Polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.7.24

Kan Vaftiz (Bölüm 5)


Kardeşi gittiğinde, kendisini odasına kapatmıştı. Odasında hiçbir değişiklik yoktu. Sadece hastaneye gittiğinden beri doğru düzgün temizlenmemişti. Yerler temiz görünüyordu, ama diğer yerler leş gibiydi.
Tavan örümcek ağlarıyla, yatağının ve yanı başındaki komodinin üzeri kalın toz tabakalarıyla kaplıydı. Gardrobunun kapaklarını açtığında, örümcek ağlarının arasına bırakılmış bavulunu gördü. Üzerinde koca koca örümcekler dolaşıyordu. Ayrıca odada tozla karışık küf kokusu vardı.

Poyraz yüzünü buruşturdu. Kardeşi, onun geleceğini bilmesine rağmen hiçbir yere el atmamıştı. Eve döndüğünde ona iyi bir ders verecekti. Yatağının nevresimlerini çıkarıp, Utku'nun odasından temiz nevresim aldı ve çarşafı serip, yorgan ve yastık kılıflarını değiştirdi. Banyodan bir bez alıp ıslattı. Gardrobunu ve komodini temizledi. Bavulunu yatağın üzerine boşalttı. Kıyafetlerini yerleştirirken, bir şey dikkatini çekti

Kıyafetlerinin arasında küçük, sarı bir kağıt parçası gördü. Kağıdı alıp, evirip çevirdi. Üzerinde bir yazı vardı, yalnızca bir cümle. 'Söylediklerimi unutma!' Poyraz'ın elleri titremeye başladı. Bu mesajı ona kimin bıraktığını çok iyi biliyordu. Mirza... Bu notu yazıp, o görmeden eşyalarının arasına saklayacak kadar iyi olduğuna göre, bu konuda epey ciddiydi. Söylediği her şeyi de yapacak kapasitedeydi. 
Sabit gözlerle nota bakarken, evin sokak kapısının kilidinde dönen anahtarın sesini duydu. Hemen silkindi ve notu, kıyafetlerinin arasına sakladı.


Kan Vaftiz (Bölüm 3)


Akşam yemeğinden sonra odasına gitti. Yatağına uzanıp, kollarını başının altına koydu. Boş gözlerle beyaz badanalı, küflü tavanı izleyerek hayallere daldı. Yarın sabah taburcu olacak ve özgürlüğüne kavuşacaktı. Bu özgürlüğün ilk günü neler yapacağını planlamaya başladı. Önce güzel bir sabah kahvaltısı, hemen ardından abur cubur.
Sonra biraz tuval ve birkaç sayfa da eskiz çalışacaktı. Öğleden sonra çay eşliğinde, biraz müzik dinleyerek kitap okuyacaktı. 
Sonra biraz daha abur cubur yiyecek ve hemen ardından, akşam yemeği vakti gelecekti. Son olarak biraz meyve suyu ve kitap ile günü noktalayacaktı.

Planını yaptıktan sonra durakladı. Kaşlarını çattı ve dudağını büktü. Bütün bunları, yıllardır kaldığı hastanede zaten yapıyordu. Planını değiştirmeliydi. Kapalı alanda değil, dışarıda yapacak bir şeyler bulması gerekiyordu. Ama kardeşi buna asla izin vermezdi, nereye gitse kuyruk gibi peşine takılacaktı. İlk önce kardeşini atlatmanın bir yolunu bulmalıydı. Bu da biraz imkansız görünüyordu çünkü kardeşi ondan daha açık gözlü ve zekiydi. Şimdi de bunun için plan yapması gerekecekti. Düşüncelerini, odasının açılan kapısının sesi bozdu. Hastalara, hiçbir işe yaramayan ilaçlar vermek için kendisini burada heba eden seksi, sarışın hemşirenin geldiğini anladı. Onun yeri burası değil modellik ajanslarıydı, ama Poyraz, hemşireyi buna bir türlü ikna edemiyordu. Sonra kapı kapandı. Bir erkek sesi duyuldu. Bütün vücudu anında buz kesti. Bu soğuk, yabani, yırtıcı sesi nerede duysa tanırdı. Yattığı yerden doğrulup, karşısındaki meymenetsize baktı. Bu adamın yüzünde her hangi bir ifade görmek zordu ancak bakışları her şeyi ortaya döküyor, kelimesi kelimesine anlatıyordu.

Poyraz bunları herkesten daha iyi anlayabildiği için bu adamdan biraz çekiniyordu, ama belli etmemeye çalışıyordu. Yabani adam, avına pusu kuran bir kaplan gibi sinsice yanına yaklaştı. Kapkara, korkunç gözlerini ona dikmişti ve neredeyse hiç kırpmamıştı. Bu adam, hayatında gördüğü en yakışıklı adamlardan biriydi. Kardeşinden sonra en yakışıklı adam. Oldukça uzun boylu, düzgün fizikliydi ve pürüzsüz bir tene sahipti. Saçlarını her gün düzenli olarak yıkayıp şekillendiriyor, temiz ve güzel kıyafetler giyiyordu. Tam onyedi yıldır bu hastanede kalıyor olmasına rağmen, hastane onun güzelliğinden, asaletinden ve insanı tuhaf bir biçimde etkileyen enerjisinden hiçbir şey çalamamıştı. Resmen yıllara meydan okumuş, gençliğini ve asaletini kaptırmamak için savaşmıştı. Her genç kızın hayallerini süsleyen türden erkeklerdendi. Adam, Poyraz'ın yatağının ayak ucuna oturdu. Sanki odun yutmuş gibi dimdik oturuyordu. Ama tuhaf bir şekilde, başı öne sarkıyordu.

"Bir şey mi oldu?" diye sordu Poyraz, çekindiğini belli etmemeye çalışarak. İçten içe deli gibi korkuyordu.
"Yarın sabah taburcusun, öyle mi?"

Poyraz yutkundu, iyice doğrulup yatağının başlığına yaslandı.

"Sen nasıl öğrendin?"
"Öğrendim işte, sebep değil sonuç önemli. İlk gün planını yaptın mı?"
"Şey... aslında sen gelmeseydin yapacaktım. Bunu düşünüyordum."
"Bu senin için zor olmayacak mı?"
"Zor olan neymiş?"

"Sonuçta bir akıl hastanesinden çıkacaksın. İnsan içine karışmaya çalışacaksın, arkadaş edinmek isteyeceksin, ama hiç kimse senin yüzüne bakmayacak. İnsanlar sana gülecekler, arkandan dedikodunu yapacaklar, seninle alay edecekler... Buna hazır mısın?"

Poyraz başını dikleştirip, gözlerini kaçırdı.

"Bunlar neden olsun ki? Herkes hasta olabilir."
"Evet, haklısın. Ama bu grip ya da soğuk algınlığı değil Poyraz. Sen kafadan hastasın. Bu bambaşka bir şey."
"Ben kafadan hastayım da sen neysin?" diye sordu Poyraz, alaycı bir tavırla. 

Mirza'nın insanı dehşete düşüren gözleri, hala Poyraz'ın üzerindeydi.

"Benim hasta falan olmadığımı sen de benim kadar iyi biliyorsun, öyle değil mi? Ben her zaman gerçekleri söyledim, ama kimse bana inanmadı. Bunu sana defalarca anlatmıştım, sadece sana."

"Ne demek istiyorsun?"
"Sen ne anladın?"
"Hiçbir şey."
"Bir daha düşün Poyraz... Bir daha..."
"Odamdan çıkar mısın lütfen? Yarın sabah erken kalkmam gerek." diyerek, şansını denedi Poyraz.

Ancak Mirza'nın onu rahat bırakmaya niyeti yoktu. Bu berbat yerdeki son gecesinde kâbuslarına girmekte, son gecesini zehir etmekte kararlıydı.

"Ben de erken kalkacağım." dedi Mirza.
"Ama sebeplerimiz farklı Mirza. Sen her zaman erken kalkıyorsun, hem de hiçbir işin olmadığı halde. Ama ben taburcu olacağım, iyi uyumam lazım."
"Ben de Poyraz... Ben de öyle."

Poyraz kaşlarını çattı.

"Öyle olan şey ne? Anlamadım."
"Ben de yarın sabah taburcu oluyorum. Beraber oluyoruz... Nasıl ama?"

Poyraz gözlerini kocaman açtı, gözleri yuvalarından fırlayacaktı sanki. Nefesi kesildi, donup kaldı ve söyleyecek hiçbir şey bulamadı.

"Ne oldu Poyraz?" diye sordu Mirza, alaycı bir tavırla. "Sürprizimi beğenmediğini söyleme sakın!"

"Ben... Ben... Şey..." Poyraz kekelemekten konuşamıyordu. Kendisini zorlayarak, güçlükle sordu. "Bundan neden daha önce hiç bahsetmedin Mirza?"
"Sen de bana hiç bahsetmedin Poyraz. Özelimizi karşılıklı gizlemişiz. Ben neden gizledim sor bakalım."
"Ne... Neden... Neden gizledin?"
"Çünkü ben sana hayatımı her detayına kadar, en ince ayrıntısıyla anlattım Poyraz. Ama sen hastaneden taburcu olacağın günü benden sakladın."
"Düşündüğün gibi değil Mirza. Ben..."

"Henüz bir şey düşünmedim. Asıl sorun ne biliyor musun Poyraz? Ben buraya geldiğimde henüz yirmi yaşındaydım. Şu an otuzyedi yaşındayım. Yıllarım bu leş gibi binada, insanlıkla alakaları olamayan bir avuç gerizekalının içinde ve diplomadan başka hiçbir vasıfları olamayan, onsuz hayatlarını idame ettiremeyen üç-beş beyaz önlüklü aptalın gözetimi altında çöp oldu. Tuhaf olan şey ise ben tüm bunları yaşarken, üç yıl önce gelen bir hastayla aynı zamanda taburcu olmam. Sence bu adil mi?"

Poyraz yutkundu. 

"Bilmiyorum. Belki haklısın belki değilsin, ama ben senin gibi değilim. Benim uyurgezerlik sorunum var. Senin ki daha ağır bir şey... Yani... Herkesin sorunu farklıdır. Herkes aynı olamaz. Hepimiz aynı olsaydık hayat sıkıcı olurdu. Yaşamanın bir anlamı olmazdı. Bütün yaşadıklarımız bizler için..."

"Kes!" diye bağırdı Mirza. Poyraz yerinden sıçradı. "Beni abuk sabuk sözlerle teselli etmeye çalışma! Sen kim oluyorsun da bana akıl veriyorsun?"

"Ben... Sadece..."
"Her neyse... Konumuza dönelim. Buradan aynı anda çıkacağız. Yani bu demek oluyor ki, fare deliğine bile girsen seni bulurum Poyraz."
"Ama Mirza... Ben sana en başından söylemiştim...Bana özel hayatını anlatma, bilmek istemiyorum, ben çenemi tutamam demiştim. Keşke anlatmasaydın."

Mirza, çevik bir hareketle Poyraz'ın dibinde bitti. Poyraz kalbinin deli gibi çarptığını hissetti. Elleri ve ayakları titriyordu. Bütün vücudunu ateş basmıştı. Alnında boncuk boncuk ter birikiyor, avuç içleri ıslanmaya başlıyordu. Mirza ile tanıştığı ilk günden bu yana, tam üç yılda, korkudan ve stresten neredeyse altı kilo vermişti. Bu onun için bir yandan iyi bir şeydi ancak azrailinden, dışarıda da kurtulamayacağını öğrenmek dehşet vericiydi. Ölümü, büyük ihtimal kalp krizinden olacak ve Mirza elini kana bulamayacaktı. 

"Ben anlattım sen de dinledin Poyraz. Dinlemeseydin... Bunları sadece ama sadece sen biliyorsun, öyle değil mi?"
"Evet. Maalesef."

"Dışarı çıktığımda birinin bana tuhaf bir bakışını yakalarsam, birinin hakkımda tek bir kelime dahi ettiğini duyarsam... Kısacası Poyraz, ayağıma taş değse senden bileceğim. İşte o zaman mezar taşın için güzel bir görsel hazırlamak zorunda kalırsın. Ama benim ulaşabileceğim bir yere bırak ki, o resmi senin mezar taşına yerleştirme şerefine ben nail olayım. Beni anlıyorsun, öyle değil mi Poyraz?"

Poyraz düşünmeye çalıştı ancak beyni durmuştu. Son söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı. Mirza, onun boş gözlerle baktığını görünce açıklama yapmak zorunda kaldı.

"Demek istediğim şu Poyraz. Buradan kurtulduğun için boşuna sevinme. Aynı hayatı evinde yaşayacaksın. Dışarıya bir adım dahi atmayacaksın, kardeşine tek bir kelime söylemeyeceksin. Pecereden dışarı... Neyse... Pencereden dışarı bakabilirsin. Eviniz dördüncü kattaydı, öyle değil mi? Dördüncü kattan herhangi birine bir şey anlatamazsın. İntihar etmek istersen onun için bir şey söyleyemem. Ama senin gibi bir dombilinin kolay kolay öleceğini sanmıyorum. Hele bir de sakat kalırsan... Çok yazık. Sen en iyisi evinde otur resmini yap Poyraz. Bu ikimiz için de en hayırlısı olur. Ama emin ol senin için çok daha hayırlı olur. Ben senin yerinde olsaydım, kendimi düşünürdüm Poyraz. Ama yine de bu senin kararın."

"Lanet olsun... Keşke dinlemeseydim." diye mırıldandı Poyraz. 

Mirza onu duymuş olacak ki, karşılık verdi.

"Ama dinledin Poyraz. Yapacak bir şey yok. Neyse... Ben şimdi odama geçip biraz dinleyeceğim. Sana iyi uykular."

Mirza yataktan kalktığında kapı açıldı ve sarışın hemşire içeri girdi. Odada Mirza'yı görünce durdu ve suratını asarak söylendi. 

"Bak, hiç laf dinlemiyorsun Mirza. Sana kaç kez söylemem gerek. Bu saatte arkadaşlarını rahatsız etmemelisin."
"Ben de tam çıkıyordum güzellik." dedi Mirza ve kapıya yöneldi. 

Hemşire, Mirza'ya kaçamak bir bakış attı. Yüzüne belli belirsiz bir gülümseme yerleşti. Mirza'dan hoşlandığı apaçık ortadaydı, ama bu Mirza'nın umurunda bile değildi. Mirza için sadece kendisi vardı. Kendisi dışında hiçbir canlı, onu zerre kadar ilgilendirmiyordu. Mirza odadan çıkıp kapıyı kapattı. Hemşire, Poyraz'a yaklaşıp renkli hapların bulunduğu kaseyi ve suyu uzattı. Poyraz, hemşirenin dibinde olduğunun farkında değildi.

Gözlerini kapıya dikmiş, öylece kala kalmıştı.

"Poyraz... İlaçların..." dedi hemşire, ama Poyraz onu duymadı. 

Hemşire bardağı yatağın yanındaki komodinin üzerine bırakıp, Poyraz'ın kolunu sarstı. 

"Poyraz, iyi misin?" diye sordu.

Poyraz, koluna dokunan sıcak ve narin eli hissedince kendine geldi. Gözlerini birkaç kez kırptıktan sonra hemşireye döndü.

"Bir şey mi dedin?" diye sordu, donuk sesle.
"İyi misin diye sordum. Mirza Sana bir şey mi yaptı?"
"Hayır... Hayır..." diyerek, başını iki yana salladı Poyraz. "Bir şey yapmadı. Bana ne yapabilir ki? O ödleğin teki!"

Poyraz bu söylediğine kendisi bile inanmamıştı. Hemşire gözlerini devirip gülümsedi. 

"Bence değil. Yani, bilmiyorum. O çok farklı."
"Elbette farklı, çünkü o bir hasta!" dedi Poyraz, üstüne basa basa. "Ondan hoşlanmakla büyük hata yapıyorsun küçük hanım."

Hemşire, Poyraz'ın bu sözü üzerine tatlı bir kahkaha attı.

"Hoşlandığımı kim söyledi beyefendi? Sadece beğeniyorum o kadar."
"İnsanların dış görünüşlerine aldanma. Bu da çok yanlış."

Hemşire bıkkınlıkla iç çekti. Bütün hevesi gitmişti. 

"Hadi iç şu ilaçları."

Poyraz renkli hapların hepsini tek seferde ağzına atıp, suyu kafasına dikti. Bardağı hemşireye uzatırken, elinin tersiyle ağzının kenarlarından akan suyu sildi. Hemşire bardağı alıp bir süre bekledi. Poyraz'ın yüzündeki komik, ama sinirli ifadeye bakıyordu.

"Neyin var senin? Öğlen iyi görünüyordun." diye sordu hemşire.

Poyraz yatak başlığına yaslanıp, tombul kollarını bağlamaya çalıştı. Başaramayınca üst üste koydu ve omuzlarını kaldırdı. Dudakları büzülmüş, kasları çatılmıştı. 

"Hadi ama Poyraz..." diye ısrar etti hemşire. 

Poyraz derin bir iç çekti ve gözlerini hemşireye dikti. 

"Mirza yarın sabah taburcu olacakmış."
"Evet."
"Neden?"
"Ne demek neden?"
"Mirza neden buradan çıkıyor, onun yeri burası. Böyle bir insanı dışarıya nasıl salıyorsunuz?"
"Bu bizim kararımız değil Poyraz. En azından benim değil. Uzmanlar böyle uygun görmüşler. Geldi, tedavisini tamamlandı ve gidiyor. Tıpkı senin gibi."

"Benim gibi değil. Ben ondan farklıyım, onun yaptıklarını yapmadım. Benim hastalığım dışarıda da tedavi edilecek bir hastalıktı. Ama onun hastalığının tedavisi yok. O ölene kadar burada kalmalı."

Poyraz tüm bunları yüksek sesle söylemişti. Hemşire onun bu tavırlarına anlam vermemişti. Veremeyeceğini de biliyordu. Bu yüzden fazla uzatmadı.

"İyi geceler Poyraz. Son geceni huzurlu geçir." dedi ve gülümseyerek odadan çıktı. 

Poyraz, hemşirenin ardından da gözlerini kapıya sabitledi ve öylece oturdu. 


Kan Vaftiz (Bölüm 4)


Sabaha doğru stüdyoda, bir köşede uyuyakalmıştı. Yanı başında çalan alarmı defalarca ertelemiş, uyanmaya karar verdiğinde ise öğlen olduğunu farketmişti. Yattığı yerden fırlayıp hazırlandı ve aracına doğru koştu. Stüdyonun kapısını kilitlemeyi bile unutmuştu. Aceleyle esnaf komşularından birini arayıp, kapıyı kilitlemesini söyledi. Abisi çok kızacaktı. Onu sabah dokuzda alması gerekiyordu ancak saat on ikiyi gösteriyordu. Poyraz yine saçma sapan kehanetlerini ortaya dönecek; ona demediğini bırakmayacaktı. 

Hastane bahçesine girip araçtan indi ve aracı çalışır vaziyette bırakıp, koşarak binaya girdi. Güvenliği geçip üst kata çıktı. Abisi ortalarda görünmüyordu. Bir hastabakıcıyla görüşüp abisini sordu. Hasta bakıcı, Poyraz'ın odasında olduğunu ve hiç kimsenin onu oradan çıkaramadığını söyledi. Utku, abisinin odasına gitmek için yetkililerden izin almak istedi. Başhekim, Utku'nun onu ikna edebileceğini düşündüğünden izin verdi. Utku, hastabakıcıyla beraber abisinin odasına gitti. Kapıyı açtı ve içeriye doğru birkaç adım attı. Arkasından kapanan kapının sesini duyduğunda, birden ürperdi. Bir akıl hastanesinin hasta odasındaydı. Bu ona tuhaf hissettirdi.

Duvarlar, tavan gibi beyaz badanalı, yerler ise eski model, yer yer çatlamış fayanslarla kaplıydı. Pencerenin yanında bir yatak ve hemen yanı başında bej rengi bir komodin, kapının yanında ise yine bej rengi çalışma masası ve sandalyesi vardı. Masanın bitişiğinde ise küçük metal bir gardrop duruyordu. Odadaki tüm eşyalar bunlardan ibaretti. 
Sade, kasvetli, soğuk, bir yandan da bunaltıcıydı. Poyraz yatağında yüzüstü yatmış, kollarını iki yandan sarkıtmış ölü gibi, hareketsiz bir şekilde yatıyordu. 
Utku ona doğru yaklaştı. Yüzünün duvara doğru dönük olduğunu görünce, omuzundan tutup sarstı. 

"Abi... Uyuyor musun?"
Cevap yoktu. Yüzüne doğru eğildiğinde, Poyraz'ın boş gözlerle duvarı izlediğini farketti.
"Geç kaldığım için özür dilerim. Hadi, kalk hazırlan. İşlemlerini yaptırıp gidelim."
Yine cevap yoktu. Utku bu kez sinirlendi, ama sakin kalmaya çalışıyordu.
"Hadi ama... Özür dilerim. Bunu sürekli yapmıyorum, biliyorsun."

"Neden geldin." diye sordu Poyraz, donuk sesle.
"Bugün taburcu olacaksın ya..."
"Hayır."
"Ne demek hayır? Vaktim gidiyor, bir sürü işim var. Hadi kalk, bir an önce gidelim."
"Hayır."
"Abi..."
Eve dönemem!"
"Neden?"
"Onlar burada kalmamı istiyorlar."
"Kim, arkadaşların mı?"
"Hayır, duvarlar."

Utku derin bir iç çekti. Yatağın kenarına oturup, abisinin sırtını sıvazladı.

"Anlıyorum. Ama şimdi kalkman gerek." dedi sakince.

Poyraz nihayet yattığı yerden doğruldu. Bağdaş pozisyonunda oturtup, Utku' ya doğru eğildi. 

"Anlamıyorsun Utku! Gelemem diyorum. Bütün gece benimle konuştular. Benim burada kalmam gerek."
"Tamam." dedi Utku, inanmış gibi yaparak. "Ne dediler?"

"Bana dediler ki, 'Kardeşin sabah tam vaktinde gelmezse, geç kalırsa sakın buradan gitme! Çünkü onun geç kalması, senin buraya ait olduğun anlamına geliyor.' Bu bir işaret. Eğer onları dinlemeyip seninle gelirsem, başıma çok kötü bir şey gelecek."

"Bunu bilemezsin."
"Elbette biliyorum. Sadece işaretleri takip etmem gerek. Sen geç kaldın. Bu da benim buraya ait olduğumu gösteriyor. Bunu bildiler. Anlıyor musun? Benim yerim burası, ölmek istemiyorum."
"Öleceğini kim söyledi abi? Bunlar saçmalık! Lütfen... İşe geç kalıyorum."

Poyraz kaşlarını çattı ve sinirli görünmeye çalışarak, Utku' ya baktı. 

"İşe geç kalıyorsan kapı orada! Gelmeyeceğimi söyledim, git buradan..."

Utku birkaç saniye abisine baktıktan sonra yataktan kalktı ve koşar adımlarla odan çıktı. Önce taburcu işlemlerini tamamladı ardından başhekim ile görüşüp, abisini hastaneden güvenlik ile birlikte çıkarmak istediğini söyledi. İzin çıkınca, yanına üç tane güvenlik görevlisi alıp tekrar abisinin odasına gitti. Poyraz, karşısında güvenlik görevlilerini gördüğünde şaşkına döndü.

"Neler oluyor?" diye sordu, anlamamış gözlerle Utku'ya bakarak. 

Güvenlik görevlileri, Poyraz'ı önce sakin bir dille ikna etmeye çalıştılar. Bunun bir işe yaramayacağını anladıklarında da zor kullandılar. Üç güvenlik görevlisi, Poyraz'ı güçlükle binadan çıkarıp, Utku'nun aracına bindirdiler. Poyraz bağırıyor, çığlıklar atıyor, ağlayarak yardım istiyordu. Bahçede dolaşan diğer hastalar, olan biteni meraklı gözlerle izliyorlardı. Utku, abisi araca bindirilirken hızla şoför mahalline geçti. Abisinin kapısı kapatıldığında, Utku güvenlik görevlilerine teşekkür etti ve hastaneden uzaklaştı. Poyraz yol boyunca ağlamış, bağırarak küfürler savurmuştu. Utku tüm bunları duymazdan geliyordu.

Eve vardıklarında, aracı boş bir yere park edip aşağı indi ve arka kapıyı açtı. Abisini araçtan inmesi için ikna edene kadar, neredeyse on dakika geçmişti. Onu eve tek başına, zorla sokamazdı. Bu işi güzellikle halletmesi gerekiyordu. Sonunda Poyraz ikna oldu ve araçtan indi. Yumruk yaptığı ellerini iki yanda sallayarak, apartmana doğru ilerledi. Hala söyleniyordu. Dördüncü kata çıktıklarında, ikisi de nefes nefese kalmışlardı. Binada asansör yoktu ve bu merdivenler, bir zamanlar Poyraz'ın eve kapanmasına neden olmuştu. 
Dairenin önüne geldiklerinde, Utku kapıyı açtı ve abisinin içeri girmesini bekledi. Poyraz ona ters bir bakış atıp, kapı eşiğinden içeri bir adım attı. Durdu ve etrafa bakındı. Utku da içeri girdi ve abisini iterek kapıyı kapattı.

"Evine hoşgeldin." dedi Utku, gülümsemeye çalışarak.

Poyraz, ona birkaç saniye baktıktan sonra gözlerini etrafta gezdirmeye devam etti.

"Duyuyor musun?" diye sordu Poyraz, fısıldayarak.
"Neyi?"
"Duvarları... Al işte! Buraya da geldiler. Beni bırakmayacaklarını biliyordum. Beni dinlemediniz."
"Evde ses falan yok abi. Fazla yorgunsun, biraz dinlenmen gerek." 

Utku, kapıyı kilitleyip anahtarları cebine koydu ve mutfağa yöneldi. Poyraz da peşinden gitti ve mutfak kapısının önünde durdu.

"Ev baştan sona kadar aynı, hiçbir değişiklik yok. Ne kadar sıkıcı..." diye söylendi.
"Ne görmeyi umuyordun?"
"En azından bazı duvarlara benim tablolarımdan asabilirdin. Ev biraz renklenirdi."

Utku, yemek hazırlamak için bir tencere almak üzereyken durakladı. Midesinin yandığını hissetti. Abisinin tabloları... Onları, yeni fotoğraf makinası alabilmek için bir sergiye satmıştı. Poyraz tabloların nerede olduğunu sorarsa, verecek hiçbir cevabı olmayacaktı. Kafasında bununla ilgili bir senaryo kurmaya çalışırken, korktuğu başına geldi.

"Ha bu arada... Tablolarım nerede?" diye sordu Poyraz.
"Şey... Makarnayı salçalı mı yersin yoksa tereyağlı mı?"
"Tereyağlı. Tablolarımı sordum. Onlar nerede?"

Utku tencereye biraz su doldurup, ocağın üstüne koydu ve ateşi yaktı.

"Yemek hazır olana kadar kahve içer misin?" 

Utku abisinin yüzüne bakmamaya çalışıyordu.

"Hayır. Sana bir soru sordum, cevap versene!"

Uyku derin bir iç çekip, gözünün yanıyla abisine baktı.

"Şeyde... Ee..."
"Nerede?"
"Bir sergide." dedi ve durdu. Abisinin vereceği tepkiyi bekledi, ama Poyraz hiçbir tepki vermedi. "Ben düşündüm ki... Sanatının gizli kalmaması gerek. İnsanların ufkunu açsın, onlara ilham versin diye bir sergiye gönderdim."

Poyraz bir süre beklemenin ardından, gözlerini kocaman açtı ve şaşkınlıkla sordu.

"Ne yani, ben ünlü bir ressam mı oldum?"
"Evet, sayılır." dedi Utku, gülümsemeye çalışarak. "Herkes seni tanıyacak."

"Yaşa be! İyi ki onları sana vermişim. Hastanede tutsaydım, diğerleri kıskançlıktan çatlarlardı. Sanatıma zarar verirlerdi. İyi ki sana vermişim, iyi ki..." 

Poyraz kahkahalar atarak, mutlu bir şekilde salona doğru koşarken Utku, bu yalanı nasıl sürdüreceğini düşünüyordu. Abisi tablolarını geri istediğinde, ona verecek bir cevabı olmayacaktı. Sıkıntıyla iç çekti. Yemeği hazırlayıp abisi için sofra kurdu. Stüdyoya gitmeden önce abisini dışarı çıkmaması için tembihledi ve kapıyı onun üzerine kilitleyip, evden ayrıldı. Stüdyoya giderken, abisinin gerçekten iyileşip iyileşmediğini düşünüyordu. Bu gece bir deneme yapmak için sabaha kadar uyanık kalması gerekiyordu. Bunun için de işlerini hızlıca toparlayıp, Poyraz'ın yatma saatine kadar biraz uyuması gerekiyordu. 
İş yerinin kapısını kilitleyen komşusundan anahtarını alıp, iş yerine girdi. Bilgisayarını açıp siparişlerini kontrol etti. Düğünler için iç ve dış çekimler, doğum günü patileri, yenidoğan bebekler, sevgililer... Hepsi sıradan şeylerdi. 

Ancak bu kez içlerinde farklı bir sipariş vardı. Bu enteresan sipariş, Utku'nun epey ilgisini çekmişti. Bir müşteri, kimsesizler mezarlığının fotoğraflarını çekmesini istemişti. Bunun yanı sıra, istediği fotoğraflar için birkaç özel detay da eklemişti. Fotoğrafları yağmurlu bir günde, akşama doğru beş civarında çekmesini istemişti. Bunun sebebi, fotoğrafların karanlık ve kasvetli olması gerektiğiydi. Hatta gün bile belirtmişti. Bu perşembe akşamı yağmur başlayacak ve ertesi gün, öğlene kadar sağanak devam edecekti. Cumartesi gününe kadar da hava kapalı olacaktı. Fotoğrafları çekmek için en uygun zamanın perşembe günü olduğunu belirtmişti. Utku, bunu hemen bir yere not aldı. Bu hafta perşembe gününü kaçırırsa, bir sonra ki yağmuru beklemek zorunda kalacaktı.


24.7.24

Kan Vaftiz (Bölüm 81)


"Evet Mirza, seni dinliyorum."

Mirza sanki güzel bir yemeğin kokusunu içine çeker gibi, toprak ve çürük karışımı iğrenç kokuyu ciğerlerine çekti.

"Kokuyu alabiliyor musun Poyraz?" diye sordu gülümseyerek.

Poyraz yüzünü buruşturdu.

"İçine çekmene gerek yok Mirza, koku zaten anlaşılıyor."
"Hayır Poyraz toprak kokusundan bahsetmiyorum, diğer kokudan bahsediyorum."
"Bok kokusundan mı?"
"Bok değil Poyraz, biraz saygılı ol!" dedi Mirza, gözlerini devirerek.

"Afedersin. Evet, bahsetmek istediğin kokuyu da alabiliyorum. Bana bunu mu göstermek istedin Mirza?"
"Evet Poyraz, ama henüz tam olarak anlamadın. Bunu anlayabilmen için sana anlatmam gerek, öyle değil mi?"
"Galiba... Evet."

Mirza ağır ağır Poyraz'a doğru yaklaştı. Yaklaştıkça yüzü Poyraz'ın arkasında, duvarda asılı olan gaz lambasının ışığında yavaş yavaş belirginleşiyordu. Yüzü bembeyaz, donuk ve ifadesizdi. O yaklaştıkça, Poyraz geriye doğru adım atıyordu. En sonunda merdiven basamağına çarptı ve gidecek yeri kalmayınca, durmak zorunda kaldı. Mirza onun yanından geçerek, merdiven basamağına bir adım attı. Sonra bir adım daha ve bir adım daha... Mirza merdivenleri tırmanarak en üst basamağa çıktı ve orada durdu. Poyraz ise aşağıdan ona bakıyordu.

"Sana şöyle anlatayım Poyraz. Öncelikle seni hiçbir şey için zorlamadım. En başında benden yardım istemenden, şu an bu bodruma gelene kadar... Her şeyi bizzat kendi isteğinle, iradenle ve kendi aklını kullanarak yaptın. Ama buraya inmen galiba biraz meraktan oldu, öyle değil mi?" Mirza donuk bir kahkaha attı ve yüzünü tekrar, biraz önceki haline getirdi. "Yani söylemek istediğim şey şu Poyraz, başına gelen kötülüklerden dolayı beni suçlayamazsın! Her şeyi kendin istedin, haksız mıyım?"

"Galiba... Şey... Haklısın Mirza." dedi Poyraz, yutkunarak.

"Evet. Söylemek istediğim bir diğer şey ise yaptığımız şeyler, yaşadığımız anılar, maceralarımız, bulduğumuz kemiler, bu ev ve bu bodrum katı... Ha, bir de burada bulunanlar... Artık hakkımda, eskisinden çok daha fazla şey biliyorsun. Sana anlattıklarımdan çok daha fazlası... Anlattıklarım, şimdiki bildiklerinin yanında bir hiç."

Poyraz merdivenlerden bir basamak yukarı çıktı ve titreyen bir sesle sordu.

"Tam olarak ne demek istiyorsun Mirza, anlamıyorum."
"Demek istediğim şu Poyraz... Tüm bu öğrendiklerinden sonra artık özgür kalamazsın. Yoksa başımı çok daha fazla derde sokarsın."
"Hayır Mirza, hayır... Yemin ederim, kimseye bir şey söylemem!"

"Üzgünüm ama sana güvenemem Poyraz. Herkes zorda kalınca birilerini satar, bunu kendimden biliyorum. Bak, ben senin iyi niyetini ve güvenini kullanarak sana her şeyi yaptırdım ve şimdi de seni hapsediyorum. Zor durumda kaldığında, eminim ki sen de beni satacaksın. Doğanın kanunu bu... Üzgünüm Poyraz."

Poyraz, Mirza'nın ne demek istediğini anlayamamıştı. Korkuyla, merdivenlerden bir kaç basamak çıkarak ona yaklaşmaya çalıştı. O sırada çelik kapı kapandı ve merdivenler zifiri karanlığa gömüldü. Poyraz basamakların hepsini tırmanıp kapıya geldiğinde, kapıdan art arda kilit sesleri duydu. Kapıya yumruklayarak bağırdı, yalvardı ama Mirza onu umursamadı. Poyraz kapının açılmayacağını anlayınca durdu ve karanlıktan dolayı göremediği kapıya başını dayadı. Mirza haklıydı. Şimdiye kadar yaptığı her şeyi kendi rızasıyla ve isteğiyle yapmıştı. Mirza onu hiçbir şey için zorlamamıştı. Onu asla suçlayamayacaktı. Burada olduğunu bilen hiç kimse yoktu. Burada ölecek, cesedi böceklere ve farelere yem olacaktı. Basamaklardan aşağıya baktı. 

Gaz lambaları şimdilik ona yardım ediyordu ama onların ömrü dolduğunda, burada zifiri karanlıkta kalacaktı. Sonrasında ne olacağını az çok tahmin edebiliyordu. Ya açlık ve susuzluktan ya da soğuktan donarak ölecekti. Şimdilik fazla soğuk değildi ama sonbahar ayındaydılar ve dondurucu soğukların gelmesine az bir zaman kalmıştı. Sonrasında, toprak zeminde dolaşan farelerin ve böceklerin karnını doyuracaktı. Utku'da onu bir süre arayacak, bulamayınca da ondan umudu kesecek ve hayatına kaldığı yerden devam edecekti. Aklı, Mirza'nın ona söz ettiği şeyde kalmıştı. Burada olanlardan bahsettiği kimlerdi, burada hiç kimse yoktu. Belki de öldürdüğü insanların ruhlarından bahsediyordu. Belki de onların ruhlarını bu odaya hapsetmiş ve onları burada, ara sıra ziyaret ediyordu. Poyraz'ı da, onlarla beraber buraya hapsetmişti. Poyraz, onlardan birini görüp göremeyeceğini merak ediyordu. Mirza kadar kafadan çatlak değildi ama yine de onları hissedebilir, onlarla konuşarak burada vakit geçirebilirdi.


Kan Vaftiz (Bölüm 80)


Hırkalarına doldurdukları kemikleri kucaklarında taşıyarak, uzun bir yol yürümüşler ve bir eve gelmişlerdi. Poyraz merakla etrafa bakınmış, bölgeyi tanımaya çalışmıştı. Mirza ile günlerdir dışarıda dolaşıyorlardı ama daha önce böyle bir yere geldiklerini hatırlamıyordu. Bir gece kondu mahallesindelerdi. Etrafta bir sürü yıkık dökük harabeler vardı ve görünüşe göre hepsi boştu. Mirza evlerden birine yönelirken Poyraz hala etrafa bakınıyor, burada ne yaptıklarını anlamaya çalışıyordu. Sokakta çalışan yalnızca bir tane aydınlatma direği vardı ve o da yalnızca küçük bir bölümü aydınlatıyordu. 

Sokağın ortalarına doğru ilerledikçe karanlık daha da yoğunlaşıyor, Poyraz'ın korkusu daha da artıyordu. Burada yalnız başına kalmamak için Mirza'nın yanına koştu ve onu takip etti. Mirza bir evin kapısını açıp içeri girerken, Poyraz kapının önünde durup onu bekledi. Evin içinde bir ışık yandı. Poyraz başını kapıdan içeri uzatıp, evin içine baktı. Cılız bir ışıktı ama hiç yoktan iyiydi. Kapıdan içeri girer girmez bir oda çıkıyordu. Burası muhtemelen evin salonuydu. Her yer rezaletti. Duvarlarda boyadan eser yoktu. Duvarlar ve tavan çürümüş ve küflenmiş, yerler ise çöplüğe dönmüştü. Odanın her bir köşesinden örümcek ağları sarkıyor, ortalıkta koca koca örümcekler ve küçük fareler dolaşıyordu. Mirza kucağındaki kemikleri, odadaki tek eşya olan kırılmış, yırtılmış ve küf tutmuş üçlü koltuğun üzerine bıraktı. Sonra da Poyraz'a döndü.

"İçeri gel de kucağındakileri bırak." dedi donuk sesle.
"Şey... Sen gelip alsan..." diye geveledi Poyraz.

Korkudan titremeye başlamıştı. Mirza büyük ihtimalle burada kalacaktı. Poyraz ise buradan nasıl gideceğini, nereye gideceğini ve yolunu nasıl bulacağını bilmiyordu. Mirza'nın, şu an ona yardım etmeyeceğini tahmin edebiliyordu.

"Uzatma Poyraz, iki adım atıp şu koltuğa bırakacaksın işte."

Poyraz bir süre durakladı ve tereddütte kaldı. Etrafa son kez baktıktan sonra içeriye doğru bir kaç adım attı. Evin tahtadan olan giriş kapısı bozuk olduğundan öne arkaya doğru sallanıyor, ürkütücü sesler çıkarıyordu. Poyraz koltuğa yaklaşarak, hırkasının içindeki kemikleri koltuğun üzerine döktü ve hırkasını geri alıp, kollarıyla sıkı sıkı sardı. Birkaç saniye Mirza ile bakışmanın ardından dışarı çıkmak için arkasını döndü. O sırada Mirza onu durdurdu.

"Nereye Poyraz?" 

Poyraz durdu ve Mirza'ya döndü.

"Bilmiyorum Mirza... Nereye gideceğimi bilmiyorum ama ben başımın çaresine bakarım. Yollarımız burada ayrılıyor." 
"Neden Poyraz?" diye sordu Mirza, ona doğru yürüyerek.

"Bilmem, yanlış hatırlamıyorsam böyle anlaşmıştık. İşimizi halledince ayrılacaktık."
"Peki sen bunu gerçekten istiyor musun Poyraz? Benimle yolunu ayırmayı gerçekten istiyor musun?"
"Ama böyle söylemiştin Mirza..." dedi Poyraz, ümitsizce.
"Evet, böyle söyledim Poyraz. Ama bu gece olanları merak etmiyor musun, bunu öğrenmeden mi gideceksin?" 

Poyraz gözlerini tavana dikti ve kısa bir bekleyişin ardından cevapladı.

"Hayır Mirza, merak etmiyorum. Bunu öğrenmemin bana bir yararı olmayacak. Ben gidiyorum, hoşçakal."

Poyraz arkasını dönüp kapıya doğru ilerledi. O sırada Mirza'nın bir cümlesiyle tekrar durakladı. 

"Bence biraz kalmalısın Poyraz."

Poyraz olduğu yerde durdu ama arkasını dönüp bakmadı, kapının tam önünde duruyordu. Bir adım atsa dışarı çıkabilir ve arkasına bakmadan, koşarak kaçabilirdi. Mirza'da onun peşine düşmezse eğer kurtulabilirdi. Ama o bir adımı atamıyordu. Mirza son sözünü net bir şekilde söylemişti. Tehdit içeren bir tavrı yoktu, ses tonu da öyle değildi ama Poyraz bunu neden söylediğini deli gibi merak ediyordu. Bir yandan da koşarak buradan kaçmak, uzaklaşmak istiyordu. Galiba, yalnızca beş dakika kalmanın bir zararı olmayacaktı. Gerçi buradan gitse bile, Mirza ölene kadar onun peşini zaten bırakmayacaktı. Sadece her an yan yana olmayacaklardı hepsi bu. Poyraz evinde olacaktı ve biraz olsun nefes alabilecekti. Mirza'nın nefesini her an ensesinde hissetse bile, en azından canı şimdiki kadar tehlikede olmayacaktı. Poyraz arkasını döndü ve yerinden kımıldamadan, olduğu yerde bekledi. 

"Galiba biraz kalabilirim." dedi başını dikleştirerek.

Mirza'ya korktuğunu belli etmemeye, istediği an buradan gidebileceğini hissettirmeye çalışıyordu ama deli gibi korkuyordu. 

"Bu kemikleri ne yapacağıma henüz karar veremedim, sence ne yapmalıyım Poyraz?"
"Ben nereden bileyim Mirza? Başka bir yere gömeceğini söylemiştin."

Mirza düşünceli bir biçimde kemiklere bakarak mırıldandı. 

"Evet ama nereye?" Sonra Poyraz'a döndü. "Her neyse, bunu sonra düşünürüm. Gel, sana bir şey göstereceğim." 

Mirza odanın sonuna doğru yürüdü ve küçük, karanlık hole girdi. Sonra durdu ve Poyraz'a döndü.

"Gelsene Poyraz. Ama gelirken kapıyı kapat, kemiklerimin çalınmasını istemem." diye ekledi alaycı bir tavırla ve iğrenç bir kahkaha attı. 

Poyraz onun nasıl bir ruh halinde olduğuna, ne yapmaya çalıştığına anlam veremiyordu. Olduğu yerde durup biraz düşündü. O sırada Mirza, holün sol tarafında bulunan bir merdivenden aşağı iniyordu. Poyraz çıkan seslerden, merdivenlerin ahşap ve eskimiş olduğunu anladı. Kendisini taşıyıp taşımayacağına emin değildi. Oraya gidip gitmemesi gerektiğine bile emin değildi. Aşağıda, karşısına ne çıkacağını bilmiyordu. Şimdi yalnız kalmıştı. Mirza aşağıdaydı ve Poyraz buradan rahatlıkla kaçabilirdi. Mirza'nın kötü bir niyeti olsaydı, onu burada yalnız başına bırakmaz ve onu zorla buraya hepsederdi. 

Buradan gitmek de, kalmak da Poyraz'ın kararıydı. Mirza'nın, onu aşağıya neden çağırdığını merak etmişti. Burada biraz daha kalarak bunu öğrenebilir, sonra da gidebilirdi. Kemiklerin çalınmaması için kapıyı kapatmayı denedi ama kapı kapanmadı. Sonra bu kemikleri kimin, ne yapacağını düşündü ama aklına bir şey gelmedi. Mirza onunla alay etmişti hepsi bu... Kapıyı olduğu gibi bırakarak, hole yöneldi ve merdivenleri buldu. İlk basamağa adım attığında, çıkan sesi duyunca durakladı. 

"Mirza, bunlar beni taşır mı?" diye seslendi.
"Taşır Poyraz, taşır. O basamaklar neleri taşıdı, seni mi taşımayacak?"

Poyraz bunu duyunca rahatladı ve basamakları inmeye başladı. Bir yandan da bu basamakların, kendisinden daha ağır neleri taşıdığını merak ediyordu. Karanlık olduğundan duvarlara tutunarak, yavaş ve dikkatli adımlarla iniyordu. Zemine ayak bastığında, rahatlamış gibi iç çekti. Başını kaldırıp etrafa bakındı. Küçük bir bodrum kattaydı. Karşılıklı iki duvarda asılı olan gaz lambaları, ortamı loş bir şekilde aydınlatıyordu. Bodrumun zemini topraktı, yer yer kuru otlarla ve ölü çiçeklerle kaplıydı. İlk bahar ve yaz aylarında, burası bir çiçek bahçesine dönüşüyor olmalıydı. Duvarlar da, zemin gibi topraktandı. Muhtemelen evin inşası sırasında kazılmış, ama masraf çıkmaması için duvarlara ve zemine hiçbir şey yapılmamıştı. Poyraz karşı duvarın dibinde, ellerini önünde birleştirmiş bir şekilde duran Mirza'nın yanına gitmek için bir kaç adım attı. O sırada ayağı, yerde bulunan kuru otlardan birine dolandı. Biraz sendeledi ama düşmedi. Olduğu yerde kalmayı ve Mirza ile o şekilde konuşmayı tercih etti.


Kan Vaftiz (Bölüm 71)


Kayıp kızın dosyasının kimde olduğunu öğrenmek için sabah olmasını beklemişlerdi. Sabah olduğunda Gözde dosyayı araştırmaya koyulmuş, Önder ise Tamer ile beraber, bilgilerini aldığı kişilerle görüşmek için dışarı çıkmıştı. Önder'in uykusuzluktan başı dönüyordu ve gözlerini açamıyordu. Aracın şoför koltuğuna Tamer'i oturttu. Kendisi de ön yolcu koltuğuna oturup, biraz dinlenmek için gözlerini kapattı. Adrese vardıklarında Tamer onu kolundan tutup sarstı, Önder gözlerini açtığında uykuya daldığını fark etti. Hemen ayılmaya çalışıp kendisini toparladı. Önder not aldığı bilgileri Gözde'ye vermiş, o da şahısların ikametgah adreslerini bulmuştu. Geldikleri adres bir kahvehaneydi. Muhtemelen adam burada hem iş yapıyor hem de barınıyordu. İş yerinin demir kepengi açılmıştı ama kapısı kapalıydı. Adam içeride sabah temizliği yapıyor olmalıydı. Arabadan inip iş yerine doğru yaklaştılar. Tamer başını cama dayayıp içeriyi kontrol ederken, Önder gerinerek uykusunu dağıtmaya, kendisine gelmeye çalışıyordu. Bir süre sonra kapı açıldı ve karşılarına kısa boylu, hantal ve bakımsız, yaşlı bir adam çıktı. 

"Daha açılmadık." dedi yaşlı adam, homurdanarak.

Adamın başının tepesi keldi, ensesindeki saçları ve kir içindeki sakalları beyazlamıştı. Yüzündeki kırışıklıklar, onun en az atmış yaşında olduğunu gösteriyordu. Yaşlılıktan mı yoksa ayyaşlıktan mı bilinmez ama konuşurken ağzının içinde geveliyor, sözleri güçlükle anlaşılıyordu. Ayrıca yürürken sendeliyordu. Bu da onun daha çok sarhoş olabileceğini gösteriyordu. Tamer yaşlı adama rozetini gösterdi. Adam polis rozetini görünce yüzünü düşürdü ama pek umursamadı. Ardından Tamer, elinde tuttuğu not defterinden bir isim söyleyerek yaşlı adama, onu tanıyıp tanımadığını sordu.

"Neden beni arıyorsunuz?" diye sordu yaşlı adam. 

Önder ve Tamer, şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Bu kadar yaşlı bir adam, nasıl olur da bundan bir yıl önce genç bir kıza tecavüz edebilirdi? Nasıl olurda bu suç ispatlanamazdı anlayamıyordu. Önder adama bir şey söylemeden içeri girdi. Adam arkasından seslenerek, yerleri yeni sildiğini ve hala kurulmadığını söyledi ama Önder bunu umursamadı. Tamer'de içeri girdiğinde, adam daha da öfkelendi.

"Size söylüyorum, duymuyor musunuz? Yerleri daha yeni sildim, her yeri batırdınız!"

Önder masanın üzerindeki sandalyelerden birini yere indirip otururken, Tamer de onun yanında, ayakta durdu. Adam da karşılarına geçip, sorgulayan ve öfkeli gözlerle onlara baktı.

"Sizin derdiniz ne? Benim polislerle bir işim olamaz. Ben vergilerimi de faturalarımı da ödüyorum. Ayrıca..."
"Biz zabıta değiliz, senin vergin bizi ilgilendirmez." diyerek, araya girdi Tamer. "Buraya başka bir şey için geldik."

Önder'in konuşmaya takati yoktu. Hala uykusu vardı ve hala yorgundu. Bu yüzden onun yerine Tamer konuşuyordu. Tamer masanın üzerinden bir sandalye indirip, yaşlı adamı kolundan tutarak zorla sandalyeye, Önder'in karşısına oturttu. Önder nihayet konuşmaya başladı.

"Bir soruşturma yürütüyoruz ve araştırma yaparken, seninle ilgili bir şey bulduk."
"Ne buldunuz komiserim?" diye sordu yaşlı adam, korkuyla.
"Geçtiğimiz sene genç bir kız seninle ilgili bir şikayette bulunmuş. Hatta mahkemelik olmuşsunuz ama suçun ispatlanamadığı için serbest kalmışsın."

Adam rahatlamış gibi iç çekti ve keyifle geriye yaslandı. Onun bu hareketi Önder'in sinirini bozdu. Tamer bunu fark edince, adamı ensesinden tutarak öne doğru çekti ve keyfini bozdu. Adam bir Tamer'e, bir Önder'e baktı. Sonra konuşmaya başladı.

"Siz onun için mi buraya kadar yoruldunuz komiserim, boşuna gelmişsiniz."
"Buna sen değil, biz karar veririz. Bu suçun neden ispatlanamadı, önce onu anlat bakalım." dedi Önder, umursamaz bir tavırla.

"Çok basit." dedi adam sırıtarak. Hala ağzının içinde geveleyerek konuşuyor, onun bu konuşması Önder'in sinirlerini daha da bozuyordu. "Yapmadım da ondan."
"Sana yapıp yapmadığını sormuyorum." dedi Önder net bir biçimde. "Bu suçun nasıl ispatlanamadı diye soruyorum."
"Komiserim, ben bir şey yapmadım ki... İşimde gücümde, gariban bir adamım. Elin kızına neden elimi süreyim?"

Önder başını çevirip etrafa baktı. İş yeri en fazla elli metrekareydi. Duvarları beyaz badanalı, yerler ise suya dayanıklı parkeyle kaplıydı. Anlaşılan adam zemine epey masraf yapmıştı. Çünkü onun evinin zemini de aynı parkeyle kaplıydı ve bu parkeler hiç de ucuz değildi. Geri kalan şeylere pek para harcamadığı belliydi. Masalar ve sandalyeler plastikti ve masaların üzerlerinde örtü bile yoktu. Biraz ileride de çay ocağı vardı. Görünüşe göre hepsi bu kadardı. Önder gözlerini etraftan ayırmadan sordu.

"Sen burada mı kalıyorsun?"
"Evet komiserim."
"Evin yok mu?" 
"Burası benim evim komiserim. Hem evim hem, iş yerim. Fazla bir masrafım yok."

"Ailen yok mu?" diye sorarken, adama döndü Önder.
"Karım yıllar önce öldü. İki oğlum, üç tane de kızım var ama hepsi hayırsız çıktı. Kendi hayatlarını kurup, beni bir başıma bıraktılar."
"Hayırsız evlat yoktur, travmalı evlat vardır." diye araya girdi Tamer.

Yaşlı adam, anlamamış gözlerle Tamer'e baktı.

"Ne komiserim, anlamadım."
"Yani diyorum ki... Sen hangi çocuğuna hangi özelliğini verirsen çocuk ona dönüşür. Demek ki sen adam olamamışsın, çocuklardan ne bekliyorsun?"
"Afedersin komiserim ama o çocuklar bir tek benim değil. Karım iyi orospu olsaydı da düzgün şeyler verseydi."

Önder aniden ayağa kalktı ve masanın üzerinden adama yaklaşıp, yakasını tutup sarstı.

"Ölmüş karının arkasından düzgün konuş, pezevenk..."

Adamın gözleri fal taşı gibi açıldı, korkudan ne yapacağını bilmiyordu. Tamer araya girip, Önder'i yerine oturttu ve konuşmaya kendisi devam etti.

"Başkomiserim sana bir soru sordu. Suçun neden ispatlanamadı."

Adam korku dolu gözlerle Önder'e bakıp, bir süre tereddüt etti. Sonra kekeleyerek cevap verdi.

"Prezervatif diye bir şey icat etmişler. Ne yapayım komiserim? Karım öldü gitti, bu yaştan sonra nereden karı bulacağım? Köydekiler ayyaş diye adımı çıkardı, kimse benimle evlenmiyor. Çalışan orospular da, parasıyla olduğu halde bana yaklaşmıyor. Benim de ihtiyaçlarım var."

Önder gözlerini yaşlı adama, Tamer'de Önder'e kilitlemişti. Yaşlı adam da başını öne eğmiş, masum görünmeye çalışıyordu. Önder bu kez sakin olmaya çalışarak öne doğru eğildi ve kollarını bağlayıp, masanın üzerine koydu. Tamer sordu.

"Bu olaydan sonra sana düşman olan birileri oldu mu? Ya da bir tehdit falan aldın mı?"
"Almaz olur muyum komiserim. Ben bu yüzden evimden barkımdan oldum. Beni mahallemde barındırmadılar. Ben de evimi boşaltıp buraya kaçtım, semtimi değiştirdim. Buraya geldiğimde beni hiç kimse tanımıyordu, ne halt yediğimi hiç kimse bilmiyordu. Burada çok rahatım."

"Kıza nerede tecavüz ettin peki?"
"Eski evimde."
"Ona ne oldu?" 

Adam konuştukça Tamer'in de morali bozuluyor, sesi titriyordu.

"Galiba babası bir kuzeniyle evlendirmiş, kuma olarak gitmiş. Suriyeli'lerdi. Onlarda kuma normal, bir de kız bozulunca..."
"Üstelik de on dört yaşında olunca, söz hakkı olamaz." diyerek ekledi Önder.

Alacağı cezanın umurunda olmadığına karar verdiği an, masadan kalktı ve yaşlı adamı ensesinden tutarak yere savurdu. Ağzına gelen küfürleri sayarak, adamın yaşını bile umursamadan yerde defalarca tekmeledi. Ardından üzerine çıkıp adamın suratını dağıtırcasına, art arda yumruklar savurdu. Tamer, dışarıya ses gitmemesi için iş yerinin kapısını kapattı ve tek kelime dahi etmeden, bir kenarda durup Önder'in işini bitirmesini bekledi. Önder'in her vurmasında, adamın ağzından dökülen yalvarışları ve haykırışlarını zevkle dinliyor, kendisini acımasız yumruklardan korumaya çalışmasını zevkle izliyordu.


Kan Vaftiz (Bölüm 124)


Ceza evinde birinci haftası dolmuştu. Buradaki hayatının dışarıdaki hayatıyla pek bir farkı olmadığından, alışması fazla uzun sürmemişti. Günlerdir hiç kimseyle konuşmuyor, doğru düzgün yiyip içemiyor, uyuyamıyordu. Kimseyle muhatap olmadığından, ona sataşan kimse de yoktu. Tamer onu, buraya girmeden önce kimseye bulaşmaması konusunda uyarmıştı. Ama Önder zaten buralarda kimseye bulaşmaması ve düşman edinmemesi gerektiğini biliyordu. Burada ziyaretine gelen ilk kişiler, Cenk ile Gözde olmuştu. O hapse girdikten sonra yaşanan her şeyi bir bir anlatmışlardı. Bir çok suçtan dolayı ceza almıştı ama katilin yakalanmasını sağladığından, savcılar cezalarında indirim uygulamak için harekete geçmişti. Ayrıca Tamer'de, Alina'yı öldürdüğünden dolayı göz altına alınmış ardından tutuklu yargılama ile ceza evine gönderilmişti. Onun işlediği suç için bir inceleme yapılacaktı. Tahliye edilme şansı epey yüksekti. Polisler, Alina'nın evinde detaylı bir inceleme yapmışlardı. Cinayetlerde kullandığı demir çubuklar, yakma işlemi için kullandığı kimyasallar ve bir de küçük bir kafeste, bir karga bulunmuştu. 

Ayrıca yemek masasının üzerinde küçük bir not da vardı. Anlaşılan Alina, sonunun yaklaştığını anlamış ve polislerin daha kolay bulabilmeleri için notu görünür bir yere bırakmıştı. Önder notta yazanları okuyunca, başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. Alina ona yalan söylememişti. Karısı gerçekten de mezarlıkta onu bekliyordu. Gömülü bir halde... Önder artık hiç bir insani duygu hissetmiyordu. Kendisini farklı bir alemde, bedensiz bir ruh gibi hissediyordu. Artık uyanmanın zamanı gelmişti. Arkadaşlarıyla görüşmesinin ardından tekrar koğuşuna döndü ve yatağında oturup, uzun uzun düşündü. Hayatın ona verdiği iyilikleri ve kötülükleri düşündü ve kötülüklerin daha fazla olduğunu fark etti. Aslında bakılırsa hayat ona her şeyi fazlasıyla vermişti ama o kıymetini bilmemiş, her şeyi batırmıştı. Artık düzeltecek bir şey kalmamıştı. Gece tüm koğuş uykuya daldığında, ağır ağır yatağından kalkıp tuvalete gitti. Lavabonun karşısına geçip, uzun uzun aynada kendisine baktı. Sonra aynaya sert bir yumruk attı. Sonra bir daha ve bir daha... Parçalar etrafa saçıldı. 

Uykuda olanların uyanmamasını umuyordu. Bu işi herkes uykudayken halletmeliydi. Yere düşen büyük ayna parçalarından birini eline alıp, evirip çevirdi. Sonra gözlerini kapattı ve ayna parçasını, elini yarana kadar sıktı. Bunu yapmak için epey düşünmüş, kararını vermişti. Bu yüzden daha fazla düşünmesine gerek yoktu. Fikrini değiştirmeden bu işi bitirmeliydi. Bir eliyle lavaboyu kavrayarak, kendisini olabildiğince sıktı ve kendisini cesaretlendirmek için derin derin nefes alıp verdi. Ölümden korkmuyordu. Ama çekeceği acıdan korkuyordu. İçinden, beşten geriye doğru saymaya başladı. Beş... Dört... Üç... İki... Tam o sırada bir ses duydu. Gözlerini açıp hızla arkasını döndü. Karşısındaki adam, duyduğuna göre tam yedi kişiyi öldüren bir seri katil ve aynı zamanda, koğuş ağasının sağ kolu olan adamdı. Koğuştaki herkes, ağadan çok bu adamdan korkuyordu. Çünkü en fazla adam öldüren kişi unvanına sahip olan oydu. Adam gayet dinç görünüyordu. Hiç uyumadığı belliydi. Çatık kalın kaşları, uzun kirli sakalları ve ürkütücü bir görüntüsü vardı. Adam kollarını iki yanda sallayarak, ağır adımlarla ona doğru yaklaştı. Önder bir duvardaki kırık aynaya, bir elindeki ayna parçasına baktı. Elinden hala kanlar akıyordu. Önder'in korkudan elleri titremeye, gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Kırdığı bu aynanın bedeli ağır olacaktı. Adam elindeki ayna parçasını çekip aldı, evirip çevirdi. Ayna parçasını incelerken, aynı anda konuşmaya başladı.

"Ümitsizlik en büyük günahlardan biridir. Çünkü bunun anlamı, 'Allah'ın hiç bir şeye gücü yetmez'dir. İntihar etmek de bir ümitsizliktir. Onun verdiği canı sen alamazsın, o ne zaman isterse o zaman alır."
"Anlamadım..." dedi Önder, titreyen sele.

Adam elindeki ayna parçasını lavabonun içine attı ve gözlerini Önder'e çevirdi. 

"Ben biraz sonradan Müslüman olanlar gibiyim, o yüzden dinime çok bağlıyım. Beni dinle ve sabret, elbette sabrının mükafatını alacaksın. Hele yarına bir çıkalım."
"Sen ne sabrından bahsediyorsun, benim hiç bir şeyim kalmadı!"

"Benim de hiçbir şeyim yok. Bir sürü insan öldürdüm. Burada öleceğim ama her gün tövbe ediyorum. Çünkü ben ne yaparsam yapayım, Allah'ın rahmeti benim günahlarımdan daha büyük. Senin sorunlarına mı gücü yetmeyecek? Şu an ağır bir imtihandasın. Sen sadece sabret ve dua et. Bir gün bu sıkıntıların son bulacak, her şey yoluna girecek, buna emin ol." Adam başını kaldırıp, duvardaki kırık aynaya baktı. "Kırdığın aynanın karşılığında da sabah kahvaltısını sen hazırlayacaksın. Ağayla bana yumurta haşla, rafadan... Şimdi git yat yerine, sabah erken kalkacaksın."

Adam arkasını dönüp giderken, Önder şaşkınlıkla bakakaldı. Onca insanı öldüren adam, onun hayatını kurtarmıştı. 


Kan Vaftiz (Bölüm 123)


Adamlardan biri odanın kapısını açtı ve Poyraz odadan dışarı çıktı. Kurulun verdiği kararla şaşkına dönmüştü. Böyle bir karar çıkmasını hiç beklemiyordu, bunu hak etmediğini düşünüyordu. Odanın önünde bir sandalyeye oturmuş, ağlayan kardeşine baktı. Asıl ağlaması gereken kişi Poyraz idi ama kardeşi ağlıyordu. Kucağında ve ellerinde sıkı sıkı tuttuğu kağıtlara baktı. Kağıtlarda ne yazdığını bilmiyordu ama belli ki orada yazanlar onu epey etkilemişti. Utku başını kaldırıp, yaşlı gözlerle ona baktı. Poyraz kardeşine bir şeyler söylemek için yanına yaklaşmaya çalıştı ama hasta bakıcılar onun koluna girerek, oradan uzaklaştırdı. Utku da merakla onları peşinden gidiyordu. Kuruldaki takım elbiselilerden biriyle beraber doktorun odasına girdiler. Biraz sonra doktor da onların arkalarından geldi ve odaya girip kapıyı kapattı. Utku kapının dışında kalmıştı. Olanları epey merak ediyor olmalıydı. Doktor Poyraz'ın dosyasını çıkarıp, bir kaç sayfaya bir şeyler karaladı. 

Kurul, Poyraz'ın hastalığının devam ettiğine ve hastaneye tekrar yatarak, tedavisinin devam etmesine karar vermişti. Poyraz buraya en son geldiğinde, onun bir gün buraya tekrar döneceğini söyleyen arkadaşını ciddiye almamıştı ama arkadaşı haklıydı. Buraya tekrar dönmüştü ve belki de ölene kadar burada kalacak, bir daha kurtulamayacaktı. İşlemlerinin tamamlanmasının ardından doktorun odasından çıktı ve iki hasta bakıcıyla beraber, kalacağı odaya gitmek için merdivenlere yöneldi. Utku da doktor ile konuşmak, sonucu öğrenmek için doktorun odasına girmişti. Poyraz kalacağı odaya giderken, hasta bakıcıya döndü ve kaşlarını çatarak söylendi.

"Ben eski odamda kalmak istiyorum."
"Maalesef." dedi hasta bakıcılardan biri. "Eski odanda başka bir hasta kalıyor Poyraz."
"Olsun... Onu çıkarın başka bir odaya koyun, ben o odada kalmak istiyorum. Diğerlerinin pencerelerinin önünde ağaçlar var, manzarayı kapatıyorlar." 
"Dışarıda seyredebileceğin bir manzara yok Poyraz. Sus ve yürü."

Poyraz, öfkeyle derin bir nefes aldı. Aynı şeyleri en başından tekrar yaşayacaktı. Gerçi evinde kaldığı zamanlarda da hapis hayatı yaşıyordu ama en azından orası eviydi ve istediği her şeyi özgürce yapabiliyordu. Yeni kalacağı odasına giderken, odalardan birinin kapısının açık olduğunu fark etti. Adam koridordaki sesleri duyunca, neler olduğunu anlamak için dışarı çıkmıştı. Bu adam, odasında yaptığı bir ayin sırasında Poyraz'ın en yakın arkadaşı olan kediyi öldüren ve suçu Poyraz'a atan adamdı. Adam Poyraz'ı görünce, yüzünde iğrenç bir gülümseme belirdi. Ellerini pijamasının ceplerine soktu ve kapının pervazına dayanarak, gözlerini ona dikti.

"Ne oldu Poyraz, neden geri geldin?" diye sordu, alaycı bir tavırla. 
"Sana ne, sen kendi işine baksana!" 
"Geri geldin, öyle değil mi?"

Poyraz durdu ve adama döndü. Bir kaç metre gerisinde duruyor, ona bakarak sırıtıyordu. Poyraz ona cevap vermedi. Tekrar önüne dönerek, yürümeye devam etti. 

"Sana bir gün buraya geri döneceğini söylemiştim ama sen bana buraya asla geri dönmeyeceğini söylemiştin, öyle değil mi Poyraz? Ama benim dediğim oldu, geri döndün. Evine tekrar hoşgeldin Poyraz." diyerek, söylenmeye devam etti adam.

Onun bu sözleri Poyraz'ın sinirlerini ve moralini bozdu ama ona cevap vermek yerine, hasta bakıcılarını takip etti. Kapı arkasından kapandığında, Poyraz derin sessizlikle ve dört duvarla baş başa kaldı. Yatağına oturup etrafa göz gezdirdi. Eski odasından pek bir farkı yoktu. Sadece duvarları daha kirliydi. Yatağının nevresimleri ise yeni ve tertemizdi. Başını pencereye çevirdiğinde, pencerenin önünün tamamen açık olduğunu gördü. Herhangi bir ağaç dalı yoktu. Heyecanla yataktan kalktı ve pencereye doğru yaklaştı. Ağaç dalları yalnızca sağ taraftaki odanın penceresini kapatıyordu. Buradan bakınca, bahçeyi net bir şekilde görebiliyordu. Odanın içi eski odasına ne kadar benziyorsa, manzarası da o kadar benziyordu. Sadece düşünen adam heykeli biraz sol tarafta duruyordu, onu net bir şekilde göremiyordu ama bu büyük bir sorun değildi. Sonuçta görebiliyordu. 

Gülümsedi. Artık Mirza olmadığına göre, burada onu rahatsız edecek ve korkutacak hiç kimse olmayacaktı. Mirza'nın olmadığı her yer onun için rahat ve güvenliydi. Az önce ona laf atan adamı umursamıyordu artık. Mirza gibi bir adamla günlerce yalnız kaldıktan ve onca tehlikeli macera yaşadıktan sonra artık kimse onu korkutamazdı. Artık daha güçlüydü. Buradaki yeni hayatıyla ilgili hayaller kurarken, odasının kapısı açıldı ve bir adam göründü. Üzerindeki pijamasına bakılırsa, burada kalan bir hasta olmalıydı. Poyraz bu adamı daha önce hiç görmemişti. Adam ona gülümseyerek, odaya girmek için izin istedi. Poyraz yeni bir arkadaş bulduğu için mutlu oldu. Onu odasına davet etti. Adam heyecanla odaya girdi ve kapıyı kapattı. Poyraz yatağına oturduğunda, adam da onun hemen yanına oturdu. Uzun boylu, sıska ve keldi. Oldukça komik bir görüntüsü vardı. Hareketleri tuhaf ve hızlıydı. Yüzünde anlamsız bir gülümseme vardı. 

"Merhaba, sen yeni hasta mısın?" diye sordu adam, heyecanla.
"Evet. Aslında sayılır, daha önce burada üç yıl kaldım. Sonra kısa bir tatile gittim ve geri geldim."

Adam şaşkınlıkla ona baktı..

"Burada tatile izin veriyorlar mı?"
"Hayır ama bana bir ayrıcalık tanıdılar, ben özel bir hastayım." dedi Poyraz, havalı bir tavırla.

Adam düşünceli bir şekilde sordu.

"Özel hasta olmak için ne yapmak gerekiyor peki?"
"Yapman gereken tek şey, belalı bir arkadaş edinmekti ama tatil yaptıracak tek arkadaşı ben edindim. Başka yok, maalesef."
"O nerede peki, ben de edinebilir miyim?"
"Hayır. O uzun bir tatile çıktı, bir daha dönmeyecek. Sen neden geldin, tanışmak için mi?"

"Hayır. Bunu herkese söylüyorum ama kimse beni dinlemiyor."
"Neymiş o? Ben dinlerim."
"Sana bir sır vereceğim ama bu sırrı, ben hayatta olduğum sürece hiç kimseye anlatmayacaksın! Anlaştık mı?"

Poyraz gözlerini kocaman açtı, aniden geri çekildi. Yutkunarak yataktan kalktı ve pencereye yöneldi. Dışarıdaki manzaraya baktı. O an dünyadaki tek tehlikenin Mirza olmadığını ve nereye giderse gitsin, tehlikenin onun peşini bırakmayacağını anladı. Güvenli olan tek yer eviydi.


Kan Vaftiz (Bölüm 122)


Hastaneye geldiklerinde, Poyraz'ı doktorunun yanına götürdü. Doktor, Poyraz ile kısa bir süre baş başa konuşmanın ardından onu odasından çıkarıp, başka bir bölüme götürdü. Utku'nun odaya girmesine izin verilmedi. Utku odanın kapısından içeri baktığında, birkaç takım elbiseli adam gördü. Poyraz ile uzun bir görüşme yapacaklar ve sonra durumuna göre karar vereceklerdi. Utku da bu süre içinde odanın önünde, koridorda bekleyecekti. Odanın kapısı kapanırken, Poyraz Utku'ya korku dolu bir bakış attı. Utku koridordaki sandalyelerden birine oturup geriye yaslandı ve bir süre, öylece bekledi. Bu bekleyişin epey uzun süreceğini bildiğinden, cebindeki kağıtları çıkardı ve henüz okumadığı son üç sayfasını eline aldı. Diğer kağıtlar hala kucağında duruyordu. Sakin olmaya çalışarak, mektubu kaldığı yerden okumaya devam etti.

'Bu mektup üzerine, kardeşimin ayrıldığı erkek arkadaşıyla tekrar görüşmek istedim fakat durumunun çok ağır olduğunu ve bu yüzden, bir kaç gün boyunca uyutulacağını söylediler. Sürekli kaybolan sevgilisinden bahsediyormuş. Doktorlar da onun aşk acısı çektiğinden dolayı durumunun ağırlaştığından şüphelenmişler. Herkes kardeşimin kaybolduğundan haberdardı ama hiç kimse o adam kadar üzgün görünmüyordu. Ben de kardeşimin kaybında bu kadar üzüldüğüne göre ona gerçekten çok aşık olduğunu ve öldüğünü öğrenirse eğer intihar edebileceğini düşündüğümden dolayı, bunu ona asla söylemedim ve onun peşini tamamen bıraktım. Polise gitmeyi çok düşündüm ama haberlerde, bu tür suçlar işleyenlerin bir kaç yıl bile yatmadan hapisten çıktıklarını çok görmüştüm. Bu adam her kim ise devlet ona asla bir şey yapmayacaktı. Bu yüzden kardeşimin, annemin, babamın ve hayatımın intikamını kendim almaya karar verdim. Kardeşimin bize bahsetmediği ve ona platonik aşık olan birinin olabileceğini düşünüyordum. Onu nasıl bulacağımı bilmiyordum. Önce haberlere ve gazetelere çıkan ve cinsel saldırı suçlarından ceza almış kişileri araştırdım ama hiçbir şey bulamadım. Bu iş polislikti. Onların yardımı olmadan bu tür araştırmalarla bir şey bulamayacağımı anladım. Sonra daha kolay bir yöntem buldum. Görüşebildiğim kadar çok erkekle görüşecek ve kardeşim ile bağlantısı olan birilerini bulmaya çalışacaktım. Onlarla sosyal medyada ve ya gittiğim mekanlarda tanıştım, görüştüm, muhabbet ettim. Özel hayatlarını, daha önce yaşadıkları ilişkileri ve herhangi bir suçları olup olmadığını öğrenmeye çalıştım. Çoğunu önce otel odalarında sarhoş ediyor sonra da sorular sorarak, bilgi alamaya çalışıyordum. Bu sayede daha önceden cinsel saldırı suçu işleyip yakalanmayan, yakalansa da ceza almayan bir kaç erkek buldum. Onların hakkında daha fazla araştırma yaparak, kardeşim ile ilgili bir bağlantıları olup olmadığını öğrenmek yerine, onları direk öldürmeye karar verdim. Ama acı çekmeden ölmelerinin bir anlamı olmazdı, bu yüzden onlara işkenceler yaparak ölüme terk ettim. Bana o mektubu gönderen adamın kardeşime yaptıklarını, onlara acı çektirmek ve aşağılamak için yaptım. Kardeşime tecavüz edip gömdüğünde, üzerinde yalnızca ayakkabılarını ve atletini bıraktığını, onu gömmeden önce bir süre yanından ayrıldığını ve geri döndüğünde, baş ucunda bekleyen bir karga gördüğünü ve karganın, kardeşimin açık kalan ağzına dışkısını yaptığını yazmıştı. Ben de onları önce bayılttım sonra ağızlarına karga dışkısı koyarak, boğazlarına kadar ittim ve onlara yedirdim. Daha sonra onları, kardeşime yapıldığı gibi soydum ve üzerlerinde yalnızca atletlerini ve ayakkabılarını bıraktım. Sonra kardeşimin vajinasının gördüğü zararı, ben de onların penislerine verdim. Onları tamamen yok olmayacak şekilde yaktım ve sonra söndürerek, kanlar içinde bıraktım. Tıpkı kızlığı bozulan bir vajina gibi görünüyorlardı. Bir süre sonra acıya dayanamayarak gözlerini açtıklarında, onlara asıl acıyı yaşattım. Kardeşimin diri diri gömülürken çektiği acının benzerini yaşatmak istedim. Ben de onları boğsaydım eğer, acı çekerlerdi ama çabuk ölürlerdi. Bu yüzden acı çekmeleri ama hemen ölmemeleri için kafalarının içine, bir kulaktan girip diğerinden çıkacak şekilde demir çubuklar soktum. O an yaşadıkları dehşeti, acıyı ve korkuyu gözlerinde görebiliyordum. O anki yüz ifadelerini görmeliydin. Bunu yaparken zevk aldım, kabul ediyorum ama bu sadistçe bir zevk değildi. Onların başkalarına verdikleri zararların ve çektirdikleri acıların karşılığını aldıklarını görmekti bana zevk veren şey. Bundan gayet mutluyum çünkü ben kötü bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Onların kardeşim ile ilgili bir bağlantıları olup olmadığını bilmiyorum, bunu hiçbir zaman öğrenemedim ama sonuçta onlar da başkalarına aynı zararları vermiş, aynı acıları yaşatmışlardı. Benim ve ya bir başkasının kardeşi olması fark etmez, başkalarının da intikamını almış oldum. Ben kardeşimin katilini aramadığımdan dolayı erkeklerle görüştüğüm için her defasında sana ihanet ettiğimi düşündün, ama böyle bir şey asla olmadı. Bu cinayetlerde, Poyraz ile sen de biraz suçlandın ama bunun sebebi ben değildim. Ben sadece polislerin sizden şüphelendiklerini öğrendiğimde, size her defasında biraz daha yakınlaşmaya çalıştım. Çünkü siz devamlı polisler ile iletişim halinde olduğunuzdan dolayı, öldürdüğüm insanlarla ilgili bir bilgi sahibi olabileceğinizi ve bu sayede kardeşimin katilini bulabileceğimi düşündüm. Polisler bana her yaklaştıklarında, para karşılığında adamlar kiralayarak onların dikkatlerini dağıtmaya, yönlerini değiştirmeye ve işimi daha rahat yapabilmek için onları kendimden uzaklaştırmaya çalıştım. Adamları yalnız başıma kaçırdım. Onlara, katilin kardeşimi öldürdüğünü söylediği yağmurlu gecelerde işkenceler ettim. Kardeşimi gömdüğünü söylediği yer gibi ıssız alanlara götürüp ölüme terk ettim. Bu mektubu sana son cinayetimi işlemeden önce yazıyorum. Kardeşimin katilini sonunda buldum. O kişi, kardeşimin hasta olan sevgilisi Mirza imiş. Bunu yapabileceğimi sanmıyorum çünkü artık sona yaklaştığımı düşünüyorum. Öleceğimi hissediyorum. Bu yüzden sana her şeyi itiraf etmem gerekiyordu. Mirza'yı öldürdükten sonra bu işi tamamen bırakacağım çünkü hayatımı elimden alan adamı ortadan kaldırdığımda, özgür olacağım. Sonum ya ceza evi ya da mezar olacak belki ama olsun, ruhumun rahat etmesi bana yeter. Zaten önceden de pek yaşadığım söylenemezdi, benim zaten ölüden bir farkım yoktu. Ha bu arada, başkomiserin karısını da benim peşimi bırakması için kaçırdım, evet. Çünkü işim henüz yeni başlamıştı ve o başkomiser işime fazla burnunu sokmaya, bana fazla yaklaşmaya başlamıştı. Onu kendimden uzaklaştırmak için bunu yapmak yapmak zorundaydım. Soruşturmayı bıraktığında, ben de onun karısını bırakacaktım ama o her defasında beni aptal yerine koydu. Her defasında beni hafife alarak benimle oyun oynamaya kalkıştı. Beni ve zekamı hafife almanın bedeli ağır oldu. Aslında niyetim sadece onu tehdit etmekti ama işler umduğum gibi gitmedi. Ama bu benim değil, tamamen başkomiserin hatası. Artık her şeyi öğrendin. Umarım beni affedersin ve bana inanırsın Utku. Bu dünyada olmadı ama belki öteki dünyada kavuşuruz, ne dersin? Seni her zaman seveceğim. Hoşçakal...'


Kan Vaftiz (Bölüm 121)


Uzun zaman sonra ilk kez polisler kapısını çalmış ve ona bir zarf vermişlerdi. Zarfın içinde ne olduğunu sorduğunda ise Gözde komiser ona kısa bir açıklama yapmıştı. Aylardır peşlerinde oldukları ve aradıkları katilin Alina olduğunu, son cinayetini işlemek üzereyken suç üstü yakalandığını ve öldürüldüğünü söylemişti. Utku bunları duyduğunda, başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. Ne kadar büyük bir beladan kurtulduğunu anlamıştı. Belki de ölen kurbanların yerinde kendisi de olabilirdi. Komiserin verdiği zarfı alıp sehpanın üzerine koymuş ve uzun bir süre onunla bakışmıştı. Zarfın üzerinde, mektubun ona ait olduğuna dair hiçbir yazı yoktu. Kenarlarından biri yırtılmıştı. Polisler zarfı Alina'nın evinde bulmuşlardı ve anlaşılan, ona getirmeden önce açıp okumuşlardı. Alina'nın neden böyle bir zahmete girdiğini, neden ona bir mektup bıraktığını anlayamıyordu. Bir yandan zarfı yırtıp atmak istiyor, diğer yandan da içinde yazanları deli gibi merak ediyordu. Öğle olduğu halde abisi hala uyuyordu. O uyanmadan mektubu okumalıydı. Aksi halde abisi ile yine kava edeceklerdi. 

'Merhaba sevgilim.

Bir gün başıma gelecek olanları az çok tahmin ettiğim ve beni asla dinlemeyeceğini bildiğim için sana bu mektubu yazmaya karar verdim. Sana derdimi anlatabileceğim tek yol bu. Çünkü yüz yüze geldiğimizde beni hiçbir zaman dinlemedin. Bana hakaret edip, aşağılamaktan başka hiç bir şey yapmadın. Beni her defasında kovdun. Aslında birine derdini anlatmanın en kolay yolu ya mesajlaşmak ya da mektup yazmak. Çünkü düşünebiliyor, kelimelerini seçebiliyor, acele etmeden rahat bir şekilde konuşabiliyorsun. Aslında sana mesaj da yazabilirdim ama anlatacaklarımı ben hayattayken öğrenmen doğru olmaz. Bunu okuyorsan eğer kesinlikle artık hayatta değilimdir ve bu mektubu sana muhtemelen ya polisler vermiştir ya da evime girerek kendin bulmuşsundur. Sana üstüne basa basa söylemek istediğim tek şey, seni asla ama asla aldatmadığım. Bundan sonra anlatacaklarıma inanıp inanmamak sana kalmış ama buna kesinlikle inanmanı istiyorum. Evet bir sürü erkekle görüştüm, gezdim, yedim, içtim, otel odalarında ve ya takıldığım adamların evlerinde dolaştım ama o erkeklerin hiç biriyle, asla ama asla yatmadım. Bana senden başka hiçbir erkek elini sürmedi. Hiçbir erkeğin eli elime değmedi. Ha... Bir tanesi muhabbet sırasında koluma dokunmuştu ama o zaman da üzerimde ceket vardı. Yani aslına bana değil ceketime dokundu. Bu gayet açıklayıcı sanırım, sana asla yalan söylemiyorum. Aslında hiçbir zaman söylemedim. Ama özellikle bundan sonra yalan söylememin hiçbir anlamı yok. Sonuçta senin hiçbir şeyin değilim, olamam da, öyle değil mi? İnsanın, hiçbir şeyi olmadığı birine yalan söyleyerek boşu boşuna günaha girmesinin bir anlamı yok. Şimdi bunları okurken bana gülüyor, dalga geçiyor olmalısın. Çünkü beni defalarca başka erkeklerle yakaladın ve benim duygu sömürülerime dayanamayarak, bana her defasında şans verdin. Ben ise her defasında aynı hataları tekrar ve tekrar yaptım. Şimdi sana neden o erkekle görüştüğümü itiraf edeyim. Bir suçluyu arıyordum. Hayatımı mahveden, her şeyimi darmadağın eden bir suçluyu. Sana hiçbir zaman bahsetmediğim bir kız kardeşim vardı. Yıllarca hayalini kurduğu, uğraşıp çabaladığı, gece gündüz çalıştığı ve sonunda gerçekleştirdiği TIP hayalini yaşamak için evden ayrılarak, İstanbul'a geldi ve hemşire olarak bir hastanede göreve başladı. İlk başta her şey gayet iyi gidiyordu. Annem ve babam ile sık sık İstanbul'a onu ziyarete geliyor, çalıştığı hastaneyi geziyor, kirada kaldığı evinde bir kaç gün misafir olup tekrar memleketimize dönüyorduk. Her şey onun hayalindeki gibiydi. Hatta kendisine, hastanede doktor olarak görev yapan bir erkek arkadaş bile bulmuştu. Deli gibi aşık olmuş, aştan gözü dönmüştü. Tıpkı liseli kızlar gibi bulutların üzerinde uçuyordu. Bize sürekli erkek arkadaşından ve onunla yaptıklarından bahsediyordu. Hatta ablası olarak benimle en özel anlarını bile paylaşıyordu. Ama birden bire her şey ters gitmeye başladı. Kardeşim bana erkek arkadaşının çok değiştiğini, onunla kıskançlıkla ilgili büyük sorunlar yaşadığını ve ne yapması gerektiğini bilmediğini söylemişti. Ben de ona iyice düşünerek bir karar vermesini ya da zamana bırakmasını söylemiştim. Kardeşim bir hafta sonra erkek arkadaşından ayrıldı. Bu ayrılıktan iki hafta sonra kardeşimin doğum gününü kutlamak için ailecek İstanbul'a geldik. Bir otelde doğum gününü kutladık. Hep birlikte, bir kaç gün o otelde kalmaya karar verdik. Kardeşimin sabah hastaneye gitmesi gerektiği için onun evine dönmesi gerekiyordu. Babam da onu kapıdan yolcu edip, bir ATM'ye giderek para çekecekti. Otelin kapısında ayrılmışlar. Babam parayı çekip geri geldi. Ertesi gün kardeşimi defalarca aradık ama bir türlü ulaşamadık. Annem ve babam ilk başta kötü bir şey düşünmek istemediler. Önce evine sonra da çalıştığı hastaneye gittik. Ama onu hiçbir yerde bulamadık. Hiç kimse ona ulaşamamıştı. Sonra hastanedeki arkadaşlarına, kardeşimin eski sevgilisi olan doktor ile görüşmek istediğimi söyledim. Arkadaşları bana onun bir doktor değil, hastalardan biri olduğunu söyledi. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. O kişiyle görüştüm ama hiçbir şey öğrenemedim. Kardeşimin kayıp olduğunu öğrendiğinde hüngür hüngür ağlamaktan, tek kelime konuşamadı. Onu o halde görünce acıdım doğrusu, kardeşime o kadar aşıktı ki sırf o mutlu olsun diye, kendisinden ayrılmasına izin vermişti. Sonra polise gittik, kayıp başvurusu yaptık. Ama bir sonuç alamadık. Bu süre içinde İstanbul'da kalmaya devam ettik. Annem bir ev hanımı, babam ise devlet memuruydu. Uzun bir süre İstanbul'da kaldığımızdan dolayı babam işine gidemedi. Mazeret belirtmek aklına gelmediği için işine son verildi. Çok geçmeden elimizdeki paramız bitti. İki ay geçmişti ve biz hala İstanbul'daydık. Tüm düzenimiz alt üst olmuştu. Paramız kalamamış, ev sahibimiz kiramızı ödemediğimiz için evimizi boşaltmış, otelden çıkarılmıştık. Kardeşimin ev sahibi ise kirası ödenmediğinden dolayı bizi o eve almamış, sokakta kalmıştık. Annem yaşananlara daha fazla dayanamadı ve babasının evine gitti. Ben de babamla beraber bir kaç gün, polislerin yerleştirdiği konuk evinde kaldım. Sonra bir sabah uyandığımda, babamın kaldığı odadan bir cenaze çıkardıklarını gördüm. Olanlar karşısında hiçbir şey yapamadığı, ailesini bir arada tutamadığı ve kardeşim için bir şey yapamadığından dolayı bunu kendisine yedirememiş ve kaldığı odada intihar etmişti. Annem bunu öğrendiğinde, yaşadığı sıkıntılara bir de babamın ölümü eklenince ağır hastalığa yakalandı. Bir kaç yıl içinde de öldü. İkisi de kardeşimi son kez göremeden, acı çekerek ölüp gittiler. Bir süre sonra kimden gönderildiğini bilmediğim bir mektup aldım. Kaldığım konuk evine gönderilmişti. Mektup bir itiraf niteliğindeydi. Tıpkı benim yaptığım gibi. Mektubu gönderen kişi kardeşime çok aşık olduğunu, fakat aşkına karşılık bulamadığını yazmıştı. Onu başka bir erkekle bir otelden çıkarken görmüş. Sonra dayanamamış ve kardeşimi kaçırmış, niyetinin ne olduğunu başta kendisi de bilmiyormuş. Sonra ne olduysa ona tecavüz etmiş. Bunun hemen ardından da, kardeşimin hayatta kalarak daha fazla günaha girmemesi ve öteki dünyaya tertemiz gitmesi için onu öldürmesi gerektiğine karar vermiş. Kardeşimi diri diri toprağa gömmüş ve onu öldürmüş. Düşünebiliyor musun? Onu diri diri toprağa gömmüş.'

Utku mektubun dördüncü sayfasına geçtiğinde, kağıtları kucağına bıraktı ve iki eliyle gözlerini kuruladı. Gözlerinden, bardaktan boşalırcasına yaşlar akıyordu. İçi acıyordu. Vicdan azabından mı yoksa Alina'ya acıdığından mı bilmiyordu ama tüm vücudunda, fiziksel bir acı hissediyordu. Alina ölmüştü. Bu mektubu ona duygu sömürüsü yapmak, barışmak ve ya birlikte olmaya zorlamak için yazmadığı kesindi. Çünkü o artık yoktu. Bu mektupta her şeyi itiraf ediyordu. Onun artık hayatta olmadığını, öldüğünü düşündükçe içi alev alev yanıyordu. Onu hala sevip sevmediğine emin değildi. Mektubun kalan üç sayfasında ne yazdığını bilmiyordu. 

Ama Alina'nın tüm bunları iş işten geçtikten, öldükten sonra anlatması için zorlamak yerine son kez dinleseydi, son kez yüz yüze konuşsaydı, ona hakaret etmeden, aşağılamadan, kovmadan son bir kez dinleseydi belki hiçbir şey için geç olmayacaktı. Belki ilişkileri devam etmezdi ama en azından arkadaş olarak kalabilirlerdi. Alina kalbi kırık, ağzı kapalı, anlaşılmadan ve yapayalnız ölüp gitmezdi. Utku da bu vicdan azabını, bu acıyı çekmezdi. Alina bunları hiçbir zaman anlatmaya çalışmamıştı çünkü burada da bahsettiği gibi, Utku ona hiçbir şey için fırsat vermemişti. Gözlerini sıkı sıkı kapatmış hıçkırıklarını bastırmaya çalışırken, abisinin sesiyle irkildi. Gözlerini açtığında, salon kapısında duran ve anlamamış gözlerle ona bakan Poyraz'ı gördü.

"Sen neden ağlıyorsun?" diye sordu Poyraz.
"Hiç, hazır mısın?"
"Hazırım."

Poyraz mahkeme kararıyla, önemli bir muayeneye girecekti. Hastaneye gitmek için evden ayrıldılar. Utku mektupları da yanında götürdü. Neden bilmiyordu ama onları bırakmak istemiyordu. 


Kan Vaftiz (Bölüm 120)


Tamer ona dokunmak bile istemiyordu çünkü o bir ölüydü. Önder üzerinde herhangi bir şey olup olmadığını kontrol etmek için paltosunu çıkardı. Gördükleri karşısında şaşkına döndü. Alina tanınmamak için kar maskesi takmakla kalmamış, erkek gibi görünmek için gövdesine küçük, ince yastıklar bağlamıştı. Bunlar onun, olduğundan daha kilolu ve yapılı bir erkek gibi görünmesini sağlamıştı. Önder onunla dövüşürken bile bunu fark etmemişti. Alina bir kadına göre oldukça güçlüydü. Belki de o kadar güçlü değildi, Önder yorgun olduğundan, onun gücü yoktu ama sonuçta Alina onu alt etmeyi başarmıştı. Önder, Alina'nın üzerindeki eşofmanın ceplerini kurcaladı. Cebinden bir not çıktı. Mirza'yı öldürdükten sonra cesedine bırakacağı nottu. Başka bir şey bulamadı. Önder onun başından ayrılıp, Mirza'nın yanına yaklaştı ve onun da nabzını kontrol etti. Nabzına bakmasına bile gerek kalmadığını anladı. Bedeni buz gibiydi, çoktan ölmüştü. Gözleri kapalı fakat ağzı açıktı ve ağzının kenarlarından koyu renkte bir sıvı akıyordu. Alina'nın, ölmeden önce yaptığı son işiydi.

Önder onları burada bırakıp bırakmamak konusunda kararsızdı. Tamer'e döndüğünde, biraz ileride kusarak midesini boşaltmakla meşgul olduğunu gördü. Ona yaklaşarak cep telefonunu istedi. Tamer telefonu verdikten sonra derin derin nefes alıp vererek, kendisini toparlamaya çalıştı. Önder telefonu açarak 155'i aradı ve bulundukları bölgeyi tarif ederek, cinayet masasına haber vermelerini ve onları buraya göndermelerini söyledi. Telefonu kapattıktan sonra ikisini de orada bırakıp, Tamer ile beraber mezarlığa gittiler. Alina ona, Melda'nın burada olacağını söylemişti. Tamer hala kendine gelememişti ama Önder bunu umursamadan, onu zorlayarak etrafa bakınmasını söyledi. Ağaçlık bölgeyi kontrol etmişler ve orada bir şey bulamamışlardı. Bu kez mezarlığın içini ve çevresini aramaya karar verdiler. Tamer ağlayarak etrafta dolaşırken, Önder'de mezarlığın içine girdi. Her yeri didik didik aradı, tüm mezarların etrafına baktı. Ama ne Melda'yı, ne de ona ait herhangi bir şeyi bulamadı. Her yeri kontrol ettikten sonra onun burada olmadığına karar verdi ve olduğu yerde dizlerinin üzerine çökerek, ağlamaya başladı. 

Bir yandan ağlıyor, bir yandan da içinden Tamer'e küfürler sayıyordu. Onu öldürmeseydi Melda'yı bulabilecekti ama şimdi her şey için çok geçti. Onu bir daha asla bulamayacaktı. Bu vicdan azabıyla nasıl yaşayacağını bilmiyordu. Ama Tamer ile kavga edemezdi. O kendisini riske atarak Önder'in hayatını kurtarmıştı. O Alina'yı öldürmeseydi, Alina Önder'i öldürecekti. Saatlerce oldukları yerde beklediler. Neden beklediklerini bilmiyorlardı ama beklemişlerdi. Önder bir mezarın yanı başında dizlerini kendisine çekmiş, başını ellerinin arasına almış öylece oturuyor; Tamer'de ara sıra etrafta dolaşıyor, ara sıra Önder'i kontrol ediyordu. Onun durumu da pek iç açıcı değildi. Her şeyi birlikte batırmışlardı. Her şey buraya kadardı. Hava hala zifiri karanlıktı. Biraz sonra kendilerine yaklaşan bir kaç ayak sesi duydular. Önder başını kaldırmadı. Hala aynı pozisyonda ve gözleri kapalı bir şekilde oturuyordu. Biraz sonra duyduğu sesle başını kaldırdı. Cenk'in sesiydi. Ayağa kalkıp mezarlığın dışına baktı. Kalabalık bir grup, ellerinde fenerlerle onların bulundukları bölgeye gelmişlerdi. 

Aslında tren raylarına gidiyorlardı. Yol üzerinde onları bulacaklarını bilmiyor olmalıydılar. Çünkü Cenk şaşkın ve telaşlı konuşuyordu. Amirinin orada olup olmadığını bilmiyordu, sesini de duymuyordu. Tamer işaret parmağıyla mezarlığı gösterdi. Cenk bir süre oraya baktıktan sonra hızlı adımlarla mezarlığa girdi ve onun yanına yaklaştı. Önder olduğu yerde bekledi. Cenk yanına gelip omzunu sıvazladı ve kolundan tutarak, onu ayağa kaldırdı. Sonra onu mezarlıktan çıkardı. Önder bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ama sonra vazgeçti. Mezarlıktan çıktığında, bir kaç takım elbiselinin ve beyaz tulumluların raylara doğru ilerlediklerini gördü. Cenk'te, Tamer ile Önder'i araçlara götürmek istedi ancak savcı olduğu anlaşılan bir adam onları durdurarak, olay yerine gitmeleri gerektiğini söyledi. Cenk takım elbiseli adamı ikna ederek, ikisini de araçlara götürdü. Cenk onları kendilerinin geldikleri otomobilin arka koltuğuna oturtarak, yanlarına geçti ve kapıyı kapattı. 

"Bana neler olduğunu anlatın, hemen!" dedi telaşla.

Önder ile Tamer birbirlerine baktılar ve sonra tekrar başlarını öne eğdiler. Cenk devam etti.

"Bakın, savcıyı zar zor ikna ettim. Oraya şimdi gitseydiniz eğer yanlış bir şeyler söyleyebilirdiniz. O zaman ikinizin de başı büyük belaya girerdi. Ama üzerinizdeki şoku attıktan sonra sizi oraya götürüp, olayın nasıl gerçekleştiğini anlattıracaklar. Siz bana gerçekleri anlatırsanız, ben de yanlış bir ifade vermenizi önleyebilirim."

"Biz yanlış bir şey yapmadık. Tamer beni korumak için... Öldürdü onu."
"Kimi öldürdü?" diye sordu Cenk, merakla.
"Onu işte, katili..."
"Onu gerçekten buldunuz mu? Ama... Ben, emin değilim. Ya o değilse? Daha önce de defalarca yanıldık. O adam çok zeki, nasıl yakalanabilir ki?"
"Adam değil. Alina..."

Cenk, ağzı açık bir şekilde donup kaldı. 

"Kim dedin?"
"Alina işte..." diyerek, yineledi Önder.
"Neler oluyor, o kızın burada ne işi var? Tamer onu gerçekten öldürdüyse eğer işi bitti demektir!"

"Benden Mirza'yı ona getirmemi istedi. Melda'nın mezarlıkta olacağını söyledi. Mirza'yı alacak, Melda'yı verecekti. Mirza'yı götürürken onu takip ettim. Sonra ona bir şeyler yapmaya çalıştı, aynı şeyler işte. Biraz dövüştük. Sonra beni öldürmeye kalkıştı. Tamer'de o sırada oradaymış. Beni korumak için onu vurdu ve öldürdü. Öldükten sonra yüzünü açtığımda Alina olduğunu fark ettim. Meğer aylardır aradığımız cani elimizin altındaymış. Defalarca yüz yüze gelmiş, konuşmuşuz ama bizim haberimiz yokmuş."

Cenk şaşkınlıktan ne söyleyeceğini bilemeden, öylece durmuş Önder'i dinliyordu.

"Peki Mirza... O yaşıyor mu?" diye sordu umutsuzca.
"Ölmüş. Ama benim elimde mi öldü yoksa onun elinde mi, bilmiyorum."
"Her iki türlü de büyük suç işledin Önder. Adam kaçırma, ölüme sebebiyet verme... Bunların cezası çok ağır olacak. Tamer'in durumuna da ancak araştırmalar yapıldıktan sonra karar verirler. Keşke bunları yapmak yerine bize haber verseydin. Şimdi durum daha farklı olurdu."

Önder yaşlı gözlerle ona baktı. 

"Bunlar umurumda değil. Melda'nın mezarlıkta olacağını söylemişti ama yok. Tamer onu öldürdüğü için onun yerini bir daha öğrenemeye bilirim. Onu nasıl bulacağım?"

Cenk düşünceli bir şekilde, bir süre bekledi. Sonra derin bir iç çekti.

"Onu bir şekilde bulacağız. Ama ikiniz de sakin kalmak zorundasınız, tamam mı? Olayı daha fazla karmaşık hale getirmeyin."

Önder Tamer'e baktı. Ona, bu iş hallolduktan sonra teslim olacağına dair söz vermişti ama şimdi Tamer'de onunla aynı durumdaydı. Cenk araçtan indiğinde, ikisi baş başa kaldılar.


Kan Vaftiz (Bölüm 119)


Mezarlıktan iyice uzaklaşmışlardı. Önder Melda'nın orada olup olmadığını bilmiyordu, geri döndüğünde onu bulacağına emindi ama katili bir daha yakalayamazdı. Aklı Tamer'de kalmıştı, onun da kendi başının çaresine bakacağına emindi. En kötü ihtimalle aracına gider ve Önder'in dönmesini beklerdi. Adam toprak yoldan çıkarak boş bir araziye girdi. Biraz ileride küçük bir bina gördü. Burası eski bir demir yoluydu ve artık kullanılmıyordu. İlerideki bina da, rayların makaslarının değiştirildiği küçük bir kulübeydi. Adam Mirza'yı oraya doğru götürüyordu. Orada ne yapacaktı? Mirza'ya zarar mı verecekti yoksa onu tedavi mi edecekti? Belki de başka bir şey olacaktı ama Önder hiçbir şey düşünemiyordu. Adam sonunda kulübeye ulaştı ve Mirza'yı yerde bırakıp, merdivenleri tırmanarak kulübeye girdi. Önder bunu görünce, adama görünmeden kulübeye yaklaşmak istedi. Adam dışarı çıkmadan orada olmalıydı. Kulübeye yaklaşık elli metrelik mesafede duruyordu. 

Var gücüyle koştu. Kulübenin yan tarafına doğru ilerlediğinde, açılan kapının sesini duydu. Yakalanmamıştı. Tabi adam içeriden izleyerek, Önder'i takip etmediyse... Ama adam her halükarda Önder'in burada olduğunu biliyordu. Buna rağmen bir şey yapmıyordu. Önder onun aklından geçenleri okuyamadığı için daha da çok korkuyordu. Bu anı yalnız başına yaşamamak için Tamer'i yanına istemişti. Tamer onu yalnız bırakmamıştı ama o Tamer'i bırakmıştı. Bu yaptığından utanıyordu. Tamer'in güvenini kazanması epey uzun sürecekti. Duvarın kenarından başını uzatarak adama baktı. Adam kulübeden siyah bir poşetle çıkmıştı. Poşeti ters çevirip içini boşalttı. Önder içinden çıkanların ne olduğunu tam olarak göremese de, çıkan seslerden demir malzemeler olduğunu hemen anladı. Adam Mirza'ya zarar verecekti. Belki de diğer kurbanlara yaptığının aynısını yapacaktı. Ama Mirza hala hareket etmiyordu. Belki de ölmüştü ama her halükarda hiçbir şey hissetmeyecekti. Bu durumda olan bir insana işkence yapmak anlamsız olurdu. Ama belli ki bu durum adamın umurunda bile değildi. 

Adam Önder'e arkası dönük bir şekilde duruyordu. Önder şu an ona engel olabilir, onu yakalayabilirdi. Ama ne yapacağını merak ettiğinden, saklandığı yerde biraz daha kalmaya karar verdi. Adam önce Mirza'nın üzerindeki hastane önlüğünü çıkardı ve bir süre durup onu seyretti. Sonra siyah poşetin içinden çıkardığı demir malzemelerin içinde bir şey aradı ve buldu. Elinde küçük bir poşet tutuyordu. Bunun ne olduğunu anlayamadı. Adam poşetin ağzını açtı ve bir elini içine daldırdı. Sonra Mirza'nın yanına, dizlerinin üzerine çöktü ve poşetin içinden çıkardığı şey her ne ise onu Mirza'nın ağzının içine doldurmaya başladı. Bu muhtemelen kurbanların ağızlarında bulunan karga dışkısıydı. Adam dışkıyı Mirza'nın ağzına soktuktan sonra parmaklarını da ağzına sokarak, dışkıyı boğazına kadar itti. Sonra elini geri çekip, üzerindeki paltoya sildi. Önder kusmamak için kendisini zor tuttu. Bu iş hallolduğuna göre sırada diğer işkenceler olacaktı. Adam Mirza'nın penisini yakacak ve kulaklarına demir çubuk sokarak, başının içinden geçirecekti. 

Tüm bunları yaptıktan sonra da onu orada öylece bırakıp gidecekti. Önder bir şeyler düşünmeye çalıştı. Hızlı olmalıydı çünkü adam yerdeki aletleri karıştırmaya, bir şeyler aramaya devam ediyordu. Buraya Melda için gelmişti ama şu an karşısındaki adamı yakalamaktan başka hiçbir şey düşünemiyordu. Adam Mirza'nın alt pijamasını da çıkardı. Önder durduğu yerden göremese de, Mirza'nın penisinin açık seçik adamın gözlerinin önünde olduğuna emindi. Biraz sonra iki eline bir şeyler aldı. Yanan alevlerden, aletlerden birinin çakmak olduğunu anladı. Diğer elindeki şeyi hala göremiyordu ama görmesine de gerek yoktu. Mirza'nın penisini yakacaktı. Hem de Önder'in gözlerinin önünde... Orada öylece durup, katilin işine devam etmesini izleyemezdi. Bir şey yapmalıydı ama ne? Önder bunu düşünürken bir ses duyuldu. Adam aniden ayağa kalkıp, sol tarafa döndü. Önder çıkan sesin ne olduğunu tam olarak algılayamamıştı, ama buna kafa yormak yerine fırsatı değerlendirdi. 

Adamın dikkati dağılmıştı ve dikkatli bir şekilde, sol tarafa bakıyordu. Önder hızlı bir şekilde saklandığı yerden çıktı ve adamın arkasından yaklaştı. Adam onu hissetmiş olacak ki, arkasını dönmeye yeltendi ama Önder ona bu fırsatı vermeden, adamın beline sarılıp onu yere devirdi. Onunla beraber kendisi de yere düştü. Adam altta, Önder üstteydi. Önder adamın yüzündeki kar maskesini çıkarmaya çalışırken, suratına sert bir darbe aldı. Ani refleksle bir elini yüzüne götürürken, adam elinden kurtuldu ve ayağa kalkmaya çalıştı. Önder adamın paltosunu sıkı sıkı tuttu ve çekiştirdi. Adam arkasını dönüp, asker botuna bezer ağır botuyla sert bir şekilde Önder'in bileğine bastı. Önder acı içinde bağırdı ama adamın paltosunu bırakmadı. Adam defalarca Önder'in bileğine bastı ama bir faydası olmadı. Önder ayağa kalkmaya çalıştı ama bu kez de adamın sert bir tekmesiyle tekrar yere yapıştı. Önder bu kez adamın ayak bileğini yakaladı.

Adamın bacağını sert bir şekilde çekerek, adamı sırt üstü yere düşürdü. Adam boğuk bir ses çıkardı ama hala konuşmuyor, tek kelime etmiyordu. Önder de enerjisini ona küfürler ederek harcamak istemediğinden, o da konuşmuyordu. Adam poşetin içinden çıkardığı aletlere uzandı ve içinden bir alet aldı. Önder bunun ne olduğunu tam olarak göremese de, demirden yapılmış ağır bir alet olduğunu anlamıştı. Hemen adamın üzerine atladı. Adam aleti Önder'in kafasına indirmek için havaya kaldırdı ama Önder onun bu darbeyi indirmesine izin vermeden, adamın kolunu yakaladı. İkisi de nefes nefese kalmıştı. Adamın zayıf, cılız bir sesle inlediğini duyabiliyordu. Önder'in altında çırpınıyor, debeleniyordu. Boşta olan eliyle Önder'in saçlarına yapıştı ve başını yana doğru eğdi. O kadar eğmişti ki, Önder bir an kafasının kopacağını hissetti. Sonunda bir fırsatını buldu ve diğer eliyle, adamın boğazına yapıştı ama bunu, başını yere sabitlemek için yaptı. Onu öldüremezdi çünkü hala Melda'nın yerini bilmiyordu. 

Adam boğazındaki baskıya aldırmadan, Önder'in kafasını kendisine yaklaştırdı ve onu bir kafa darbesiyle serseme çevirdi. Önder darbeyi çene kemiğine almıştı. Bu ona dayanılmaz bir acı verdi ve bir süre hareketsiz kalmasına neden oldu. Adam Önder'in sersemliğinden yararlanarak onu üzerinden attı. Önder sırt üstü yere serildi. Adam hala elinde tuttuğu aleti iki eliyle kavrayarak havaya kaldırdı. Önder işe yaramayacağını bile bile, iki elini yüzüne götürdü ve kendisini korumaya çalıştı. Gözlerini sıkı sıkı kapattı. O katili öldürmek istememişti ama katil ona acımayacak, onu öldürüp leşini burada bırakacaktı. Tam o sırada bir gürültü koptu. Adam inledi. Önder ne olduğunu anlamak için gözlerini açtığında, adamın ayakta sendelediğini gördü. Alet hala elindeydi. Aynı gürültü tekrar koptu. Adam elektrik akımına kapılmış gibi bir kaç kere sarsıldı ve durup, tekrar sendeledi. Sonra gürültü art arda tekrarladı. Adamın elleri yavaş yavaş aşağı indi, elindeki alet yere düştü. Adam dizlerinin üzerine çöktü. Önder korkuyla doğruldu ve sürünerek, geri geri gitti. 

Adam bir süre tam karşıya, boşluğa baktı. Önder onun karanlıkta parlayan, canlı gözlerini görebiliyordu. Önder'e bakıyordu. Onunla göz göze bakışıyordu. Belki de ölmeden önce onu yakalayan ve tüm kusursuz planlarının çöp olmasını sağlayan kişinin görüntüsünü zihnine kazımaya çalışıyordu. Belki de başka bir şey ama bunun bir önemi yoktu. Adam öne doğru devrilip, kolları ve bacakları açık bir şekilde yere serildi. Önder hızla ayağa kalktı ve etrafına bakındı. Neler olduğunu anlamaya çalışırken bir kaç metre geride, silahını doğrultmuş ve korkuyla titreyen Tamer'i gördü. Onu vurmuştu, hem de defalarca. Onu kendi tabancasıyla öldürmüştü. Önder telaştan ne düşüneceğini, ne yapacağını bilemez haldeydi. Tamer, adamı Önder'i korumak için öldürmüştü. Ama bu büyük bir hataydı. Onu bir seri katil olarak yargılayacaklardı. Üstelik Melda'yı hala bulamamışlardı ve yerini bilen tek kişi oydu.

Önder, yaşıyor olması umuduyla ona yaklaştı ve boynuna ulaşabilmek için elini kar maskesinin içine soktu. Nabzını yokladı ama hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Adam tüm günahlarıyla ve sırlarıyla birlikte ölüp gitmişti. Bu tam bir fiyaskoydu. Önder'in hayatı zaten bitmişti ama şimdi Tamer'de ona dahil olacaktı. Onun da hayatı bitmişti. Tamer silahını indirmişti ama hala olduğu yerde duruyordu. Hem korkunun hem de soğuğun etkisiyle tir tir titriyordu. Belki de daha çok korkunun etkisiydi. Önder bir süre Tamer'e baktıktan sonra tekrar yerdeki cesede döndü. Hakkında hiç kimsenin bir şey bilmediği, hiç kimsenin yüzünü bile görmediği caninin yüzünü deli gibi merak ediyordu. Elini kafasına atıp yüzündeki kar maskesini çıkardı. Sonra tek omzundan tutarak, onu sırt üstü çevirdi. Yüzü, kanlıktan dolayı rengi anlaşılmayan uzun saçlarla kaplanmıştı. Önder saçları çekerek o yüze baktı. Sonra biraz daha yaklaştı. Ve biraz daha... 

Bu görüntünün, karanlıktan dolayı zihnin ona oynadığı bir oyun olduğunu düşünmeye başladı. Belki de korkudan dolayı, bunu bilmiyordu ama bunun bir hayal olduğuna emindi. Önder Tamer'e döndü ve yanına gelmesi için işaret yaptı. Tamer ağır adımlarla yanına yaklaştı. Çekinerek yere, biraz önce öldürdüğü kişinin yüzüne baktı. Aniden irkildi. Hızla geri atıldı ve başını hızlı hızlı iki yana salladı. Önder ona gördüklerinin doğru olup olmadığını sordu. Tamer'de onunla aynı şeyi görüyordu. Birini öldürmek ona dayanılmaz bir korku verirken, öldürdüğü kişinin kim olduğunu öğrenmek onu daha da korkutmuştu. Önder, Tamer'in bununla nasıl başa çıkacağını bilmiyordu. Ama son zamanlarda yaşadığı olayları atlattığına göre bunu da atlatabilirdi. Sonuçta o bir katili, bir caniyi, bir canavarı öldürmüştü. Ama öldürdüğü kişi, onların hayal ettikleri gibi korkunç görünüme sahip olan bir adam değildi. Zarif bir bedene, melek gibi bir yüze ve saf bir güzelliğe sahip, genç ve oldukça güzel bir kadındı. Alina...


Kan Vaftiz (Bölüm 5)

Kardeşi gittiğinde, kendisini odasına kapatmıştı. Odasında hiçbir değişiklik yoktu. Sadece hastaneye gittiğinden beri doğru düzgün temizlenm...