"Burada ne işin var? Müdürün seni iyi halledememiş herhalde." dedi uyuşuk sesle.
Önder onu iterek, biraz önce uyuduğu banka oturttu ve yanına geçti.
"Bak Mirza. Eğer istersem seni hemen şimdi burada öldürebilirim. Çünkü benim zaten kaybedecek bir şeyim kalmadı, anlıyor musun."
Mirza ona alaycı bir tavırla bakarak, onaylar gibi başını salladı. Önder devam etti.
"Ama buraya seninle ağız dalaşına girmek ya da ağzını burnunu kırmak için gelmedim. İnsan gibi konuşmaya geldim."
"İnsan gibi ha, güzelmiş. Ama ya ben insan değilsem, ya ben sizin dilinizden anlamıyorsam."
"O benim değil, senin sorunun."
"Ama bir bakıma seni de ilgilendirir, öyle değil mi? Benimle insan gibi konuşmaya çalışan sensin sonuçta."
"O halde ben de senin anladığın dilde konuşurum Mirza!" dedi Önder, bıkkınlıkla.
"Sen benim konuştuğum dili bilemezsin komiser bey. Ben söylemediğim sürece tabi."
Önder oturduğu yerde geriye yaslandı ve kollarını ensesinde birleştirerek, derin bir iç çekti.
"Sen ne istiyorsun anlamıyorum Mirza. Bütün suçların zaten kanıtlandı. Sabah mahkemeye çıkacaksın ve tutuklanacaksın. Hapiste çürüyerek öleceksin. En azından içeri girmeden önce iyi bir şey yap, belki Allah bu yaptığın iyiliğin karşılığında seni affeder. Ne dersin?"
Mirza kahkaha attı. Donuk, anlamsız ve isteksiz bir kahkahaydı bu.
"Tanrı affedeceği bir kulunu lanetlemez komiser bey. Ben lanetliyim, anlıyor musun?"
"Nereden biliyorsun?"
"Öyle olmasaydım beni babamın pisliklerini devam ettirmem için değil, sıradan bir kul olarak yaratırdı, öyle değil mi? Ben sizin gibi bir insan değilim. Ben sadece bu iğrenç görevi devam ettirmek için bu dünyaya geldim. Babam bunun için annemi hamile bıraktı, ben bunun için doğdum ve babam beni bunun için yetiştirdi. Normal bir insan olsaydım bunları yapar mıydım sence?"
"Bir konuda sana katılıyorum, sen normal bir inan değilsin. Normal olsan bunları yapmazdın. Ama söylediklerin ve yaptıkların tamamen saçmalık Mirza. En başından en sonuna kadar saçmalık. Kendinle çelişiyorsun, farkında mısın?"
Mirza gözlerini tavana dikti ve kollarını bağladı. Bir süre, düşünceli bir şekilde öylece bekledi. Hala alaycı bir tavır takınıyordu. Bu da Önder'i çileden çıkarıyordu ama sakin olmalıydı. Dün onu döverek konuşturmaya çalışmış ama başarılı olamamıştı. Bu kez sakince konuşmaya çalışacaktı. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuç beklemek anlamsız olurdu.
"Neden bana bu kadar kafayı taktın komiser bey? Çok mu yakışıklıyım ya da çok mu zekiyim? Seni bana bu kadar bağlayan şey ne?" diye sordu Mirza, merakla.
"Sen ne çok yakışıklısın ne de çok zekisin Mirza. Sadece öyle olduğunu sanıyorsun. Benim seninle olan derdimi sen de benim kadar iyi biliyorsun."
"Evet, biliyorum komiser bey. Karım karım diye tutturmuş gidiyorsun ama emin ol, karını yanlış yerde arıyorsun."
"Sanmıyorum Mirza."
"Anlamadığım şey şu başkomiserim, karına neden bu kadar kafayı taktın?"
"Çünkü o benim resmi nikahlı karım ve sen onu benden aldın." dedi Önder, dişlerini sıkarak.
"Peki ya karın sana bir oyun oynuyorsa."
"Ne?" diye sordu Önder, yaslandığı yerden doğrularak. "Ne demek istiyorsun sen? Bildiğin bir şey mi var?"
"Demek istediğim şey şu komiser bey. Ya karın senden kurtulmak için sana musallat olan katili bahane ederek, kendisini kaçırılmış gibi gösterdiyse... Ya buralardan uzaklaşmak için zaman kazanmak amacıyla seni bu saçmalıklarla oyalıyorsa?"
"Sen ne saçmalıyorsun? Katilin bana musallat olduğunu katilden ve çalışma arkadaşlarımdan başka kimse bilmiyor. Bunu söyleyerek bir itirafta daha bulundun."
"Sadece tahmin başkomiserim. Karının kaçırıldığından şüpheleniyorsan eğer, katilin onu kaçırması için sana musallat olması gerekir. Yoksa senin karını tesadüfen bulup kaçırmış olamaz, öyle değil mi?"
"Böyle bir tahmin yürütmen için karımın bana oyun oynama ihtimalini düşünmemen gerek Mirza. Hala kendinle çelişiyorsun farkında mısın?"
"Benden istediğin nedir komiser bey?" diye sordu Mirza, bıkkınlıkla.
"Bana karımın yerini söyle. Belki o zaman senin için bir şeyler yapabilirim."
"Benim için hiçbir şey yapamayacağını sen de iyi biliyorsun komiser bey."
"Bak Mirza..." dedi Önder ve dost canlısı görünmek için Mirza'ya biraz daha yaklaştı. "Yaptığın hatalar umurumda bile değil. Ne yaptığın, kimi öldürdüğün umurumda değil. Hele sonunun ne olacağı hiç umurumda değil. Bana karımın yerini söyle!"
Mirza gözlerini karşı duvara dikip, kollarını bağladı ve derin bir iç çekti.
"Bilmiyorum."
"Bildiğini ikimiz de çok iyi biliyoruz Mirza. Kendini ne kadar üstün görürsen gör, artık yolun sonuna geldin, içeriden asla çıkamayacaksın ve bunun sorumlusu biz değiliz. Hele karım hiç değil. Karnındaki bebeği daha yeni kaybetti. Bir de üstüne senin ona yaptıkların... O bunları hak etmiyor Mirza. Sorunun benimleyse eğer ben burada, karşındayım. Bana istediğini yap ama önce karımın yerini söyle. Onu almaları için bir ekip gönderteyim, senin de benimle ne sorunun varsa halledelim."
"İstersen sabaha kadar dil dök, yalvar, yakar... Hatta istersen kafamı kes ama söyleyemem komiser bey. Çünkü karının yerini bilmiyorum. Ondan haberim yok. Yüzünü bile görmedim."
"O zaman dışarıdaki yardımcın kim ise ona söyle karımı getirsin." dedi Önder, sakin kalmaya çalışarak.
Mirza aniden ona döndü ve gözlerini devirerek ona baktı.
"Bu söylediğini hakaret olarak kabul ediyorum komiser bey." dedi gayet net bir şekilde. "Benim hiç kimseye ihtiyacım yok. Ben her işimi kendi başıma hallederim, kimseden yardım almam. Ben ihtiyaç duyan değil, ihtiyaç duyulan kişiyim."
Bunları söylerken Poyraz'ı kullandığını, onların bilmediğini düşünüyordu. Önder başını öne eğdi ve bir süre derin derin nefes alıp verdi. Ardından ağır ağır ayağa kalktı. Mirza'ya elini sürmek istemiyordu. Bunu yaptığında eline hiçbir şey geçmemişti. Onu bu şekilde konuşturamayacağını çok iyi biliyordu. Kendi etrafında bir tur atıp durdu, aklına bir fikir gelmişti. Onu konuşturmak için başka bir yöntem deneyecekti. İşe yarayıp yaramayacağına emin değildi ama denemekten bir zarar gelmezdi.
"Sen yaptığın işin çok önemli olduğunu mu sanıyorsun? Senden daha yetenekli, daha zeki katiller var." dedi Önder, gözünün yanıyla ona bakarak.
"Ne demeye çalışıyorsun?"
"Demek istediğim şu. İşlediğin hiçbir cinayette bir kanıt bırakmadın ama sonunda seni ele veren bir şey bulundu. Geçmişin. Dedene ait olan evin bodrumunda bulunan kemikler. Dünyada öyle katiller var ki, vicdan azabı çekip suçlarını kendi ağızlarıyla itiraf etmeden, kimse onların işledikleri cinayetleri kanıtlayarak onları suçlayamadılar. Tüm şüpheler, tüm oklar onların üzerlerinde olsa bile. Hatta bazıları o kadar profesyöneldi ki, kendileri itiraf etmelerine rağmen kimse onların katil olduklarına inanmadı. Bu kadar zeki katiller varken, insanların senin hakkında konuşacaklarını mı sanıyorsun. Bir iki gün konuşup unutacaklar. Sen sadece sıradan bir insansın Mirza. Daha fazlası değil."
Mirza'nın yüz ifadesi biraz değişti ama yine de sinirlendiğini belli etmemeye çalışıyordu.
"Kimmiş onlar?" diye sordu, donuk sesle.
"Ted Bundy, Jeffrey Dahmer, Carroll Cole, Andrew Cunanan ve daha bir sürü seri katil. Bunların hepsinin IQ 'su, 128'in üzerindeydi. Hatta Ted Kaczynski ve Rodney Alcala adındaki iki seri katilin IQ'ları, 167 olarak ölçülmüş, düşünebiliyor musun? Bu isimleri daha önce hiç duydun mu?"
"Hayır... Hayır ama bundan bana ne? Ben kendi ülkemde bulunduğum konuma bakarım." dedi Mirza, umursamaz görünmeye çalışarak.
"Senin ülkende insanlar bilim, sanat, müzik gibi şeylerle uğraşan insanlardan hoşlanırlar Mirza, seri katillerden değil. Bu saydığım isimler dünyaca ünlü olabilir ama insanlar onlardan hoşlandıkları için ünlü olmadılar. Yaptıkları vahşetlerle tanındıkları için ünlü oldular. Sen de ünlü olursan, yaptığın vahşetler sayesinde ünlü olursun, belki... İnsanlar senden hoşlandıkları için değil. Ünlü olmak istiyorsan önce insanların aklında nasıl bir iz bırakacağını, onların gözünde hangi konumda olacağını düşünmelisin. İnsanların seni nasıl anacağını... Seri katil olarak ünlü olan insanlar hapiste ya cinayete kurban gidiyor ya da orada çürüyerek ölüyorlar. Gerçek ünlüler gibi para kazanarak, lüks içinde yaşamıyorlar."
"Çok boş konuşuyorsun komiser bey. Sen benim hayatıma, benim seçtiğim yola karışamazsın. Ayrıca benim IQ sonucumun ne çıkacağını biliyor musun? Ben hayatımda hiç IQ testi yaptırmadım. Bana da IQ testi yapılsın, bakalım sonuç ne çıkacak?"
"Devlet senin gibi bir sapığın fındık kadar zekasını ölçmek için vaktini boşa harcamaz Mirza."
"Konuş bakalım komiser bey. Hala atladığınız şeyler var."
"Neymiş o?" diye sordu Önder, onu dikkate almadan.
"Bodrum katta bulunan iskeletler benim eserim olabilir, ama ben hastaneden çıktıktan sonra işlenen hiçbir cinayetle ilgili beni suçlayacak bir kanıtınız yok. Cesetlerden çıkan notlardaki el yazıları bile benim el yazım bile değil. Şimdi bunu da nereden bildiğimi soracaksın, söyleyeyim. Amirin söyledi. O notları, yakalanmamak için başkasına yazdırdığımdan şüpheleniyorlar. Ama bu da sizin için vakit kaybı. Ben yıllarca hastanede yattım. Benim ne hastanede ne de dışarıda Poyraz'dan başka bir arkadaşım olmadı."
"Sen kabul etsen de etmesen de o cinayetler de kanıtlanacak Mirza. Sonra hapiste ya çürüyeceksin ya da doğranacaksın. Ah, gerçi senin gibi genç ve yakışıklı yaratıkları ziyan etmeyi pek sevmezler. Daha çok aletlerini tatmin etmek için kullanırlar. İnan bana, orada yirmi yıldan fazla süredir kadın yüzü görmemiş erkekler var. Sen onlar için ödül gibi bir şey olursun. Ama korkma. Bir süre zorlansan da zamanla alışırsın. Hatta hoşuna gitmeye başlar ve zamanla kendin istemeye başlarsın. İşte tecavüzcü ve katillerin koğuşlarında olanlar bunlar Mirza, acı ama gerçek."
Mirza onu sabit gözlerle izliyordu. Bu duydukları karşısında taşa dönmüş gibi hareketsiz bir şekilde duruyordu. Yüzü gergin ve ifadesizdi. Bir süre o şekilde durduktan sonra ağır ağır oturduğu yerden kalktı ve Önder'in tam karşısına geçti. Şimdi göz gözeydiler. Önder onun genişleyen burun deliklerinden, içinin öfkeden alev alev yandığını anlayabiliyordu. Önder'de başını dikleştirerek, sabit gözlerle ona baktı.
"Peki ya ben tüm bu anlattıklarını senin karına çoktan yaptıysam. Ya senin karın bir süre zorlansa da yavaş yavaş aletime alıştıysa ve zamanla kendisi istemeye başladıysa?"
Önder'in bu sözleri algılaması biraz zaman aldı. Bir süre durdu ve Mirza'nın söylediklerini içinden tekrarladı. Önce kelimeleri sonra cümleleri toparlamaya ve bunların ne anlama geldiğini çözmeye çalıştı. Anladığında ise tokat yemişe döndü. Vücudu sanki bir alev kapanının içinde sıkışıp kalmış gibi yanmaya, yandıkça yavaş yavaş erimeye başladı. Artık gözleri Mirza'ya değil boşluğa, karanlığa bakıyordu. Yer ayaklarının altından kayıyor, dizlerinin bağı çözülüyordu. Kafasının içinde şiddetli bir basınç hissediyor, midesi bulanıyordu. Kusması gerekiyordu ama kusamıyordu. Başındaki basınç o kadar şiddetliydi ki, her an kafa tası patlayacak, beyni ve kemikleri etrafa dağılacak gibi hissediyordu. Bu olursa eğer daha fazla acı çekmeden bu dünyadan gidebilir ve artık huzura kavuşabilirdi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder