizin haberiniz yok mu?"  
"Neyden? Ahh hayır. Bana kontrole geleceğini söylemişti, doğumdan bahsetmedi."
"Eşiniz doğum yapmıyor, bebeği alınıyor."

Önder, anlamamış gözlerle hemşireye baktı.

"O ne demek?"
"Üzgünüm, bebeğiniz ölmüş. Şu an ameliyatla alınıyor."
"Ne?" diye bağırdı Önder. Tüm vücudunu ateş bastı. Elleri titriyor, dizlerinin bağı çözülüyordu. "Öldü... Öldü mü?" diye sordu, kekeleyerek. 
"Ben haberiniz var sanıyordum, başınız saolsun."

Hemşire oradan uzaklaşırken, Önder yaşlı gözlerle karşısındaki boş duvara bakakaldı. Gözyaşları, açık kalana dudaklarının etrafından süzülerek yere düşüyordu. Zaman durmuş gibiydi. Ne kadar süredir orada çakılı kaldığının farkında değildi. Bacaklarının uyuştuğunu hissedince, kendisini duvarın dibindeki sandalyelerden birine attı. Koridorda oradan oraya gidip gelen ayak sesleri, konuşmalar, hepsi uzaktan gelen bir yankı gibiydi. Sandalyede başı önde, iki büklüm otururken ameliyathanelerden birinin kapısı açıldı ve içeriden bir sedye çıktı. 

Önder başını kaldırmadan göz ucuyla sedyeye baktığında, boylu boyunca uzanmış, hareketsiz bir biçimde yatan bir kadın gördü. Güçlükle ayağa kalkıp, önünden geçip giden sedyede yatan kadına baktı. Bu karısıydı. Ayakları, onu sedyenin peşinden sürükledi. Melda'yı soktukları odaya girmeye çalışırken, bir el onu omzundan yakaladı. Başını çevirdiğinde, Melda'nın doktoruyla karşılaştı. Doktor onu bir kenara çekti. Üzüldüğü her halinden belliydi. 

"Öncelikle başınız saolsun." dedi yaşlı adam, gözlüklerini çıkarırken. "Bebek öleli neredeyse üç saat olmuş. Biraz daha kalsaydı anneye zarar verebilirdi."

Önder kendisini zorlayarak, güçlükle sordu.

"Neden öldü... Her şey çok iyiydi, durduk yere neden öldü?"
"Durduk yere değil, nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum." Doktor başını öne eğip, derin bir iç çekti.
"Ne... Ne söyleyeceksiniz?"

Doktor, göz ucuyla Önder'e baktı. 

"Bebeği Melda öldürmüş. Bir sürü ilaç içmiş, buraya geldiğinde onun durumu da iyi değildi. Ağır zehirlenme vardı."

Önder ağır ağır dizlerinin üzerine çöktü ve duvara yaslanıp, başını ellerinin arasına aldı. 

"Benim yüzümden... Benim yüzümden..." diye mırıldandı, hüngür hüngür ağlayarak. Doktor, Önder'in yanındaki sandalyeye oturdu.
"Neredeydin Önder? Melda bunu yaparken sen neredeydin?"
"Lanet olsun... Lanet olsun..." dedi dişlerini sıkarak. Gözyaşları, salyasıyla karışıp yere akıyordu. "Benim yüzümden... Lanet olsun, hepsi benim yüzümden."

Doktor başını iki yana sallayıp, Önder'in omzunu sıvazladı ve ayağa kalktı.

"Gerçekten çok üzgünüm."

Doktor arkasını dönüp uzaklaşırken, Önder yalnızca ayak seslerini dinledi.


Kan Vaftiz (Bölüm 12)


Bütün bir günü ve geceyi uyanık geçirmiş, gözünü bir an olsun kırpmamıştı. Uykusuzluk ve yorgunluktan, ayakta duracak takati yoktu. Bugün abisi için doktordan randevu almıştı. Dün yaşanan olaydan dolayı, anne babalarının yanlarına gelmelerini engellemek zorunda kalmıştı. Şimdi geriye abisini evden çıkarmak kalıyordu. Kahvaltı sofrasını hazırlayıp abisinin odasına gitti. Kapıyı açıp başını içeri uzattığında abisinin yatakta tuhaf bir pozisyonda, gözleri kapalı bir şekilde yattığını gördü. Ayakları yatak başlığına dönüktü, başı ise yatağın diğer ucundan aşağı sarkıyor, sırt üstü uzanıyordu. Odaya girip yatağa yaklaştı ve abisini omzundan sarstı. Poyraz, gözlerini açmadan sordu.

"Ne var?"
"Kahvaltı hazır, gel hadi."
"Nasıl geleyim, halimi görmüyor musun?" diye sordu Poyraz.

Sesini yapmacık bir şekilde inceltmeye çalışıyordu.

"Ne varmış halinde? Doktor randevun var, geç kalmayalım."
"Halimi görmüyor musun?" diye yineledi Poyraz. "Hastalıktan ölüyorum. Çok fenayım."

Utku bıkkınlıkla iç çekti. Abisini bu kez koltuk altlarından tutup, sürükleyerek yere indirdi. Poyraz, bu kez de düştüğü yerde ölü taklidi yaptı. Kolları ve bacakları açık, öylece yatıyordu. 

"Abi, bana eziyet etmekten başka hiçbir şey yapmıyorsun. En büyük zararı kendine veriyorsun. Kalk dedim sana." diye bağırdı, Utku. 

Poyraz onu duymazdan geldi. Utku, abisini güzellikle ikna edemeyeceğini anlayınca, bu kez de tehdide başvurdu.

"Eğer şimdi kalkmazsan, bütün resim malzemelerini çöpe atarım."

Poyraz'ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Bir süre sabit gözlerle tavana baktıktan sonra yerde dönerek, dizlerinin üzerinde doğruldu. Suratına, sinirlendiği zaman ki tuhaf ifadeyi yerleştirip Utku'ya baktı.

"Anca tehdit edersin zaten! Başka türlü lafını geçirmezsin bana. Çünkü ben ne istersem o olur." Poyraz ayağa kalktı ve havalı tavırlarla, kapıya doğru ilerledi. "Kalktım ama sen istediğin için değil, ben istediğim için." diye söylendi, Utku'nun yüzüne bakmadan. 

Utku başını evet anlamında salladı ve mutfağa gitti. Kahvaltılarını ettikten sonra abisini güç bela evden çıkarıp, hastaneye götürdü. Görüşme odasında doktoru beklerken, abisine meyve suyu ısmarladı. Beyaz badanalı duvarlar, karo desenli zemin ve plastik masalar, ortama soğuk bir hava katıyordu. Utku bu ortama en az abisi kadar alışıktı. Onu yıllarca bu odada beklemiş, saatlerce muhabbet etmişlerdi. O günleri hatırladığında tüyleri ürperdi. Bir zamanlar abisini beklediği bu odada şimdi abisiyle birlikte doktoru bekliyorlardı. Bu bile, küçük de olsa bir gelişmeydi. Aynı dönemi tekrar yaşamamak için geçmişe ait düşünceleri kafasından silip atmaya çalıştı. 

Poyraz pipetiyle, meyve suyunu fokurdatarak etrafa göz gezdiriyor; aileleriyle görüşen eski arkadaşlarını izliyordu. Artık onlarla aynı durumda olmadığı için kendisini çok şanslı hissediyor, kendisiyle gurur duyuyordu. Bu gurur, yüzündeki ifadeden ve etraftaki hastalara küçümseyerek bakan gözlerinden anlaşılıyordu. Kısa bir süre sonra bir hasta bakıcı yanlarına yaklaşıp, doktorun onları beklediğini söyledi. Utku yerinden kalkıp, abisine de kalması için işaret yaptı. Poyraz, elindeki meyve suyunu ve ağzındaki pipeti bırakmadan, havalı hareketlerle oturduğu yerden kalkıp hasta bakıcıyı takip etti. 

Poyraz doktorun odasına girdiğinde, Utku kapının önündeki sandalyelerden birine oturup, onu beklemeye başladı. Buraya gelmeden önce doktora, abisinin devam eden sorunundan ve en son çıkardığı yangından bahsetmişti. Bu yüzden abisinin her zaman ki gibi yalan söylemesinin bir faydası olmayacaktı. Arkasına yaslanmış otururken, boş koridorda yankılanan bir melodi sesiyle irkildi. Cebindeki telefonunun titrediğini fark etti. Telefonu çıkarıp ekrana baktığında, kayıtlı olmayan bir numaranın aradığını gördü. Merakla cevapladı.

"Alo..."
"Utku ile mi görüşüyorum?" diye sordu, telefondaki ses.
"Evet benim, siz kimsiniz?"
"Önder başkomiser, senden bir ricam olacak."

Utku sıkıntıyla oturduğu yerden kalktı ve koridorda volta atmaya başladı.

"Tabi başkomiserim, nedir?"
"Abini bize getirir misin?"
"Neden?" diye sordu Utku, şaşkınlıkla.
"Bir konuda ifadesini almamız gerekiyor, o kadar."
"Anlamadım başkomiserim. Tam olarak ne ile ilgili?"
"Siz gelin, konuşuruz."
"Tamam başkomiserim."

Utku telefonu kapatıp, bir süre düşünceli gözlerle telefonun ekranına baktı. Korkudan elleri titriyordu. Polisin, abisiyle ne işi olabilirdi? Sıkıntılı geçen bir saatin sonunda, abisi nihayet doktorun odasından çıktı. 

"Doktor seni çağırıyor." dedi, umursamaz bir tavırla.

Poyraz odanın yanındaki sandalyelerden birine otururken, Utku da doktorun odasına girdi.

"Merhaba." dedi, doktorun masasının karşındaki koltuğa otururken. "Beni çağırmışsınız."

Yaşlı adam, yuvarlak gözlüklerini çıkarıp masanın üzerine koydu ve ellerini birleştirip, öne doğru eğildi. Kısa boyundan dolayı masanın altında kayboluyordu, yalnızca omuzları ve kel olan başı görünüyordu. Oldukça sıskaydı ve zayıflıktan dolayı, neredeyse kemikleri sayılıyordu. Uzun, ince yüzü ve ince dudakları vardı. Küçük, kahverengi gözlerini Utku'ya dikti. 

"Evet Utku bey, abinizin durumuyla ilgili size anlatmam gereken bir durum var." diyerek, söze girdi doktor. "Öncelikle, ona bir ilaç verdim. Bu ilacı iki ay kullansın ve kontrole gelsin. Söyleyeceğim ikinci şey ise..."

Doktor duraksadı. Utku merakla sordu.

"Nedir doktor bey?"
"Bakın, Poyraz'ı en az sizin kadar iyi yanıyorum. Sonuçta üç yıldır burada beraberiz. Buradaki hastaları, kendi ailemden daha çok görüyorum. Kimin ne olduğunu çok iyi biliyorum. Poyraz'da dikkatimi çeken büyük bir değişim fark ettim. Bu durum taburcu olduğu zaman yoktu, evine döndüğü zaman gelişmiş olmalı."

Utku iyice meraklandı, dirseğini masanın üzerine koyup, doktora dikkat kesildi. 

"Neyden bahsediyorsunuz, açık konuşur musunuz?"
"O iyileşmiş."
"Ne?" diye sordu Utku, şaşkınlıkla. "Siz, ciddi misiniz?"

Utku heyecandan ne söyleyeceğini bilemiyordu. Bir yandan da oldukça şaşkındı.

"Kişilik bozukluğu devam ediyor elbette, bunu düzeltmek o kadar kolay olmayacak. Belki eve döndüğü için ortam değişikliğinden dolayı, hafif bir depresyon geçirebilir. Ama uyurgezer değil."

Doktor bunu söylerken, yüzünde endişeli bir ifade vardı. Ama Utku, üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hissediyordu.

"Olsun... Uyurgezerlik sorunu bitmiş en azından. Diğerleri de yavaş yavaş düzelir."

Doktor sıkıntıyla başını yana eğdi.

"Abiniz uyurgezer değil Utku bey... Yani o yangını hastalık etkisinde çıkarmadı, gayet bilinçli yaptı."

Utku, yüzündeki gülümsemeyle birlikte donup kaldı. Doktorun söylediklerini algılamaya başladığında, gülümsemesi yavaş yavaş yok oldu. 

"Yani demek istediğiniz..."
"Demek istediğim, Poyraz bazı hatalar yapabilir ve cezadan kurtulmak için bu hastalığın arkasına sığınabilir. Ama o hasta değil. Bu yüzden artık çok daha dikkatli olmanızı öneririm. Büyük hatalar yapmaması için..."

Utku, boğazına yumruk yemiş gibi hissetti. Bütün işlerini, uyku ve yemek düzenini, her şeyini abisinin başında nöbet tutabileceği şekilde düzenlemiş; tüm düzenini alt üst etmişti. Ama abisi onu kandırmakla yetinmemiş, inandırıcı olması için evi yakmaya çalışmıştı. Abisinin bu saçma yola neden başvurduğunu anlayamıyordu. Ondan aldığı bu darbeyi hak edecek hiçbir şey yapmamıştı. 

"Bunu neden yapıyor?" diye sordu, ağlamaklı bir biçimde.
"Benim düşüncem, yarım kalan bir işini tamamlamak ve dediğim gibi, cezadan sıyrılmak için. Ama başka bir sebep de olabilir, bilemiyorum. Zaten ben onun taburcu olmasına kesinlikle karşıydım, ancak kurul böyle uygun gördü." dedi doktor, umutsuzca. 

Utku başını öne eğdi. Bir süre boş gözlerle yere baktıktan sonra ağır ağır oturduğu yerden kalktı ve doktora döndü.

"Teşekkür ederim doktor bey." dedi ve kollarını iki yanda sallayarak, kapıya yöneldi.

O sırada doktor onu durdurdu.

"Bunu alsanız iyi olur." dedi, Utku'ya bir kağıt uzatarak.
"Nedir bu?"
"Poyraz'ın uyurgezer hastalığının olmadığına dair rapor. Bunu saklasanız iyi olur, bence lazım olacak."

Utku hafifçe başını sallayıp, kağıdı aldı ve birkaç kez katlayıp, pantolonunun arka cebine koydu. Odadan çıkınca dalgın gözlerle, sandalyede oturan abisine baktı. Poyraz onu görünce, oturduğu yerden kalkıp yanına yaklaştı.

"Gidiyor muyuz artık?" diye sordu, bıkkınlıkla.

Utku bir süre durakladı, abisini baştan aşağı süzdü.

"Evet." dedi sonunda. "Ama eve değil."
"Nereye?"
"Emniyete, başkomiser seninle görüşmek istiyormuş."

Utku çıkışa doğru ilerlerken, Poyraz da söylenerek peşinden gitti.

"Başkomiser mi? Benimle neden görüşecekmiş, ben ne yaptım ki?"

Hastane bahçesine çıktıklarında, Utku aracının şoför mahalline yerleşti ve aracı çalıştırdı. Poyraz da ön yolcu koltuğuna oturup, kapıyı sert bir biçimde kapattı. 

"Cevap versene bana!" dedi Poyraz, öfkeyle. Tedirginliği yüzünden okunuyordu.

Utku abisinin bu halini görünce, doktorun anlattıklarının gerçek olabileceğine ikna olmaya başladı. Poyraz evde bilinçli olarak yangın çıkarmıştı ve başkomiserle görüşeceğini öğrenince, epey gerilmişti. Belki de oyununun ortaya çıkacağını ve ceza alacağını düşünerek korkmuştu. 

"Bilmiyorum, gidince öğreneceğiz." diye geçiştirdi Utku, aracı hastane bahçesinden çıkarırken.
"O doktor bozuntusuyla ne konuştun peki, sana benimle ilgili ne anlattı?"
"Bu bizim aramızda, ben sana soruyor muyum?"
"Bizim durumumuz hasta - doktor mahremiyeti. Siz benim hakkımda konuştunuz, mecbur söyleyeceksin."
"Önemli bir şey konuşmadık. Genel olarak durum değerlendirmesi yaptı."
"Sonuç ne peki, hastalığım yani... İyileşmiş miyim?"

Utku bilinçsizce sırıtarak, abisine döndü. Öfkeli bir sırıtmaydı bu. Poyraz'ın ona bakışlarında, soru soran bir ifade vardı. Utku, abisinin bu kadar iyi bir oyuncu olmasına şaşırmıştı. Hiçbir işi doğru düzgün yapamayan birinden, bu kadar iyi bir performans beklenemezdi.

"Sayılır..." diyerek geçiştirdi Utku.

Direksiyonu sıkıca kavramış, öfkeden dişlerini sıkıyordu. Abisine, hastalığıyla ilgili bildiği gerçekten bahsetmeyecekti. Çünkü bu oyunu nereye kadar sürdüreceğini ve neler yapabileceğini görmek istiyordu. Emniyet binasına vardıklarında, Önder başkomiseri buldu ve abisini ona teslim etti. Başkomiserin neden onunla uğraşmayı bırakıp, abisine yöneldiğini merak etmiyor değildi.


Kan Vaftiz (Bölüm 11)


Derin uykusundan, boğuk bir gürültüyle uyandı. Yatakta dönüp gözlerini açtı. Ses artık daha netti. Utku, Poyraz'ın odasında kendi kendine söyleniyordu. Odanın tamamı yoğun duman altında kalmıştı. Poyraz öksürerek, yattığı yerden doğruldu ve olanları anlamaya çalıştı. Kardeşi, öfkeli hareketlerle etrafa bir şeyler döküyordu. 

"Neler oluyor?" diye sordu Poyraz, şaşkınlıkla.

Utku, Poyraz'a bakmadan öfkeyle bağırdı.

"Lanet olsun... Ne yaptın sen... Lanet olsun!"

Poyraz gardrobun yanından yükselen alevleri görünce, panikle yataktan fırladı.

"Ne yapıyorsun sen? Neler oluyor?" diye bağırdı, ağlamaklı bir biçimde.

Utku ona cevap vermeden, etrafına bakındı. Poyraz'ın yatağına yaklaştı ve yatağın üzerindeki yorganı çekip aldı. Utku, yorganla alevleri söndürmeye çalışırken, Poyraz ağlamaya başladı. Korkudan elleri ve ayakları titriyor, dumandan gözleri ve boğazı yanıyordu. Sonunda pencereyi açmayı akıl edebildi. Ama bunu dumanın dağılması için yapmamıştı. Başını camdan dışarı çıkarıp, var gücüyle bağırmaya başladı. 

"İmdat... İmdat... Komşular, evimiz yanıyor! Polis... İtfaiye... Ambulans çağırın! İmdat!.."

Poyraz etraftaki insanlardan yardım isterken, ensesine bir el yapıştı. Kardeşi onu çekiştirerek içeri soktu.

"Ne yapıyorsun sen? Sus, bizi rezil edeceksin!" dedi Utku, öfkeyle.
"Yanıyoruz... Yanıyoruz... Burada öleceğiz, sen rezil olacağız diyorsun!"

Poyraz yaşlı gözlerini kocaman açmış, korkuyla kardeşine bakıyordu. Utku ona cevap vermeden, arkasını dönüp kapıya doğru ilerledi. Poyraz da peşinden gitti. O sırada gardrobun yanında, bir kısmı yanmış olan yorganını gördü. Alevler sönmüştü, ama en sevdiği yorganı kullanılamaz hale gelmişti. Gardrobun sol tarafı ve duvarın küçük bir kısmı kapkara olmuştu. Poyraz hüngür hüngür ağlayarak odadan çıktı.

"Yorganımı ne hale getirdin, seni aptal! Odamın haline bak. Beni neden yakmak istedin, ben sana ne yaptım? Madem beni yakacaktın neden alevleri söndürdün, neden yorganımı mahvettin? Aptal... Sen bir aptalsın!" 

Utku banyodan çıkıp, ıslak yüzünü üzerindeki tişörtüne kuruladı. Ardından derin derin nefes alıp vererek, kan çanağı gözlerle ona baktı.

"Bunu neden yaptın?" diye sordu, donuk sesle.
"Ne demek istiyorsun, anlamıyorum."
"Abi... Orada takvim yaprakları, kibritler, çakmaklar vardı. Bunu neden yaptın? Ya o çakmaklar patlasaydı, o zaman ne olacaktı?"

Poyraz kardeşine söyleyecek bir şeyler düşünürken, açık olan pencereden siren sesleri duyuldu. Sesler, uzak ve karışık geliyordu. Poyraz merakla odasına gitti ve pencereden dışarı baktı. Sesler artık daha yakın, daha netti. Polis, itfaiye ve ambulans gelmişti. Sokak ve binaların pencereleri, meraklı kalabalıkla dolmaya başlamıştı. Polis memurları neler olduğunu anlamaya çalışarak etrafa bakınırken, itfaiye erleri aracın su hortumunu çalıştırmaya hazırlanıyordu. Poyraz şaşkın gözlerle olanları izlerken, kardeşi yanına yaklaştı. Utku pencereden aşağı baktığında, öfkeden deliye döndü.

"Sen ne yaptın? Al işte, herkese rezil olduk. Yaptığını beğendin mi?"

Poyraz kardeşine döndü. 

"Ne yapmışım? İnsanların beni bu kadar sevmesi benim suçum mu? Bir yardım çığlığımla, bütün yetkililer harekete geçmiş."

Poyraz bunları söylerken, gururlu bir ifadeyle başını dikleştirdi. Gözleri hala yaşlıydı. Utku burnundan soluyordu. Öfkeyle Poyraz'a bakarken, sokak kapısının çaldığını duydu. Koşar adımlarla odadan çıkıp, kapıya doğru ilerledi. Poyraz odasının kapısından başını uzatıp, olan biteni izlemeye başladı. Utku, bir polis memuru ve itfaiye eriyle konuşarak onları göndermeye çalışıyordu.

"Önemli bir şey yok, gerçekten. Sadece küçük bir kaza."

Polis memuru içeriye doğru birkaç adım atıp, etrafa bakındı.

"Nasıl bir kaza? Abiniz cama çıkıp yardım istemiş."
"Bakın memur bey, sadece bir kaza. Yanlışlıkla küçük bir yangın çıkardım. Abim uyandığında, o korkuyla ne yapacağını bilemedi, cama çıkıp bağırdı. Yangını ben söndürdüm, önemli bir şey yok."
"Daha dikkatli olmalısınız. Ateş şakaya gelmez."
"Haklısınız. Kusura bakmayın."

Utku onları evden göndermeye çalışırken, Poyraz açık olan pencereden birinin ona seslendiğini duydu. Pencereye döndüğünde, bir itfaiye erinin merdivenle pencereye çıktığını ve elindeki hortumu içeriye uzatmaya çalıştığını gördü. Hemen itfaiye erinin yanına yaklaştı ve ona bir sorun olmadığını anlatmaya çalıştı. Poyraz, kendisi için gösterilen bu çabadan ve onun için çıkan bu kargaşadan oldukça memnundu. Canını sıkan tek şey, hala iyileşmemiş olduğuydu. Polis memurlarının ve sokaktaki kalabalığın dağılması uzun sürmemişti. Poyraz kardeşiyle yalnız kaldığını anladığında, odasının kapısını kapatmak istedi. O sırada, Utku onu durdurdu. Kapıyı ardına kadar açtı ve hesap soran bir tavırla, Poyraz'ın üzerine yürüdü.

"Sen ne yapmaya çalışıyorsun, neredeyse bizi yakacaktın! Ölmek mi istiyorsun?" diye bağırdı Utku.

Poyraz ağır adımlarla, geri geri giderek söylendi.

"Bunu ben yapmadım, benim yaptığımı gördün mü? Madem gördün, neden durdurmadın?"
"Kim yaptı o halde? Hayaletler mi... Cinler mi... Bunu sen yaptın."

Poyraz gözlerini devirerek, kardeşine baktı ve ağır ağır yatağına oturdu.

"Belki de sen yaptın, beni öldürmek için... Senin yapmadığın ne malum?"

Utku sırıtarak başını iki yana salladı. İşaret parmağını, Poyraz'ın burnuna dayayarak söylendi.

"Sen iyice kafayı yedin, gerçekten. Doktora gitme vaktin geldi." 

Utku arkasını dönüp odadan çıkarken, Poyraz da onun peşinden gitti.

"Ne doktoru? Doktorumun aklı kendisine yetmiyor, bana mı yardım edecek? Bunu istemiyorum! Doktora falan gitmeyeceğim, bunu sakın yapma, duydun mu beni?"

Utku çalışma odasına girip, kapıyı Poyraz'ın yüzüne kapattı. Poyraz bu kez de kapıyı yumruklamaya başladı, ama bu Utku'nun umurunda bile olmadı. Ağlayarak odasına gitti ve doktordan kurtulmak için bir şeyler düşünmeye çalıştı. Evden dışarı adımını atmaması gerekiyordu, ama bu yangın her şeyi mahvetmişti. Mirza onu evden çıkmaması konusunda net bir şekilde uyarmış, hatta ona belli etmeden, eşyalarının arasına not bırakmıştı. Mirza bunu sezdirmeden yapmayı başardıysa, her şeyi yapabilirdi. Her an evinin etrafında dolaşıyor ya da başkasını dolaştırıyor olabilirdi. Belki de eve giren polis memurlarını bile görmüştü. Ama bunda Poyraz'ın bir suçunun olmadığını anlamış olmalıydı. Yalnızca dışarı çıkarsa Mirza'nın kuralını çiğnemiş olurdu. Eve girip çıkanlardan sorumlu değildi.

Mirza ile tanışmaları epey ürkütücü olmuştu. Poyraz ondan uzak durmaya çalışmış, ama Mirza, kötü bir tanışmaya rağmen onunla zorla arkadaşlık kurmuştu. Mirza yıllardır o hastanede kalmasına rağmen hiç arkadaşı yoktu. Herkes ondan korkuyordu. Korkmakta da haklıydılar. Mirza diğer hastalara her türlü eziyeti yapıyor, etrafa korku salıyordu. Onu, kendisi istemediği sürece zapt etmek neredeyse imkansızdı. İlaç ile uyutulmadığı sürece tabi. Poyraz da ondan deli gibi korkuyordu, ama enteresan bir şekilde Poyraza hiçbir zarar vermiyordu. Ona kanı kaynaşmıştı ve Poyraz'ı kendisiyle arkadaş olması için zorlamıştı. Mirza hem hastanede, hem de hastaneye gelmeden önce ki hayatında yaşadığı bütün anılarını ona anlatıyor, kendisini dinlemesi için onu zorluyordu. Dinlemediğini anlarsa eğer onu tuval, boya ve fırçalarını yok etmekle tehdit ediyor, Poyraz ise bu tehditler üzerine, onu seve seve dinliyordu.

Ama ne olursa olsun dinlemek istemediği bir konu vardı. Mirza'nın hastaneye yatma sebebi... Mirza bunu söylemeden önce bu konunun detaylarını kendisinden başka hiç kimsenin bilmediğini ve ona, bu sırrı öğrenecek olan ilk ve tek kişi olduğunu söylemişti. Eğer bir gün bu sırrı başka birine söylerse, cezasının ölüm olacağını da eklemişti. Poyraz bunları duyunca, Mirza'yı dinlemeyi kesin bir şekilde reddetmişti. Çünkü çenesini asla tutamayacağını biliyordu. Sır tutmak ona ağır geliyordu. Mirza'ya da bu sırrı saklamak ağır geliyordu. Bunu birilerine söylemek istiyordu, ama tehdit ile gözünü korkutacak kadar zayıf birini bir türlü bulamamıştı. 
Poyraz'ı bulunca da kaçırmak istememiş ve içini boşaltıp, yükünü hafifletmişti. Mirza'nın anne - babası ayrı yaşıyordu ve Mirza tek çocuktu. 

Bir gün babasının, yaşça küçük bir genç kısa cinsel tacizde bulunduğunu görmüştü. Babasının bir hata yaptığını ve bu hatayı tekrar etmeyeceğini düşünerek, bu durumu görmezden gelmişti. Ama babası, aynı hatayı tekrarlanmış ve bu kez daha ileri gitmişti. Aynı genç kıza kendi evinde, kendi yatağında tecavüz etmişti. Mirza bu olayın öncesinde, bundan çok daha korkunç bir gerçeği öğrenmişti. Babası, yıllar önce küçük bir kız çocuğuna cinsel tacizde bulunmuş, fakat suçu ispatlanamadığı için ceza almamıştı. Annesi, kocasının bunu yaptığına emin olduğunda onu ve onun kanından olan oğlunu, Mirza'yı terk etmişti. Mirza'nın tek suçu, cinsel sapkınlıkları olan bir adamın kanından olmaktı. Babasının bu sapkınlığı, onun annesiz büyümesine neden olmuştu. Mirza, babasına iki defa şans vermiş, ama babası bu şansları iyi değerlendirememişti. 

Babasının en son yaptığı hatasından sonra artık hem kızların hayatlarını karartmanın, hem de Mirza'nın annesiz büyümesine neden olmanın cezasını çekmesi gerektiğine karar vermişti. Babasını en savunmasız olduğu bir anında, uykuda olduğu sırada yakalamıştı. Ellerinden ve ayaklarından yatağa bağlamış ve onu, o şekilde uyandırmıştı. Çünkü cezasını uyuduğu sırada verseydi ya da onu direk öldürseydi, babası acı çekmeyecek ve cezanın bir anlamı kalmayacaktı. Babası uyanıp neler olduğunu anlamaya çalıştığında, Mirza onun penisini kökünden kesmişti. Babası yatakta acı içinde kıvranıp çığlıklar atarken, Mirza zevkle onu izlemişti. Babası kan kaybından baygınlık geçireceği sırada, Mirza kaldığı yerden devam etmişti.

Kestiği penisi babasının boğazına tıkmış sonra da burnunu kapatmıştı. Babasını bu şekilde boğarak öldürmüştü. Bir hafta boyunca babasının cansız bedeniyle aynı evde yaşamış, çürük kokusu iyice yayılmaya başlayınca da, cesedi yok etmesi gerektiğine karar vermişti. Cesedi bir varilin içine koyarak arabasının bagajında, kilometrelerce uzaklıktaki bir ormana götürmüştü. Sonra cesedi asit ile yok etmiş, varili de civardaki bir göle atmıştı. Babasının o küçük kıza yaptığının aynısını, o da babasına yapmıştı. Buraya kadar herkes biliyordu. Mirza, tüm bunların kendisine görünmez bir güç tarafından yaptırıldığını ve suçlunun kendisi olmadığını söylemişti. Dava ile ilgilenen polisler, Mirza'nın bu sözlerine inanmamışlardı ama yapılan psikolojik testlerde, akli dengesinin yerinde olmadığı anlaşılmış ve akıl hastanesinde tedavi görmesine karar verilmişti. 

Hastanede çıkardığı sorunlar, devam ettirdiği problemler onun yıllarını hastanede geçirmesine neden olmuştu. Poyraz, Mirza'nın tüm bunları hapis cezasından kurtulmak için bilinçli olarak yaptığını düşünmüştü ama öyle değildi. Mirza gerçekten hastaydı. Babasının cesedi ise hiçbir zaman bulunamamıştı.
Bu olayla ilgili yalnızca Mirza'nın ve Poyraz'ın bildiği detay ise Mirza'nın, bir köpeğin babasının cesedine tecavüz etmesini sağlamasıydı. Bunu, babasını aşağılamak için yapmıştı. Bir evladın babasına yapabileceği en büyük hakaret bu olsa gerek. Poyraz bunu yıllarca saklamaya çalışmıştı. Mirza hiçbir şeyden korkmuyordu ama babasının cesedine bu kadar aşağılayıcı bir şey yaptığı ortaya çıkarsa, itibarı zedelenebilir ve ondan korkanların gözünde küçük düşebilirdi. Ayrıca Mirza, polislere babasının cesedini asit ile yok ettiğini asla söylememişti. Cesedi, onu yönlendiren gücün sahibi olan kişinin alıp götürdüğünü söylemiş ve polisleri yıllarca oyalamıştı. Dosya zaman aşımına uğradığında ise olay çoktan unutulmuştu. Mirza tedavisini olmuş ve özgür kalmıştı. Yılları dört duvar arasında geçmiş olsa da, onun için önemli değildi çünkü kaybedecek bir şeyi yoktu. Önemli olan babasından intikam almasıydı ve almıştı. 


Kan Vaftiz (Bölüm 10)


Yanağına dokunan bir sıcaklık hissetti. Gözlerini açmadan başını çevirdiğinde, bu kez de suratını okşayan sıcacık, tatlı bir nefes hissetti. Gözlerini açtığında, güzel karısının uyku mahmuru gözlerle, gülümseyerek ona baktığını gördü.

"Günaydın tatlım." dedi Melda, fısıldayarak.
"Günaydın hayatım, saat kaç?" 

Önder konuşurken, boğazına iğne batıyormuş gibi bir acı hissetti.

"Dokuza geliyor."
"Dokuz mu?" dedi Önder. Telaşla yataktan fırladı, üzerine giyinirken söyleniyordu. "Neden beni uyandırmadın?"
"Bugün öğleden sonra gideceğini söylemiştin, ben de uyandırmadım."
"Yatmadan önce sabah adli tıbba gideceğimi söylemiştim."
"Ahh evet, hatırladım."

Önder tişörtünü giyindikten sonra yatakta, dirseğinin üzerinde doğrulmuş ona bakan karısına döndü.

"Unutmadın, bilerek uyandırmadın."
"Biraz öyle oldu." dedi Melda, donuk sesle.
"Bunu bir daha yapma canım."

Önder odadan çıkmak için kapıya yöneldiği sırada, Melda onu durdurdu.

"Saat 10' da doktora gideceğim, muayene için."
"Tamam. Arabayı sen al, ben metroyla giderim."
"Araba istemiyorum Önder, seni istiyorum. Bebek yedi aylık oldu, ama sen bir kez bile muayeneye gelmedin. Bir kez bile kalp atışlarını duymadın, hareketlerini görmedin. Bu kez gelsen ne olur ki?"
"Hayatım, başka zaman gelirim."
"Bu cümleyi yedi aydır söylüyorsun, ama değişen hiçbir şey yok. Bu ikimizin bebeği, sadece benim değil. Anlaşılan doğuma da yalnız gideceğim. Sen şimdiden böyleysen o doğduğunda nasıl babalık yapacaksın, çok merak ediyorum." 

Melda'nın ses tonu bu kez yükselmişti. Her zaman sakin kalmaya çalışıyor, hamileliğin getirdiği strese ve sıkıntılara bir de yalnızlık eklenmesine rağmen, Önder'e karşı her zaman anlayışlı davranmaya çalışıyordu. Ama bu durum onu artık yormaya başlamıştı.

"Babalığımı bebeğimiz doğduktan sonra sorgularsın canım. Boşuna sinirleniyorsun, onun keyfi gayet yerinde, emin ol."

Melda gülümsedi. Bu alaycı bir gülümsemeydi. İki eliyle uzun kumral saçlarını bir araya toplayıp, bileğindeki lastik tokayla bağladı.

"Evet, keyfi yerinde. Çünkü onu ve annesini umursamayan, sorumsuz bir babaya sahip olduğunun henüz farkında değil."

Önder başını yukarı kaldırıp, derin bir iç çekti. 

"Ben sorumsuz değilim, benim işim bu ve benimle evlenirken bunu biliyordun."

Melda yataktan çıktı ve karnını tutarak, ağır ağır banyoya doğru yürüdü.

"Evet biliyordum. İşin yüzünden hayatında kimsenin kalmadığını ve bu yaşına kadar evlenemediğini de biliyordum. Suç bende zaten. Bir adam bu yaşına kadar evlenemediyse, bir düşün bakalım neden evlenememiş? Demek ki sorunlu biri. Ama yok... Ben aptal gibi gözümü kapattım, sırf sevdiğim için. Ama her şey sevgiyle olmuyormuş." Önder'e döndü ve elleriyle karnını gösterdi. "Bunu biraz geç anladım."

Melda banyoya girip kapıyı kapattı ve kilitledi. Önder kapıya yaklaştı.

"Pişman olmuş gibi konuşuyorsun."
"Bebeğimden değil, ama seninle evlendiğim için pişmanım. Bebeğimin, onu çok seven bir annesi var ama benim hiç kimsem yok."
"Melda, biraz abartmıyor musun canım."

Banyonun kapısı sert bir biçimde açıldı. Önder, Melda'nın öfkeli bakışlarıyla karşılaştı. Yataktan yeni kalkmış ve sinirli olmasına rağmen, hala kusursuz ve güzel görünüyordu. 

"Ben mi abartıyorum? Madem önemsemeyecektin, neden çocuk istedin? Bunu ben tek başıma yapmadım. Bunu sen istedin." diye bağırdı Melda.

Önder tedirgin olmaya başladı.

"Canım biraz sakin olur musun? Çocuğa bir şey olacak."
"Bu senin umurunda bile değil. Ailemin seni neden istemediğini de anladım, olacakları tahmin etmişler. Keşke onları dinleseydim de seninle evlenmeseydim."
"Hayatım, sen neler söylüyorsun?"
"Çık git, işin beklemesin. Ben beklerim nasıl olsa?"

Kapı tekrar Önder'in yüzüne kapandı. Önder başını öne eğdi ve çaresizce, kapının arkasındaki karısının hıçkırıklarını dinledi. Önder ne yaptığının farkında değildi. İstediği şeyin ne olduğunu da tam olarak bilmiyordu. Bu evliliği bir hata olarak görüyordu, ama bunu yalnızca Melda'yı haketmediği için düşünüyordu. Karısına aşıktı ve bu aşk, sevdiği kadına zarar veriyordu. Onunla ilgilenmek yerine, işine odaklanmayı tercih ediyordu ama Melda'yı da bırakmak istemiyordu. Onu bir süreliğine ailesinin yanına göndermesi iyi olacaktı, ama onlarla da uzun zamandır görüşmüyorlardı. 

Onları yok sayıp, Önder ile evlendiği için araları bozulmuştu. Onu kolay kolay kabul edeceklerini sanmıyordu. Çaresizce evden çıktı ve metroya doğru yürümeye başladı. Yüzünü yıkayamadığı ve kahve içemediği için ayılamamıştı. Metroya varana kadar, art arda dört tane sigara bitirmişti. Ne zaman azaltmaya çalışsa bir sorun çıkıyordu ve stresten dolayı kendisine engel olamıyordu. Adlı tıbba vardığında, delilleri inceleyen adli tabibi buldu. Orta boylu, sıska bir adamdı. Gür saçları, küçük kafasının üstünde komik bir görüntü oluşturuyordu. Adam, Önder'i görünce yuvarlak gözlüklerini çıkarıp, üzerindeki önlüğün cebinde koydu.

"Hoşgeldiniz başkomiserim." dedi gülümseyerek. 
"Hoşbuldum."
"Hayırdır, moraliniz mı bozuk?"
"Hayır, iyiyim ben. Raporları almaya geldim."
"Tabi başkomiserim. Kahveniz sütlü mü olsun, sade mi?" 

Adam çalışma masasına doğru ilerlerken, Önder onu durdurdu.

"Kahve istemiyorum, raporları alıp gideceğim."

Adam ağır ağır Önder'e döndü ve şaşkınlıkla ona baktı.

"İyi olduğunuza emin misiniz başkomiserim? Kahve içmeden gitmek istiyorsunuz da..."
"Lütfen." dedi Önder, bıkkınlıkla. "Şu raporları verin de gideyim."

Adam hafifçe başını salladı. Dosyaların bulunduğu rafa yöneldi ve birkaç kağıt alıp, Önder'e yaklaştı.

"Buyurun." dedi, kağıtları uzatarak.
"Ben bunları anlamıyorum."

"Kurbanın parmak izinden kimliğini tespit ettik. Cem Bulut, yirmi dokuz yaşında. Olay yeri fotoğrafları ve ceset incelediğinde, kurbanın oraya öldürüldükten sonra bırakıldığı anlaşılıyor. Ceset bana geldiğinde, yaklaşık onaltı ve ya onyedi saatlikti. Cesedin bulunduğu saate göre bir hesap yaptım. Kurban, sabaha karşı üç ile beş arası öldürülmüş olmalı."

"Peki olay sıralaması nasıl olmuş. Kurbanın işkence gördüğünü söylediler."

"Öncelikle şunu söylemeliyim ki, işkence edilirken canlıymış. Yağmur cesedi epey bozmuş, çok titiz ve uzun süren bir inceleme yaptık. Doku zedelenmeleri ve çürümeyi göz önüne alırsak, kurbanın önce cinsel organı yakılmış. Kısa bir süre yandıktan sonra söndürülmüş. Yanıklar 3'üncü derece. Boğazında ve midesinde dışkı bulduk. Yani dışkı ağzına bırakılmamış, kurban canlıyken yedirilmiş. Bu işkencelerden sonra da bir kulağından diğerine, üç cm kalınlığında bir demir çubuk geçirilmiş. Ölümüne bu sebep olmuş. Ayrıca el ve ayak bileklerinde geniş morluklar var. Kalın bir ip ya da koli bandı gibi bir şeyle bağlanmış. Ayakkabısının içinden çıkan notta parmak izi çıkmadı, ama el yazısı işinize yarayabilir."

Önder, adli tabibin anlattıklarını dinlerken, midesinden ağzına acı bir sıvı geldi. Yutkundu ve güçlükle sordu.

"Tüm bunlar yapılırken çıplak mıymış?"
"Bunu bilmek imkansız başkomiserim."
"Peki kulağına sokulan demir çubuk... Odan bir şey çıktı mı?"

"Parmak izi ya da DNA soruyorsanız çıkmadı. Çubuk pırıl pırıldı, işkence için özel olarak alındığı belli. Hiç kullanılmamış. Ayrıca cesette bulunan dışkıyı da inceledik. Bir karga dışkısı."

"Karga dışkısı mı?"
"Evet."
"Tamam, teşekkür ederim."

Önder arkasını dönüp uzaklaşırken, adli tabip onu durdurdu.

"Başkomiserim, maktul hakkında bildiğim bir şey var."

Önder kaşlarını çattı. Adlı tabibin yanına yaklaşıp, merakla sordu.

"Nedir?"
"Şey... Kişisel olarak bir yakınlığım yok ama onu tanıyorum."
"Öyle mi, kimmiş?"
"Bir suçlu. Üç yıl önce, aynı sokakta oturduğum bir komşumun genç kızına tecavüz etmişti. Kız onaltı yaşındaydı. Benim yakın komşularımdı, onlara destek olmak için onlarla birlikte mahkemeye ben de gitmiştim. Onu mahkemede gördüğüm için hemen tanıdım. Hiç değişmemiş."

Bu detaylar Önder'i heyecanlandırdı.

"Peki ne oldu? Mahkemede yani..." diye sordu merakla.

Adli tabip, başını kaldırıp gözlerini tavana dikti. Bir şey hatırlamaya çalışıyor gibi bir hali vardı.

"Normalde ağır bir ceza alması gerekiyordu. Sonuçta tecavüz suçu işlemişti ve kız onsekiz yaşından küçüktü. Ama avukatı sağlam bir savunma yaptı. Çok saçma, ama adamın cep telefonu olay saatinde kendi evinde sinyal verdiği için bunu onun yapamayacağına, kızın ona iftira attığına karar verdiler. Kızın vücudunda ona ait spermlerin bulunduğuna dair bir adli tıp raporu vardı, ama bir şekilde ortadan kaldırdılar. Adam cezadan sıyrıldığı yetmezmiş gibi, bir de iftira attıkları gerekçesiyle aileden tazminat aldı. Düşünebiliyor musunuz?"

Önder birden ürperdi. Bilinçsizce gülümsüyordu. Adli tabibin anlattığı olay, son derece saçma ve komikti. Bunun gerçekliğini araştırmalıydı.

"Sana nasıl inanacağımı bilmiyorum doktor. Anlattıkların hiç akla yatkın değil."

"Öyleyse araştırın başkomiserim. Onun hakkında bildiklerim bundan ibaret. Ama araştırdığınızda çok daha fazlasını bulacağınıza eminim. Çünkü böyleleri işlediği suçun yanına kaldığını gördüklerinde, rahat bir şekilde suç işlemeye devam ederler."

"Araştıracağız, merak etme. Bildiğin başka bir şey var mı?"
"Hayır başkomiserim, bu kadar."
"Bahsettiğin kız şu an nerede peki? Adresini verebilir misin?"
"Olaydan sonra başka bir semte taşındılar. Adreslerini bilmiyorum ama alırım. Ara sıra telefonda görüşüyoruz."
"Numara alayım o halde."

Adlı tabip çalışma masasına yöneldi ve eline kağıt kalem alıp, bir şeyler karaladı. Kağıdı Önder'e uzatırken yüzünde, memnun olduğu anlaşılan bir ifade vardı.

"Beni yanlış anlamayın başkomiserim. Katili bulmak ve cezasını vermek zorundasınız. Ama bunu kim yaptıysa ellerine sağlık. Sen birilerine hak ettiği cezayı vermezsen, insanlar kendi adaletini kendileri sağlarlar."

Önder, bir süre ona baktıktan sonra hafifçe başını salladı ve oradan uzaklaştı. Ofisine gittiğinde, yardımcısını pencerenin önünde, sigara içerken buldu. Gözlerini onun üzerinden ayırmadan, adli tıptan aldığı kağıdı yardımcısının masasına bıraktı.

"Şu numaranın kime ait olduğunu öğren ve adresini bul."
"Nereden aldın onu?"
"Sonra anlatırım, dediğimi yap."

Önder masasına oturduğu sırada kapı açıldı ve ekip arkadaşlarından biri, içeriye doğru birkaç adım attı.

"Başkomiserim, bir bayan seninle görüşmek istiyor. Yarım saattir bekliyor."
"Benimle mi, kimmiş?"
"Mezarlıktaki cesedi bulan fotoğrafçının kız arkadaşı."
"Neden beni bekliyor? Siz ilgilenseydiniz."
"Senden başkasıyla konuşmak istemiyormuş."

Önder hafifçe başını salladı ve masadan kalkıp, arkadaşını takip etti. Görüşme odasına girdiğinde, genç bir kadının boş masalardan birinde oturduğunu gördü. Kadın, boya küpü ve estetikli olsa da, son derece güzel ve dikkat çekiciydi. Sandalyede dimdik oturuyor, naif ve kibar hareketlerle, elindeki telefonla oyalanıyordu. Önder, genç kadının yanına yaklaşıp karşısındaki sandalyeye oturdu. Kadın onu fark edince, gözlerini telefondan ayırıp Önder'e dikti ve yapmacık bir biçimde gülümsedi.

"Merhaba." diyerek, söze girdi Önder. "Ben Önder başkomiser, benimle görüşmek istemişsiniz."
"Merhaba başkomiserim. Evet, bizzat sizinle görüşmek istedim. Anlatacağım bazı şeyler var ve bunları sizden başkasıyla paylaşmak istemedim."

"Anlatacaklarınız ne ile ilgili?"

Genç kadın hala gülümsüyordu. Sandalyesinde geriye yaslandı ve kollarını bağladı.

"Mezarlıkta bulunan cesetle ilgili." dedi aniden.

Önder, heyecanla sordu.

"Ne anlatacaksınız, bildiğiniz bir şey mi var?"
"Evet başkomiserim. Ama bir şartla anlatırım. Bunları benden duyduğunuzu hiç kimseye söylemeyeceksiniz. Özellikle de Utku'ya... Bu konu yüzünden ilişkimizin bozulmasını istemem."

Önder, ellerini iki yana açtı ve heyecanla başını salladı.

"Elbette söylemem. Bize yardımı dokunacak herkese ihtiyacımız var. Anlatın lütfen."
"O cinayeti kimin işlediğini biliyorum." dedi genç kadın, kendinden emin bir biçimde.

Önder, genç kadının bu sözü karşısında şaşkına döndü. Daha da meraklandı. Ellerini birleştirip, masanın üzerinden kadına doğru eğildi.

"Kimden şüpheleniyorsunuz?" diye sordu, genç kadını dikkatle izleyerek.
"Şüphe değil başkomiserim. Size, katilin kim olduğunu bildiğimi söylüyorum."
"Tamam, kimmiş bu katil?"
"Poyraz KILIÇ. Utku'nun abisi." 

Önder bir süre durakladı. Anlamamış gözlerle, karşısındaki kadına bakıyordu. Kadının konuşma şekli, kendisinden oldukça emin olduğunu gösteriyordu. Ayrıca Utku'nun kız arkadaşıydı. Bunu yabancı biri söyleseydi, belki ciddiye almazdı, ama onların içinden olan biri durumu değiştirirdi.

"Bakın hanımefendi, bize yardımcı olmak istediğinizi anlıyorum. Ama bu büyük bir iddia. Eğer bundan eminseniz, ispatlamanız gerek."

"Bunu ispatlamak için elimde bir kanıt yok, ama size şunu söyleyebilirim. Poyraz'ın geçmişini araştırırsanız, bir suçlu olduğunu görebilirsiniz. Bir evsizi döverek hastanelik etmişti. Şimdi de bir cinayet... Onun uyurgezer ve kişilik bozukluğu teşhisi var. Geceleri uykudayken kalkıp bir şeyler yapıyor, ama uyandığında, yaptığı hiçbir şeyi hatırlamıyor. Hastaneden henüz yeni çıktı ve iyileşip iyileşmediği meçhul. Utku, kendisine gelen bir sipariş üzerine oraya gitti ve cesedi buldu, öyle değil mi? Bu bir tesadüf mü sizce?"

Önder geriye yaslandı ve kollarını bağladı.

"Söyledikleriniz birbiriyle çelişiyor hanımefendi. Madem uyurgezerlik sırasında yaptıklarını hatırlamıyor, bunu nasıl hatırlayacak? Kardeşine böyle bir mesaj gönderip, oraya gitmesini nasıl sağlayacak?"

Genç kadın öne doğru eğilip, Önder'e yaklaştı.

"Belki de biri, Poyrazı bu cinayeti işlerken gördü ve ona anlattı. O da bunu hiç kimseye söyleyemeyeceği için birini oraya gönderip, cesedi bulmasını sağladı. O kişi de kardeşiydi."

Önder bir süre düşündü. Bir evsizi dövmek ile bu şekilde, kusursuz bir cinayet işlemek arasında büyük fark vardı. Bu cinayet bilinçli ve bir çeşit mantıkla işlenmişti. Üstelik cesette, ulu orta bulunamayacak bir demir çubuk ve ayakkabısının içine konulmuş bir not vardı. Önder genç kadının niyetini tam olarak bilmediğinden, bu ayrıntıları ona anlatmadı. Belli ki kadın bu detaylardan habersizdi. 
Önder yine de hem karşısındaki kadını, hem de Poyraz'ı izlemeye karar verdi. 

"Anlattıklarınız için teşekkür ederim hanımefendi. Bu konuyla ilgileneceğiz." dedi Önder. 
"Rica ederim başkomiserim. Bana ihtiyacınız olursa, her zaman ulaşabilirsiniz."

Genç kadın masadan kalkıp uzaklaşırken, Önder arkasından bakarak, düşünmeye devam etti.


Kan Vaftiz (Bölüm 9)


Kahvaltıdan sonra çalışma odasına gitti ve masasına oturdu. Başını iki elinin arasına alıp, derin bir iç çekti. Masanın üzerindeki not defterlerini karıştırdığında, onu mezarlığa gönderen müşterinin adresinin yazılı olduğu kağıdı buldu. Fotoğrafları hazırlayıp bu adrese gönderecekti. Polise bundan bahsetmemişti. 
Bu kağıdın onda olduğu öğrenildiğinde, bu işten nasıl sıyrılacağını düşünüyordu. Artık fotoğraflar ve makinası elinde olmadığına göre, adrese de gerek kalmamıştı. Kağıdı küçük parçalara ayırıp, masanın altındaki çöp kutusuna attı. 

Siparişlerini kontrol etti ve en baştaki siparişi bir kağıda not alıp adrese gitti. Yeni evlenen bir çift için dış çekip yapılacaktı. Çiftle buluşup, fotoğrafların çekileceği bölgeye gittiler. 
Kırsal bir alandı. Etrafta küçük ahşap kulübeler, ağaçlar ve rengarenk çiçekler vardı. Damat beyaz smokin, gelin ise kırık beyaz, kabarık bir gelinlik giyiyordu. İkisi de ortamla ve birbirleriyle, gayet uyumluydular.
Çekim işini tamamlayıp, fotoğrafları hazırlamak için eve döndü. Evet girdiğinde, abisini her zaman ki gibi odasına kapanmış olarak buldu. Onu değil evden, odasından bile çıkaramıyordu. Bu durum onu korkutuyordu. Doktorlardan, abisinin depresyona çok kolay girdiğini öğrenmişti. 

Ani mekan değişikliği ve kalabalık ortamdan sakin bir ortama girmek, bu depresyonu ağır geçirmesine neden olabilirdi. Hastanede hasta bakıcılar, doktorlar ve arkadaşları, yani konuşabileceği bir sürü insan vardı. Evinde de Utku vardı, ama Poyraz onu umursamıyordu. Utku'nun onu anlaması için onunla aynı dilde konuşmaları gerekiyordu. Poyraz yatağının yanındaki şövalenin üzerine yerleştirdiği tuvale, fırça gibi tuttuğu kurşun kalemle, havalı tavırlarla bir şeyler karalıyordu. Bir ressam edasıyla elinde tuttuğu paleti boştu. Başı dimdikti ve bir bacağını öne doğru uzatmıştı. Utku'nun geldiğini hala fark etmemişti. 

"Ne yapıyorsun?" diye sordu Utku, abisine yaklaşarak.

Poyraz gözünün yanıyla Utku'ya kaçamak bir bakış atıp, tekrar önündeki tuvale döndü. 

"Ne yapıyor gibi görünüyorum."
"Bilmem, henüz bir şey göremiyorum." dedi Utku, dudağını bükerek. 
"Sen benim sanatımı anlamazsın, kafanı boş yere yorma."
"Paletin neden boş?"
"Boyalarımı hastanede unutmuşum, yanımda bir tane bile yok. Ben de boya varmış gibi hayal ederek, resmimi kalemle yapıyorum.

Utku bunun, abisini dışarı çıkarmak için güzel bir bahane olduğuna karar verdi.

"Sana boya almamızı ister misin?" diye sordu heyecanla.

Poyraz gözlerini kocaman açıp, şaşkınlıkla Utku'ya baktı.

"Gerçekten mi, bana boya alabilir misin?"
"Elbette. Beraber çıkıp istediğin boyayı alabiliriz."

Poyraz'ın yüz ifadesi değişti ve heyecanı kayboldu.

"Ben de benim için alacağını sanmıştım." dedi ve tekrar tuvaline döndü.
"Beraber çıkarsak eğer ne istediğini daha iyi anlarım. Hem kendin seçmiş olursun, hem de biraz gezmiş olursun."

Poyraz başını iki yana sallayıp, kalemini ağır ağır paletine götürdü ve sanki boya alıyormuş gibi, birkaç kere palete sürdü.

"Ben gelemem."
"Neden?"
"Öyle işte... Gelemem."
"Hadi ama... Daha ne kadar eve kapanacaksın? Hastanede hep bu günlerin hayalini kurup duruyordun. Şimdi ne oldu da birden bire değiştin?"

Poyraz durakladı. Elindeki kalem, tuvale sabit bir şekilde durdu. Sonra ağır ağır, aşağıya doğru hafif bir çizgi çizdi ve yere düştü. Poyraz sabit gözlerle tuvale bakıyordu.

"Onlar sadece bir hayaldi. Benim kurduğum güzel hayalleri hep başkaları yaşıyor, ama kötü bir şey düşündüğümde benim başıma geliyor. Ben anladım ki kurduğum güzel hayallerin hiçbiri gerçekleşmeyecek. Sadece hayallerimde kalacak."

Utku derin bir iç çekti ve yatağa oturdu.

"Bu söylediklerin senin için geçerli değil abi. Sen ulaşılması imkansız hayaller kurmuyorsun. Hastanedeyken kurduğun hayalleri gerçekleştirecek imkanın var, ama sen görmezden geliyorsun."

"Hayır yok."
"Çok abartıyorsun."

Poyraz, Utku'ya döndü ve kaşlarını çattı.

"Ben mi abartıyorum? Senin hiçbir şey bildiğin yok!"

Utku dudağını bükerek ayağa kalktı ve abisine yaklaştı.

"Bilmediğim şey neymiş, söyle de bileyim." dedi merakla.

Poyra tedirgin bir biçimde gözlerini kaçırdı.

"Hiç... Hiçbir şey... Öylesine söyledim." 

Utku abisine doğru bir adım daha attı.

"Karşında çocuk yok abi. Neyden bahsediyorsun, söylesene."
"Hiçbir şey... Bir şey yok, beni rahat bırak."
"Bak, hafta sonu annem ile babam gelecek. Kendini bir an önce toparlasan iyi olur. Akılları hep sende, yaşlı başlı insanların canını sıkma."
"Sen beni ney için tembihlemeye çalışıyorsun? Ben bir yetişkinim, nerede ne yapacağımı iyi biliyorum."
"Yetişkin bir yaşta olabilirsin ama sana karşı tedbirli olmak zorundayım. Bunu sen de biliyorsun." 
"Beni rahat bırak!" diye bağırdı Poyraz. 

Utku irkildi. Abisinden bu ani tepkiyi beklemiyordu. 

"Bir şey demedim, neden bağırıyorsun?"
"Git dedim, beni rahat bırak!"
"İyi, ne halin varsa gör."

Utku odadan çıkıp kapıyı kapattı ama aklı hala abisindeydi. Düşünceli bir biçimde odasına gitti ve gece abisinin hastalık nöbetini tutmak için birkaç saat uyudu. Uykusunun en derin yerinde, abisinin sesiyle uyandı. Gözlerini açıp yatakta doğruldu. Kapının dışında bekleyen ve tuhaf surat ifadesiyle ona bakan abisini gördü.

"Ne oldu?" diye sordu Utku, uyuşuk bir sesle.
"Polis geldi, kalk da ilgilen. Benim işim gücüm var."

Poyraz kapının arkasını dönüp gittiğinde, Utku şaşkınlıkla yataktan fırladı. Salona gittiğinde, onu sorgulayan başkomiseri gördü. Tekli koltukta oturmuş, boş gözlerle etrafa bakınıyordu. Utku'yu görünce, yayıldığı yerde toparlandı. 

"Merhaba. Uyandırdığım için kusura bakma." dedi başkomiser.

Utku belirsizce elini savurup, esneyerek başkomiserin karşısındaki koltuğa oturdu. 

"Önemli değil. Neden geldiniz?"
"Fotoğraf makineni getirdim." dedi başkomiser, orta sehpanın üzerindeki makineyi göstererek. "Bir de bunu..." 

Utku, başkomiserin elindeki kağıdı görünce merakla sordu.

"Nedir bu?"
"Arama izni."
"Anlamadım. Nereyi arayacaksınız?"
"Evini."

Utku aniden ayıldı, uykusu bir anda dağılmıştı. Oturduğu yerden başkomisere doğru eğildi ve sordu.

"Sebebini öğrenebilir miyim?"
"Şimdilik hayır. Elimizde izin belgesi var ve evini arayacağız. Detayları daha sonra konuşuruz."
"Tamam ama neden? Benim polislerle hiçbir zaman başım derde girmedi. Ben her zaman..."
"Uzatma." diyerek sözünü kesti başkomiser. "Çekindiğin bir şey yoksa sorun çıkarmana da gerek yok. Arama yapıp çıkacağız." 

Başkomiser telefonunu çıkarıp, bir görüşme yaptı. Birkaç dakika sonra kapı çaldı. Utku ağır ağır kapıya doğru gitti. Kapıyı açtığında, karşısında üç tane sivil giyimli adam gördü. Ellerinde bazı malzemeler vardı. İçeri girdiler ve evi komple aramaya başladılar. Utku neler olduğuna anlam veremiyordu. Bu arama nereden çıkmıştı, ne arıyorlardı hiçbir şey bilmiyordu. Sessizce bir kenarda durmuş, olanları izliyordu. Abisi odasına kapanmıştı. Polisler onu odasından çıkarıp, oraya da arama yapmışlardı. Son olarak Utku'nun çalışma odasına girmek istediler. Utku hemen atıldı.

"Oraya giremezsiniz!"
"Neden?" diye sordu, Önder başkomiser.
"Orası benim özel alanım. Hem içeride çalışmalarım var, çok hassas cihazlar var. Onlara bir zarar gelmesini istemiyorum."
"Biz titiz ve dikkatli çalışırız, için rahat olsun. Kendini bu kadar kasma." dedi Önder, Utku'yu baştan aşağı süzerek.

Utku, başkomiserin bu bakışlarından rahatsız olmuştu. Hiçbir suçu olmamasına rağmen, başkomiser bir konudan dolayı ondan şüpheleniyor gibiydi. Polisler karanlık odaya girdiklerinde, Utku gerilmeye başladı. Cihazlarına ve çalışmalarına bir zarar geleceğinden korkuyordu. Birden aklına çöp kutusuna attığı kağıt parçaları geldi. Tedirgin oldu. O kağıtların Utku için bir önemi yoktu, ama polisler için aynı şey söylenemezdi. Bu arama, bulduğu cesetle ilgili olmalıydı. Belki de onu mezarlığa gönderen müşterisinin bu olayla bir ilgisi vardı. Böyle durumlarda ilk şüpheli her zaman cesedi bulan kişi olurdu. O kağıdı bulduklarında neden bundan bahsetmediği, neden parçalayıp çöpe attığı sorulacak ve Utku verecek bir cevap bulamayacaktı. Tedirgin bir biçimde, odanın altını üstüne getiren polisleri izliyordu. Biri çöp kutusunu karıştırmaya başladı. Utku'nun tüm vücudunu ateş bastı. Çöp kutusunu karıştıran polis, Utku'yu yanına çağırdı.

"Bunlar ne?" diye sordu, kağıt parçalarını göstererek.
"Sadece çöp. Başka ne olabilir ki?" 
"Sen, iyi misin? Yüzün bembeyaz olmuş."
"Komiserim... Ben... Bir şey söylemek istiyorum." dedi Utku, donuk sesle.

Bunu onlara kendisi itiraf edip, iş birliği yaparsa üzerindeki şüpheden kurtulacağını düşünüyordu. Hiçbir şey yapmadığı halde bunlar oluyorsa, sakladığı şey sonradan ortaya çıktığında olacakları düşünemiyordu bile. 

"Neymiş?" diye sordu Önder, Utku' ya yaklaşarak.
"Şey... Ben size bir şeyi söylemeyi unuttum." diyerek yalan söyledi. "Benden mezarlık fotoğrafı isteyen müşterimin ev adresini not almıştım. Defterlerimin arasında tesadüfen buldum. Önemsiz olduğunu düşünüp kağıdı çöpe atmıştım. Bu küçük kağıtlarda o adres yazıyordu."

Önder, heyecanla atıldı.

"Sen, ciddi misin? Neden bunu en başından söylemedin?"
"Unuttum dedim ya başkomiserim. Şimdi aklıma geldi."

Çöp kutusunu elinde tutan polis, kutuyu yere boşalttı ve çöpün içini didik didik etti. Parçalara ayrılmış tüm kağıtları, delil torbasının içine doldurdu ve yanlarında getirdikleri çantalardan birine koydu. Önder, Utku'ya döndü.

"Unuttuğun başka bir şey olabilir mi? Biraz düşün istersen." dedi kaşları çatık bir biçimde.

Utku başını iki yana salladı.

"Hayır, yok başkomiserim."
"İyi düşün!" diyerek, üsteledi Önder.

Utku cevap vermek için dudaklarını araladığı sırada, polislerden biri Önder'in yanına yaklaştı. 

"Başkomiserim, şuna bak." dedi, elindeki küçük not kağıdını göstererek. 

Önder kağıdı alıp, hızlıca göz gezdirdi ve sordu.

"Bunu nerede buldun?"
"Abisinin odasında başkomiserim. Giysilerinin arasına saklamış."

Utku merakla Önder'in elindeki kağıda bakarken, Poyraz'ın boğuk sesi duyuldu.

"Başkalarının eşyalarını karıştırmaman gerektiğini bilmiyor musun sen? Hiç terbiye almamış bu adam."

Kağıdı getiren polis, anlamamış gözlerle Poyraz'a baktı. Utku, polise doğru yaklaştı ve açıklama yaptı.

"Onun huyu böyle, kusura bakmayın." dedi. Sonra Önder başkomisere döndü. "Kağıtta ne yazıyor?"

Önder, göz ucuyla Poyraz'a baktı. 

"Bu notu kim yazdı?" 

Poyraz cevap vermek yerine, başını çevirip gözlerini kaçırdı. Önder sorusunu yineledi. 

"Bunu kim yazdı, sen mi yoksa başkası mı?"
"Hastaneden bir kader ortağımın armağanı." diye cevapladı Poyraz, sonunda. 

Hala başka bir yere bakıyor, umursamaz bir tavır takınıyordu. Utku merakına yenik düştü ve Önder'in yanına yaklaşıp, kağıtta yazanları okumaya çalıştı. Önder, kağıdı Utku'ya okutmadan delil torbasına koydu ve Poyraz' a yaklaştı.

"Bunu yazan kim? Bunu kendi iyiliğin için söylemelisin. Seni tehdit eden biri var."

Utku gözlerini kocaman açtı ve abisine döndü. 

"Bu... Bu doğru mu abi? Tehdit mi ediliyorsun, bana neden bundan bahsetmedin?"

Poyraz yutkundu ve umursamaz tavırlarına devam etti. Tavana bakıyor, parmaklarını kapının pervazında gezdiriyor, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Utku, abisinden bir cevap alamayacağını anlayınca Önder başkomisere döndü. 

"Kağıtta ne yazıyor, bu kadar önemli olan ne?"
"Bunu bize abin açıklayacak."

Önder başkomiser evden çıkmak için kapıya doğru ilerledi. Utku'nun aklına bir ayrıntı geldi. Önder başkomisere anlatmak için peşinden gitti ve evden çıkmadan, onu yakaladı.

"Başkomiserim, ben size bir şey söylemek istiyorum. Abimle ilgili..." dedi fısıldayarak.
"Nedir?" 
"Abim hastaneden taburcu olup, eve döndüğünden beri dışarı çıkmıyor. Hatta odasından bile çıkmıyor. Bunun için tartıştığımızda bir şey geveledi. Acaba bulduğunuz notla ilgili bir sorun olabilir mi? Tehditten bahsettiniz. Yani... Bunu araştırırsanız iyi olur."

Önder, Utku'yu büyük bir dikkatle dinledikten sonra düşünceli bir biçimde çenesini sıvazladı.

"Bunu söylediğin iyi oldu. Bununla ilgili bir şeyler bulmaya çalışacağız."
"Teşekkür ederim başkomiserim."

Önder arkasını dönüp gitti. Diğer polisler de etrafa son kez göz attıktan sonra evden çıktılar. Poyraz, öfkeyle Utku'ya yaklaştı.

"O adamla fısır fısır ne konuştun?"
"Hiçbir şey..."
"Kesin benimle ilgili bir şey söyledin, öyle değil mi? Benim dedikodumu yaptın."
"Yok öyle bir şey."

Utku arkasını dönüp çalışma odasına giderken, Poyraz onu kolundan yakaladı.

"Benimle ilgili konuştun. Hala beni kıskanıyorsun, öyle değil mi? Sanatçı olduğum için beni kıskanıyorsun."
"Ben de bir sanatçıyım abi, hatırlatırım."

Utku, abisinin daha fazla konuşmasına fırsat vermeden çalışma odasına girdi ve kapıyı, abisinin yüzüne kapattı.


Kan Vaftiz (Bölüm 5)

Kardeşi gittiğinde, kendisini odasına kapatmıştı. Odasında hiçbir değişiklik yoktu. Sadece hastaneye gittiğinden beri doğru düzgün temizlenm...