İki gündür, neredeyse beş saatlik uykuyla duruyordu. Karısının yanında kalmak için bir haftalık idari iznini kullanmak istemişti ancak buna gerek kalmamıştı. Melda onu yanında istemiyordu. En çok ihtiyacı olduğu zamanda yanında olmadığından, şu anda olmasının da bir önemi yoktu. Önder bu kaybı yaşayana kadar, sahip olduğu şeyin farkında değildi. Ama artık biliyordu. Bundan sonra karısı için her şeyi yapacaktı. Her şey yoluna girerse tabi.
İznini iptal edip, işe dönmek için emniyete doğru yola çıktı. Gökyüzü griydi ve ince ince yağmur yağıyordu. Radyodaki hava durumu haberleri, dün gece ki sağanak yağmurun hafta boyu etkili olacağını bildiriyordu. Önder bu havalardan nefret ediyordu. Karanlık ve kasvetliydi. Zaten hayatında yeterince sorun vardı. En azından gökyüzüne baktığında huzur bulmak istiyordu. Islak asfaltta ilerlerken telefonu çaldı. Telefonunu cebinden çıkarıp ekrana baktı. Arayan yardımcısıydı. İsteksizce cevapladı.
"Alo..."
"Rahatsız ediyorum ama müsait misin?"
"Evet, ne oldu?"
"Bir cinayet vakası var. Sana atacağım adrese git, biz de yola çıkıyoruz."
Önder derin bir iç çekti. Demek Melda yanında durmasını isteseydi, onu yine arayıp göreve çağıracaklar, Önder de karısını bırakıp gidecek ve yine kavga çıkacaktı. Neyse ki Melda onu yanında istememişti.
"Tamam, geliyorum."
Telefonu kapattıktan birkaç dakika sonra bir mesaj geldi. Yardımcısı bir adres atmıştı. Oraya doğru ilerledi. Adrese vardığında, kendisini bir piknik alanının girişinde buldu. Olay yeri inceleme, polis ve ambulans araçları sıra sıra dizilmişti. Etraf, meraklı kalabalıkla doluydu. Araçtan inip piknik alanına girdi. Piknik masalarının bulunduğu yerde, etrafı polis şeridiyle çevrilmiş beyaz bir çadır ve çalışma yapan teknisyenleri gördü. Birkaç polis memuru, insanları çadırın bulunduğu yerden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Biraz sonra yardımcısını gördü. Ona doğru yaklaştı.
"Ne olmuş?" diye sordu, çadıra bakarak.
"Bir ceset var, berbat durumda. Görmek istiyor musun?"
"Sen gördün mü?"
Tamer dudağını büktü. Yüzündeki iğrenmiş ifadeden, cesedi gördüğü anlaşılıyordu. Yüzüne hangi ifade yerleşirse yerleşsin, yakışıklılığı ve karizmasından hiçbir şey kaybetmiyordu.
"Keşke görmeseydim, gelsene."
Önder, yardımcısıyla beraber çadıra girdi. Birkaç beyaz tulumlunun arasında, yerde yatan cesedi gördü. Üzerinden sürüntü örnekleri alınıyor, etrafına numaralar yerleştiriliyor, fotoğrafı çekiliyordu. Sanki o bir oyun, etrafındakiler de oyuncuydu ve herkes bu oyunu kazanabilmek için her detayı dikkatle incelemeye çalışıyordu. Her flaş patlamasında, ceset kendisini onların gözüne sokmak istercesine parlıyordu. Yetişkin bir erkek cesediydi. Üzerinde yalnızca atlet ve ayakkabıları vardı. Bacakları, yakılan penisinin rahatça görünmesi için iki yana açılmıştı. Elleri karnının üzerinde birleştirilmişti. Ayrıca bir kulağından girip, diğerinden çıkan bir demir çubuk vardı. Ağzı ise bir karış açık duruyordu. Çürüme başlamıştı. Ceset yer yer morarmıştı ve böcekler iş başına geçmişti. Ağzının içi ve kulaklarının etrafı, beyaz kurtçuklarla doluydu. Ortamdaki koku dayanılmazdı. Önder kusmamak için direniyordu.
"Buna ne olmuş böyle?" diye sordu, yüzünü buluşturarak.
Beyaz tulumlulardan biri Önder'e yaklaşıp, yüzündeki cerrahi maskeyi çıkardı. Bu adam bir önceki cinayette, olay yerine giden adamdı.
"Merhaba başkomiserim. Size kötü bir haberim var."
"Berbat bir ceset var, bundan daha kötü ne olabilir?"
"Bir seri katil."
"Ne?"
"Bir cesetten daha kötü olan şey, bir seri katil. Çünkü bir seri katil varsa, cesetler çoğalacak demektir."
"Neye dayanarak bu sonuca vardın? Dur bir dakika... Dışarıda konuşalım, yoksa kusacağım."
Önder, koşar adımlarla çadırın dışına çıktı. Teknisyen de onu takip etti. Önder derin derin nefes alıp vermeye başladı.
"Daha önce de karşılaşmıştık. Mezarlıkta, hatırladınız mı?"
"Evet, maskeni çıkarınca tanıdım seni."
"Kendimden bahsetmedim başkomiserim, cesetten bahsettim." dedi teknisyen, gözlerini devirerek.
Önder hatırlamış gibi yaparak, kaşlarını kaldırdı.
"Evet... Evet doğru."
"Maktul, bir önce ki kurbanla aynı işkenceyi görmüş. Penisi yakılmış, kulaklarından şişlenmiş ve ağzına dışkı bırakılmış. Üstelik ayakkabısının kenarına bir not sıkıştırılmış. Önce ki kurbanla aynı şeyleri yaşamış."
Önder, bir süre düşünceli gözlerle karşısındaki adama baktı. Sonunda hatırladı. Yardımcısının, onu bırakıp gittiği mezarlıktaki cesetten bahsediyordu. Cesede yapılanları da hatırladı. İçeride bulunan cesetle aynı işkencelere maruz kalmıştı. Dolayısıyla aynı katil tarafından öldürülmüş olması büyük bir olasılıktı. Kısa bir süre bile olsa, Melda'yı düşünmeyi bırakıp işine odaklanmalıydı. Bu imkansız gibi bir şeydi ama denemeye çalışacaktı. Dalgın gözlerle, sabit bir noktaya bakarken koluna dokunan bir el hissetti. Kendisini toparlamaya çalıştı. Teknisyen ona bir kağıt uzatıyordu.
"Cesette bulduğumuz not."
Önder kağıdı alıp, üzerinde yazanları okudu.
'Bu ikinciydi, şimdi sıra üçüncüde.'
Bir önceki cesette bulunan notu hatırlamaya çalıştı.
'Bu birinciydi, şimdi sıra ikincide.'
Bu bir seri katildi ve durmayacaktı, tabi onlar durmazlarsa.
"Cinayet burada mı işlenmiş?" diye sordu Önder, gözlerini nottan ayırmadan.
"Bilmiyoruz başkomiserim. Ceset çürümeye başlamış, muhtemelen gece saatlerinde öldürülmüş olmalı. Ayrıca yağmur, cesedi ve olay yerini biraz bozmuş. Yani üzerinde herhangi bir şey bulmak çok zor. Savcı gördükten sonra adli tıbba göndereceğiz."
"Hem gece, hem yağmurlu hava... Anlaşılan bu herifin geceyle ve yağmurla bir alıp veremediği var." diye söylendi Önder.
"Bir önceki kurban tecavüzcüydü. Belli ki birilerinin canı fena yanmış." diyerek, fikir yürüttü Tamer.
"Bunun tecavüzcü olduğunu nereden biliyorsun?"
"Bilmiyorum ama araştırırız. Tecavüzcü çıkacağına eminim." dedi, kendinden emin bir biçimde.
"Git araştır o halde. Her şeyi çok biliyorsun." dedi Önder, azarlayan bir ses tonuyla.
Tamer cevap vermek için dudaklarını araladığı sırada, teknisyen araya girdi.
"Tamam başkomiserim. Burada bir cinayet vakası var. Tartışmanın sırası değil."
Önder bir süre yardımcısıyla bakışmanın ardından aracına doğru yürüdü. Şoför mahalline geçip kontağı çalıştırdı. Tam o sırada, yanındaki yolcu kapısı açıldı ve Tamer araca bindi.
"Biraz sinir bozucusun ama yine de susacağım. Unutmuşum." dedi Tamer.
"Neyi?"
"Melda'nın durumunu işte..."
"Önemi yok." dedi Önder, umursamaz bir tavırla. Aracı çalıştırdı ve emniyete doğru ilerlediler.
"Melda nasıl?" diye sordu Tamer. Soruyu sorduktan sonra pişman oldu.
"İyi sayılır, hala hastanede. Beni yanında istemedi, doğal olarak."
Tamer hafifçe başını salladı.
"Umarım iyi olur ve aranız düzelir."
"Düzelecek bir durum yok artık. O kafasında çoktan bitirdi."
"Öyle söyleme, bunu bilemezsin."
Önder sırıttı.
"Ben onun kocasıyım, onunla birlikte yaşıyorum. Bunu ben bilemeyeceğim de kim bilecek. Her şey bitti. Sadece gidecek bir yeri olmadığı için benimle birlikte kalıyor. Yoksa bir dakika bile durmaz."
"Bence gitmek isteyen bir yolunu bulur ve gider." dedi Tamer, düşünceli bir biçimde.
Önder ona kaçamak bir bakış atıp, gözlerini tekrar yola çevirdi. Yardımcısının bu sözü, ona bir umut vermişti. Dediği gibi, gitmek isteyen bir şekilde giderdi. Yoksa Melda'da onun gibi bir şeyleri düzeltmek mi istiyordu? Bunu düşününce, yüzüne küçük bir gülümseme yerleşti.
"Haklı olabilirsin. Ama bazı şeyler o kadar kolay değil. Evli olmadığın için bunu anlayamazsın."
Tamer'in yüz ifadesi anında değişti. Çenesini sıvazlayıp, başını cama doğru çevirdi. Önder, söylediği sözün onun canını sıktığını hemen anladı.
"Kusura bakma, zamanı geldiğinde anlarsın demek istedim." dedi.
"Bazı şeyleri anlamak için evliliğe gerek yok bence, ayrılık ya da kayıp ile de anlaşılabilir."
"Evet, haklısın. Çocuğumu kaybedene kadar ben de anlayamamıştım."
"Her neyse..." diyerek, konuyu değiştirmeye çalıştı Tamer. "Bu cinayetle ilgili ne düşünüyorsun, sence bunun bir anlamı var mı?"
"Birini öldürmenin nasıl bir anlamı olabilir? Cinayet işte."
Önder, aracı otoparka sürdü ve boş bir yere park etti. Araçtan iner inmez bir sigara yaktı ve derin bir nefes aldı. Dumanı geri verirken, Tamer'e döndü.
"Sen ne düşünüyorsun peki?" diye sordu Önder.
Tamer dudağını büktü.
"İki cinayeti de aynı kişi işlediyse bir amacı olmalı. Cinayetler gece vakti işleniyor. Yağmurlu bir zamanda, boş bölgelere bırakılıyor. Penisleri yakılıyor, ağızlarına dışkı bırakılıyor, kulaklarından şişleniyor... Bir de notlar. Cinayetlere devam edeceğini gayet açık bir biçimde söylüyor."
Önder sigarasından bir nefes daha aldı. Dumanın, ciğerlerine gidene kadar izlediği yolu hissetti ve tekrar üfledi.
"Bu maktulü de araştıralım. Eğer bunun da cinsel suçlardan herhangi bir kaydı varsa sen haklısın."
"Kim haklı tartışması mı yapacağız?" diye sordu Tamer, gözlerini devirerek.
"Hayır, doğru yolu izlemek için öğrenmek zorundayız demek istedim."
Önder yarıya gelen sigarasını yere atıp, üstüne bastı ve asansöre doğru ilerledi. Yardımcısıyla birlikte ofise girip, kapıyı kapattılar. Otopsiden önce maktulün kimliğini saptayabilmek için küçük bir araştırma yaptı. İlk olarak cesedin bulunduğu semtte, ardından çevre semtlerde ve şehir genelinde, maktulün özelliklerine benzeyen kayıp ilanlarına baktı. Hiçbir şey bulamadı. Ardından yakın zamanda, cinsel suçlardan kaydı alınan suçluların listelerini kontrol etti. Karşısına, yüzlerce yetişkin erkek çıktı. Çok geçmeden, maktulün kimliğini saptamak için adli tıp raporlarını beklemesi gerektiğini anladı. Raporun gelmesi birkaç günü bulacaktı ancak beklemekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Düşünceli gözlerle bilgisayar ekranına bakarken, aklına Poyraz geldi. Hala nezarethanedeydi. Onu tamamen unutmuştu. Üstelik cinayet şüphelisi olarak tutuluyordu ve son cinayet, o nezarethanedeyken işlenmişti. Hızla yardımcısına döndü.
"Poyraz hala nezarethanede. Bu cinayeti o işlemiş olamaz, öyle değil mi?"
Tamer bir an durakladı ve Önder'in ne demek istediğini algılamaya çalıştı. Kaşlarını çattı ve dudağını büktü.
"O bizim cinayet şüphelimiz değil mi?" diye sordu.
"Evet ama adam iki gündür nezarethanede. Işınlanıp cinayet işledi sonra geri mi geldi?"
"Ee... Ne yapacağız?"
"Bırakacağız, başka ne yapacağız?"
"Bence emin olmamız gerek. O yapmadıysa bile yaptırmış olabilir."
"Kimseyle telefon görüşmesi yapmadı ki."
"Belki önceden planlamıştır. Bilemeyiz. Kardeşine giden mesajı unuttun mu?"
Önder derin bir iç çekti. Kendisini bir türlü toparlayamıyordu. Kafası o kadar karışıktı ki, sanki çözümler gelmek istiyor ama bir türlü yolu bulamıyordu.
"Bilişimden bir haber var mı?" diye sordu umutsuzca.
"Hala araştırıyorlar. Mesajı gönderen kişi her kim ise bilgisayar konusunda uzman olmalı. IP adresini hala bulamadılar."
"Bunun için herhangi bir cihaza ve ya programa gerek var mı?"
"Yalnızca program ve sağlam bir teknik bilgi."
"Poyraz'da bunu yapacak kapasite olduğunu sanmıyorum. Salağın teki."
"Yaptıracak kapasite olabilir ama..." dedi Tamer, kaşlarını kaldırarak.
Önder öfkelendi.
"Neden durmadan benim söylediklerimle zıtlaşıyorsun? Bir sorunu çözmeye çalışıyorum burada."
"Ben de öyle yapıyorum ama senden daha geniş düşünmeye çalışıyorum. Sadece bir kişinin üzerinden giderek bir yere varamayız, her türlü ihtimali..."
"Tamam, yeter! Kendi bildiğini yap. Poyraz'ı serbest bırakacağız." diye, sözünü kesti Önder.
Masasından kalkıp kapıya doğru ilerledi. O sırada yardımcısı peşinden gitti ve onu kolundan yakaladı.
"Hayır, birkaç gün daha kalsın. İzin işini ben hallederim."
"Gerek yok, onunla işimiz kalmadı."
Tamer'in suratı kızarmaya başladı.
"Benim var başkomiserim. İzni ben alırım dedim." dedi Tamer, dişlerini sıkarak.
Önder, şaşkınlıkla yardımcısına baktı. Kolunu hızla çekip, onun elinden kurtardı.
"Sen bana karşı mı geliyorsun?"
"Hayır, sadece işimi yapmaya çalışıyorum ama sen bana engel oluyorsun. Bırak biraz daha kalsın."
"Dışarı çıkarsa, takip edip ne halt karıştırdığını öğrenebiliriz. O zaman şüphelerinde haklı olup olmadığını anlarız."
Önder ofisten çıkıp, hızlı adımlarla asansöre doğru yürüdü. Düğmeye basıp beklemeye başladı. Birkaç saniye içinde asansörün kapısı açıldı. Önder kabine doğru bir adım attığı sırada, Tamer'in sesini duydu.
"Her boku sen daha iyi biliyorsun... Bir halt becerebilseydin karının yanında dururdun, doğmamış çocuğun ölmezdi."
Önder'in başından aşağı kaynar sular döküldü. Tüm vücudu titremeye başladı. Olduğu yerde çakılıp kaldı. Ağır adımlarla asansörden çıkıp Tamer'e döndü. Başı dimdik ve kendinden emin bir biçimde, karşısında duruyordu. Yalnızca Önder değil, bunu duyan herkes şaşkınlık içerisindeydi. Herkes donup kalmış, bir Tamer'e, bir Önder'e bakıyordu. Ne olmuştu da Tamer bu sözleri söylemişti? Bu neyin kiniydi anlayamamıştı. Ama bu sözlerin karşılığını vermeliydi. Kendisine ettiği hakaret bir yana, karısına ve çocuğuna bu sözleri söyleyemezdi.
Etrafındaki insanlara aldırmadan, ağır adımlarla yardımcısına doğru yürüdü. Tamer ise hiç hareket etmeden, olduğu yerde bekledi. Önder tüm gücüyle ve öfkesiyle, yardımcısının suratına sert bir yumruk indirdi. Tamer geriye doğru birkaç adım atıp, ofis kapısının pervazına çarptı. Sendeledi ancak yere düşmedi. Önder'den daha uzun ve daha yapılıydı. Karşılıklı dövüşecek olsalardı, Önder nakavt olurdu. Ancak şu an şartlar farklıydı. Önder'e deli kuvveti gelmişti. Koridordaki memurlar bir süre neler olduğunu anlayamadılar. Onlar müdahale edene kadar, Önder yardımcısını yüzüstü yere yatırmıştı. Beline, bacaklarına ve kafasına tekmeler savuruyordu. Memurlar araya girip Önder'i sakinleştirmeye çalışırken, kalabalığın gürültüsüne başka bir ses karıştı.
"Neler oluyor burada? Ne halt ediyorsunuz siz..."
Önder durakladı ve başını, sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Tüm vücudu titriyordu ve nefes nefese kalmıştı. Koridorun diğer ucundan kendisine doğru yaklaşan, ateş püsküren gözlerle ona bakan müdürünü gördü.
"Ne halt ediyorsunuz? Koca koca heriflersiniz, bu haliniz ne sizin, neyi paylaşamıyorsunuz?"
Müdürün, bağırmaktan neredeyse sesi kısılacaktı. Yumruklarını sıkmıştı. Birine vurmamak için kendisini zor tuttuğu her halinden anlaşılıyordu. Tamer yerde acı içinde kıvranırken, Önder başını öne eğip cevap verdi.
"O bana... Hakaret etti müdürüm. Karımla çocuğuma laf attı." dedi kısık sesle.
"Hemen odama geliyorsun!" diye bağırdı müdürü. Sonra memurlara döndü. "Tamer'e yardım edin. Gerekirse hastaneye götürün."

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder