Akşam yemeğinden sonra odasına gitti. Yatağına uzanıp, kollarını başının altına koydu. Boş gözlerle beyaz badanalı, küflü tavanı izleyerek hayallere daldı. Yarın sabah taburcu olacak ve özgürlüğüne kavuşacaktı. Bu özgürlüğün ilk günü neler yapacağını planlamaya başladı. Önce güzel bir sabah kahvaltısı, hemen ardından abur cubur.
Sonra biraz tuval ve birkaç sayfa da eskiz çalışacaktı. Öğleden sonra çay eşliğinde, biraz müzik dinleyerek kitap okuyacaktı.
Sonra biraz daha abur cubur yiyecek ve hemen ardından, akşam yemeği vakti gelecekti. Son olarak biraz meyve suyu ve kitap ile günü noktalayacaktı.
Planını yaptıktan sonra durakladı. Kaşlarını çattı ve dudağını büktü. Bütün bunları, yıllardır kaldığı hastanede zaten yapıyordu. Planını değiştirmeliydi. Kapalı alanda değil, dışarıda yapacak bir şeyler bulması gerekiyordu. Ama kardeşi buna asla izin vermezdi, nereye gitse kuyruk gibi peşine takılacaktı. İlk önce kardeşini atlatmanın bir yolunu bulmalıydı. Bu da biraz imkansız görünüyordu çünkü kardeşi ondan daha açık gözlü ve zekiydi. Şimdi de bunun için plan yapması gerekecekti. Düşüncelerini, odasının açılan kapısının sesi bozdu. Hastalara, hiçbir işe yaramayan ilaçlar vermek için kendisini burada heba eden seksi, sarışın hemşirenin geldiğini anladı. Onun yeri burası değil modellik ajanslarıydı, ama Poyraz, hemşireyi buna bir türlü ikna edemiyordu. Sonra kapı kapandı. Bir erkek sesi duyuldu. Bütün vücudu anında buz kesti. Bu soğuk, yabani, yırtıcı sesi nerede duysa tanırdı. Yattığı yerden doğrulup, karşısındaki meymenetsize baktı. Bu adamın yüzünde her hangi bir ifade görmek zordu ancak bakışları her şeyi ortaya döküyor, kelimesi kelimesine anlatıyordu.
Poyraz bunları herkesten daha iyi anlayabildiği için bu adamdan biraz çekiniyordu, ama belli etmemeye çalışıyordu. Yabani adam, avına pusu kuran bir kaplan gibi sinsice yanına yaklaştı. Kapkara, korkunç gözlerini ona dikmişti ve neredeyse hiç kırpmamıştı. Bu adam, hayatında gördüğü en yakışıklı adamlardan biriydi. Kardeşinden sonra en yakışıklı adam. Oldukça uzun boylu, düzgün fizikliydi ve pürüzsüz bir tene sahipti. Saçlarını her gün düzenli olarak yıkayıp şekillendiriyor, temiz ve güzel kıyafetler giyiyordu. Tam onyedi yıldır bu hastanede kalıyor olmasına rağmen, hastane onun güzelliğinden, asaletinden ve insanı tuhaf bir biçimde etkileyen enerjisinden hiçbir şey çalamamıştı. Resmen yıllara meydan okumuş, gençliğini ve asaletini kaptırmamak için savaşmıştı. Her genç kızın hayallerini süsleyen türden erkeklerdendi. Adam, Poyraz'ın yatağının ayak ucuna oturdu. Sanki odun yutmuş gibi dimdik oturuyordu. Ama tuhaf bir şekilde, başı öne sarkıyordu.
"Bir şey mi oldu?" diye sordu Poyraz, çekindiğini belli etmemeye çalışarak. İçten içe deli gibi korkuyordu.
"Yarın sabah taburcusun, öyle mi?"
Poyraz yutkundu, iyice doğrulup yatağının başlığına yaslandı.
"Sen nasıl öğrendin?"
"Öğrendim işte, sebep değil sonuç önemli. İlk gün planını yaptın mı?"
"Şey... aslında sen gelmeseydin yapacaktım. Bunu düşünüyordum."
"Bu senin için zor olmayacak mı?"
"Zor olan neymiş?"
"Sonuçta bir akıl hastanesinden çıkacaksın. İnsan içine karışmaya çalışacaksın, arkadaş edinmek isteyeceksin, ama hiç kimse senin yüzüne bakmayacak. İnsanlar sana gülecekler, arkandan dedikodunu yapacaklar, seninle alay edecekler... Buna hazır mısın?"
Poyraz başını dikleştirip, gözlerini kaçırdı.
"Bunlar neden olsun ki? Herkes hasta olabilir."
"Evet, haklısın. Ama bu grip ya da soğuk algınlığı değil Poyraz. Sen kafadan hastasın. Bu bambaşka bir şey."
"Ben kafadan hastayım da sen neysin?" diye sordu Poyraz, alaycı bir tavırla.
Mirza'nın insanı dehşete düşüren gözleri, hala Poyraz'ın üzerindeydi.
"Benim hasta falan olmadığımı sen de benim kadar iyi biliyorsun, öyle değil mi? Ben her zaman gerçekleri söyledim, ama kimse bana inanmadı. Bunu sana defalarca anlatmıştım, sadece sana."
"Ne demek istiyorsun?"
"Sen ne anladın?"
"Hiçbir şey."
"Bir daha düşün Poyraz... Bir daha..."
"Odamdan çıkar mısın lütfen? Yarın sabah erken kalkmam gerek." diyerek, şansını denedi Poyraz.
Ancak Mirza'nın onu rahat bırakmaya niyeti yoktu. Bu berbat yerdeki son gecesinde kâbuslarına girmekte, son gecesini zehir etmekte kararlıydı.
"Ben de erken kalkacağım." dedi Mirza.
"Ama sebeplerimiz farklı Mirza. Sen her zaman erken kalkıyorsun, hem de hiçbir işin olmadığı halde. Ama ben taburcu olacağım, iyi uyumam lazım."
"Ben de Poyraz... Ben de öyle."
Poyraz kaşlarını çattı.
"Öyle olan şey ne? Anlamadım."
"Ben de yarın sabah taburcu oluyorum. Beraber oluyoruz... Nasıl ama?"
Poyraz gözlerini kocaman açtı, gözleri yuvalarından fırlayacaktı sanki. Nefesi kesildi, donup kaldı ve söyleyecek hiçbir şey bulamadı.
"Ne oldu Poyraz?" diye sordu Mirza, alaycı bir tavırla. "Sürprizimi beğenmediğini söyleme sakın!"
"Ben... Ben... Şey..." Poyraz kekelemekten konuşamıyordu. Kendisini zorlayarak, güçlükle sordu. "Bundan neden daha önce hiç bahsetmedin Mirza?"
"Sen de bana hiç bahsetmedin Poyraz. Özelimizi karşılıklı gizlemişiz. Ben neden gizledim sor bakalım."
"Ne... Neden... Neden gizledin?"
"Çünkü ben sana hayatımı her detayına kadar, en ince ayrıntısıyla anlattım Poyraz. Ama sen hastaneden taburcu olacağın günü benden sakladın."
"Düşündüğün gibi değil Mirza. Ben..."
"Henüz bir şey düşünmedim. Asıl sorun ne biliyor musun Poyraz? Ben buraya geldiğimde henüz yirmi yaşındaydım. Şu an otuzyedi yaşındayım. Yıllarım bu leş gibi binada, insanlıkla alakaları olamayan bir avuç gerizekalının içinde ve diplomadan başka hiçbir vasıfları olamayan, onsuz hayatlarını idame ettiremeyen üç-beş beyaz önlüklü aptalın gözetimi altında çöp oldu. Tuhaf olan şey ise ben tüm bunları yaşarken, üç yıl önce gelen bir hastayla aynı zamanda taburcu olmam. Sence bu adil mi?"
Poyraz yutkundu.
"Bilmiyorum. Belki haklısın belki değilsin, ama ben senin gibi değilim. Benim uyurgezerlik sorunum var. Senin ki daha ağır bir şey... Yani... Herkesin sorunu farklıdır. Herkes aynı olamaz. Hepimiz aynı olsaydık hayat sıkıcı olurdu. Yaşamanın bir anlamı olmazdı. Bütün yaşadıklarımız bizler için..."
"Kes!" diye bağırdı Mirza. Poyraz yerinden sıçradı. "Beni abuk sabuk sözlerle teselli etmeye çalışma! Sen kim oluyorsun da bana akıl veriyorsun?"
"Ben... Sadece..."
"Her neyse... Konumuza dönelim. Buradan aynı anda çıkacağız. Yani bu demek oluyor ki, fare deliğine bile girsen seni bulurum Poyraz."
"Ama Mirza... Ben sana en başından söylemiştim...Bana özel hayatını anlatma, bilmek istemiyorum, ben çenemi tutamam demiştim. Keşke anlatmasaydın."
Mirza, çevik bir hareketle Poyraz'ın dibinde bitti. Poyraz kalbinin deli gibi çarptığını hissetti. Elleri ve ayakları titriyordu. Bütün vücudunu ateş basmıştı. Alnında boncuk boncuk ter birikiyor, avuç içleri ıslanmaya başlıyordu. Mirza ile tanıştığı ilk günden bu yana, tam üç yılda, korkudan ve stresten neredeyse altı kilo vermişti. Bu onun için bir yandan iyi bir şeydi ancak azrailinden, dışarıda da kurtulamayacağını öğrenmek dehşet vericiydi. Ölümü, büyük ihtimal kalp krizinden olacak ve Mirza elini kana bulamayacaktı.
"Ben anlattım sen de dinledin Poyraz. Dinlemeseydin... Bunları sadece ama sadece sen biliyorsun, öyle değil mi?"
"Evet. Maalesef."
"Dışarı çıktığımda birinin bana tuhaf bir bakışını yakalarsam, birinin hakkımda tek bir kelime dahi ettiğini duyarsam... Kısacası Poyraz, ayağıma taş değse senden bileceğim. İşte o zaman mezar taşın için güzel bir görsel hazırlamak zorunda kalırsın. Ama benim ulaşabileceğim bir yere bırak ki, o resmi senin mezar taşına yerleştirme şerefine ben nail olayım. Beni anlıyorsun, öyle değil mi Poyraz?"
Poyraz düşünmeye çalıştı ancak beyni durmuştu. Son söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı. Mirza, onun boş gözlerle baktığını görünce açıklama yapmak zorunda kaldı.
"Demek istediğim şu Poyraz. Buradan kurtulduğun için boşuna sevinme. Aynı hayatı evinde yaşayacaksın. Dışarıya bir adım dahi atmayacaksın, kardeşine tek bir kelime söylemeyeceksin. Pecereden dışarı... Neyse... Pencereden dışarı bakabilirsin. Eviniz dördüncü kattaydı, öyle değil mi? Dördüncü kattan herhangi birine bir şey anlatamazsın. İntihar etmek istersen onun için bir şey söyleyemem. Ama senin gibi bir dombilinin kolay kolay öleceğini sanmıyorum. Hele bir de sakat kalırsan... Çok yazık. Sen en iyisi evinde otur resmini yap Poyraz. Bu ikimiz için de en hayırlısı olur. Ama emin ol senin için çok daha hayırlı olur. Ben senin yerinde olsaydım, kendimi düşünürdüm Poyraz. Ama yine de bu senin kararın."
"Lanet olsun... Keşke dinlemeseydim." diye mırıldandı Poyraz.
Mirza onu duymuş olacak ki, karşılık verdi.
"Ama dinledin Poyraz. Yapacak bir şey yok. Neyse... Ben şimdi odama geçip biraz dinleyeceğim. Sana iyi uykular."
Mirza yataktan kalktığında kapı açıldı ve sarışın hemşire içeri girdi. Odada Mirza'yı görünce durdu ve suratını asarak söylendi.
"Bak, hiç laf dinlemiyorsun Mirza. Sana kaç kez söylemem gerek. Bu saatte arkadaşlarını rahatsız etmemelisin."
"Ben de tam çıkıyordum güzellik." dedi Mirza ve kapıya yöneldi.
Hemşire, Mirza'ya kaçamak bir bakış attı. Yüzüne belli belirsiz bir gülümseme yerleşti. Mirza'dan hoşlandığı apaçık ortadaydı, ama bu Mirza'nın umurunda bile değildi. Mirza için sadece kendisi vardı. Kendisi dışında hiçbir canlı, onu zerre kadar ilgilendirmiyordu. Mirza odadan çıkıp kapıyı kapattı. Hemşire, Poyraz'a yaklaşıp renkli hapların bulunduğu kaseyi ve suyu uzattı. Poyraz, hemşirenin dibinde olduğunun farkında değildi.
Gözlerini kapıya dikmiş, öylece kala kalmıştı.
"Poyraz... İlaçların..." dedi hemşire, ama Poyraz onu duymadı.
Hemşire bardağı yatağın yanındaki komodinin üzerine bırakıp, Poyraz'ın kolunu sarstı.
"Poyraz, iyi misin?" diye sordu.
Poyraz, koluna dokunan sıcak ve narin eli hissedince kendine geldi. Gözlerini birkaç kez kırptıktan sonra hemşireye döndü.
"Bir şey mi dedin?" diye sordu, donuk sesle.
"İyi misin diye sordum. Mirza Sana bir şey mi yaptı?"
"Hayır... Hayır..." diyerek, başını iki yana salladı Poyraz. "Bir şey yapmadı. Bana ne yapabilir ki? O ödleğin teki!"
Poyraz bu söylediğine kendisi bile inanmamıştı. Hemşire gözlerini devirip gülümsedi.
"Bence değil. Yani, bilmiyorum. O çok farklı."
"Elbette farklı, çünkü o bir hasta!" dedi Poyraz, üstüne basa basa. "Ondan hoşlanmakla büyük hata yapıyorsun küçük hanım."
Hemşire, Poyraz'ın bu sözü üzerine tatlı bir kahkaha attı.
"Hoşlandığımı kim söyledi beyefendi? Sadece beğeniyorum o kadar."
"İnsanların dış görünüşlerine aldanma. Bu da çok yanlış."
Hemşire bıkkınlıkla iç çekti. Bütün hevesi gitmişti.
"Hadi iç şu ilaçları."
Poyraz renkli hapların hepsini tek seferde ağzına atıp, suyu kafasına dikti. Bardağı hemşireye uzatırken, elinin tersiyle ağzının kenarlarından akan suyu sildi. Hemşire bardağı alıp bir süre bekledi. Poyraz'ın yüzündeki komik, ama sinirli ifadeye bakıyordu.
"Neyin var senin? Öğlen iyi görünüyordun." diye sordu hemşire.
Poyraz yatak başlığına yaslanıp, tombul kollarını bağlamaya çalıştı. Başaramayınca üst üste koydu ve omuzlarını kaldırdı. Dudakları büzülmüş, kasları çatılmıştı.
"Hadi ama Poyraz..." diye ısrar etti hemşire.
Poyraz derin bir iç çekti ve gözlerini hemşireye dikti.
"Mirza yarın sabah taburcu olacakmış."
"Evet."
"Neden?"
"Ne demek neden?"
"Mirza neden buradan çıkıyor, onun yeri burası. Böyle bir insanı dışarıya nasıl salıyorsunuz?"
"Bu bizim kararımız değil Poyraz. En azından benim değil. Uzmanlar böyle uygun görmüşler. Geldi, tedavisini tamamlandı ve gidiyor. Tıpkı senin gibi."
"Benim gibi değil. Ben ondan farklıyım, onun yaptıklarını yapmadım. Benim hastalığım dışarıda da tedavi edilecek bir hastalıktı. Ama onun hastalığının tedavisi yok. O ölene kadar burada kalmalı."
Poyraz tüm bunları yüksek sesle söylemişti. Hemşire onun bu tavırlarına anlam vermemişti. Veremeyeceğini de biliyordu. Bu yüzden fazla uzatmadı.
"İyi geceler Poyraz. Son geceni huzurlu geçir." dedi ve gülümseyerek odadan çıktı.
Poyraz, hemşirenin ardından da gözlerini kapıya sabitledi ve öylece oturdu.