Önce bir kapı sesi, ardından demir parmaklıklara çarpan anahtarların sesini duydu. Oturağın üzerinde sırtı parmaklıklara dönük bir şekilde, cenin pozisyonunda yatıyordu. Parmaklıkların açıldığını duydu. Gözlerini açtı ama yalnızca, karşısındaki boş duvara baktı. Muhtemelen, kendisine bir kader ortağı gelmişti. Sonra bir el onu omzundan tutup sarstı.
"Uyuyor musun?"
Poyraz hafifçe arkasına dönüp, karşısındaki memura baktı. Sonra tekrar boş duvara döndü.
"Mecbur kalmadıkça beni rahatsız etme demedim mi sana?" diye sordu öfkeyle.
Poyraz, kendisiyle sürekli uğraşan bu çamur suratlı memurun niyetini bir türlü anlayamamıştı. Onu sevmiş miydi, yoksa alay mı ediyordu belli değildi.
"Afedersin, hayallerini bölüyorum ama buna evinde devam edersin. Gidiyorsun."
Poyraz kaşlarını çattı. Bir süre duvarla bakışmanın ardından, yattığı yerden ayağa fırladı. Gözlerini kocaman açarak haykırdı.
"Eve mi gidiyorum? Benimle alay etmiyorsun, öyle değil mi? Eğer alay ediyorsan sonun kötü olur!" diye tehdit etti memuru.
"Hayır tabi ki..." dedi memur, zorla gülümsemeye çalışarak. "Seninle alay eder miyim hiç, haddim değil."
"Biliyordum. Sana söylemedim mi? Buradan çıkacağım dedim mi, demedim mi?"
"Evet dedin. Gel hadi, seni yukarı çıkarayım. İmza atman gerek."
Poyraz başını dikleştirdi ve ağzının yanıyla, kendini beğenmiş bir biçimde sırıttı.
"Demek burada bile beni tanıyan insanlar var. Ünlü bir sanatçı olunca, hayranlarınla başın dertte. Kim istiyorsa imzamı vereceğim."
Memur başını hafifçe yana doğru çevirip, alaycı bir biçimde sırıttı.
"İmzayı çıkış işlemleri için atacaksın. Hayranına falan değil." dedi.
Bunu söyledikten sonra anında durakladı ve dudağını ısırdı. Poyraz ile alay ettiğine pişman olmuştu. Ne yaparsa yapsın onunla alay edilemezdi çünkü o, bir cinayet şüphelisi olarak göz altına alınmıştı.
"Öyle demek istemedim." diyerek, durumu toparlamaya çalıştı memur. "Seni buradan çıkarabilmek için iki komiser kavga etti biliyor musun?"
Poyraz'ın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Bunu duymak gururunu okşamış, onu tatmin etmişti.
"Herhalde benim için kavga edecekler. Tamam tamam, iki günümü burada çöpe atmama neden olan kim varsa affediyorum. Ama sadece pişman olanları."
"Hepsi pişman, gel hadi."
Memur, Poyraz'a yol verdi. Nezarethane bölümünden çıkıp, imzanın atacağı bölüme gittiler. Poyraz, kardeşini bir sandalyede otururken buldu. Göz ucuyla ona bakarak, yürümeye devam etti. Kardeşini görmezden gelmişti. Utku onu görünce oturduğu yerden kalkıp, koşar adımlarla Poyraz'ın yanına gitti.
"Hızlı ol, gitmemiz gerek."
Poyraz kardeşinin yüzüne bakmadan, dikkatle önüne konulan evrakları inceledi. Havalı hareketlerle, memurun uzattığı kalemi aldı ve bir ressam edasıyla, evrakları imzalamaya başladı. Aynı anda kardeşine karşılık verdi.
"Beni acele ettirme. İşim var, görüyorsun."
"Annem ile babam geldiler, seni bekliyorlar. Onlara hastanede olduğunu söyledim. Buradan çıkıp hastaneye gideceğiz, onlar da oraya gelecekler."
Poyraz kaşlarını kaldırdı ve gözünün yanıyla, Utku'ya baktı.
"Onlara yalan mı söyledin?" diye sordu, umursamaz bir tavırla.
"Ne yapsaydım, nezarethanede olduğunu mu söyleseydim?"
Poyraz tekrar önündeki kağıtlara döndü ve imza atmaya devam etti.
"Annem ile babam bu yalanı öğrenirlerse ne olur peki?"
Poyraz'ın başında duran memur dikkat kesilmiş, onları dinliyordu. Utku dudağını ısırdı.
"Bunu, onları üzmemek için yaptım. Biliyorsun."
"Tamam, işim bitti. Başka bir şey var mı memur bey?" diye sordu Poyraz, kardeşini duymazdan gelerek.
"Hayır, gidebilirsin." dedi memur, Poyrazdan kurtuluyor olmanın verdiği rahatlıkla. Utku'nun haline ise acıyor gibiydi.
"Hadi gidelim." dedi Poyraz ve ayağa kalktı.
Utku onun koluna girdi ve çekiştirerek, binadan çıkardı. Aracın ön yolcu kapısını açtı ve Poyraz'ın binmesini bekledi. Poyraz, araca yaklaşınca durakladı.
"Arkaya binmek istiyorum." dedi.
Utku derin bir iç çekti ve ön kapıyı kapatıp, arka kapıyı açtı. Aynı anda sordu.
"Normalde önde oturuyordun, neden arkaya geçmek istedin?"
"Dün gece rüyamda, bir camı parçalayıp dışarı fırladığımı gördüm. Ondan..."
"Burada da cam var."
"Önden fırlamaktan iyidir. Burası küçük, en fazla kafam sığar."
Utku sırıttı. Poyraz, kardeşinin alay ettiğini hemen anladı.
"Ne gülüyorsun, salak... İmsak vaktinden sonra görülen rüyalar gerçek olur."
"Haklı olabilirsin. Ben böyle şeylere inanmam." dedi Utku ve şoför mahalline geçip, aracı çalıştırdı.
Poyraz, yol boyunca tek kelime etmedi. Başını çevirmiş, camdan dışarıyı izliyordu. Ağaçlar ve bariyerler, film şeridi gibi akıyordu. Bundan sonra ne olacaktı. Mirza ile başının büyük belaya gireceği kesindi ancak tam olarak nasıl bir bela olacağını kestiremiyordu. Hastane bahçesine girdiklerinde, Poyraz'ın içini derin bir sıkıntı kapladı. Bir gün, tekrar buraya hapis olmaktan korkuyordu. Kendisini, artık buraya ait olmadığına ve evinde yaşadığına ikna etmeye çalıştı. O zaman sıkıntısı yavaş yavaş son buldu.
Kardeşiyle birlikte araçtan inip, binaya doğru yürümeye başladı. Eski arkadaşları onu görünce, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Bazıları onu gördüğü için sevinmiş, bazıları ise artık kendileri gibi burada olmadığı için onu kıskanmıştı. Ama bu insanların hiçbiri Poyraz'ın umurunda değildi. Onlarla, yalnızca mecbur olduğu için muhatap olmuştu ama artık mecbur değildi. Koridorda, merdivenlere doğru ilerlerken bir el onu ensesinden yakaladı. Poyraz, korkudan olduğu yerde hopladı ve hızla arkasına döndü. Karşısında, aynı bölümde kaldığı arkadaşı Turgut'u gördü.
"Ne yapıyorsun sen, ödümü kopardın." diye bağırdı Poyraz.
Turgut kocaman gözleriyle ona bakıp, kırık ve çürük dişlerle dolu ağzıyla sırıttı. Olduğu yerde, bir trambolinde zıplar gibi birkaç kere zıpladı. Sonra karşılık verdi.
"Senin ödünü kopardım. Böyle yapınca ödün kopuyor, öyle değil mi?"
"Git başımdan!"
Poyraz merdivenlere yaklaşıp, bir basamak yukarı çıktı. Ancak Turgut'un onu bırakmaya niyeti yoktu. Bu kez de kolundan yakaladı ve çekiştiremeye başladı.
"Gelsene, biraz oyun oynayalım. Canım çok sıkılıyor."
"Şimdi olmaz, işimiz var." diyerek, araya girdi Utku. Başıyla, Poyraz'a işaret vererek merdivenleri tırmandı.
Poyraz kardeşinin peşinden giderken, Turgut'da onun peşinden gitti. Hala söyleniyordu.
"Bugün yeni bir akıl oyunu getirdiler. Düşünebiliyor musun... Rengarenk çubukları var. Bir de küçük toplar... Aynı labirent gibi... Topları o çubuklardan geçirerek..."
"Bana ne, benim akıl oyununa falan ihtiyacım yok. Senin var ama oynamaya da aklın yetmez." dedi Poyraz, kendini beğenmiş bir tavırla.
Arkasına bile bakmadan, Utku'nun peşinden gidiyordu. Turgut'un sesi artık duyulmuyordu. Poyraz arkasına dönüp baktığında, Turgut'un ortadan kaybolduğunu gördü. Rahatlamış bir biçimde iç çekti. Burada kaldığı zaman ki eski odasına doğru giderken, her gece ilaçlarını vermek için kıçının dibinden ayrılmayan hemşireyle karşılaştılar.
"Poyraz, hoşgeldin. Nasılsın?" diye sordu, tatlı bir gülümsemeyle.
"Seni gördüm daha iyi oldum."
"Geldiğinizi doktor beye iletmişler. Doktor bey seni görmek istiyor."
Poyraz omuzlarını düşürdü ve dudağını büktü. Utku araya girdi.
"Ahh, evet bu iyi bir fikir. Hadi abi, doktor beyin yanına gidelim."
Utku, Poyraz'ı bu kez de doktorun odasına doğru sürükledi.
"Bu yaptığını annem ile babama bir şartla söylemem." dedi Poyraz.
"Neymiş o şartın?" diye sordu Utku, Poyraz'ın yüzüne bakmadan.
"Hafta sonu dışarı çıkmama izin vereceksin."
"Olur, nereye istersen gideriz."
"Tek başıma..."
Utku adımlarını yavaşlattı ve gözünün yanıyla ona baktı.
"Bunun olmayacağını biliyorsun abi."
"Beni ilgilendirmez. O zaman sonuçlarına katlanırsın."
Uzun bir koridora girdiler. Hiçbir pencere yoktu. Koridoru, yalnızca hasta odalarının kapı pencerelerinden sızan ışıklar, loş bir biçimde aydınlatıyordu. Bazı kapılar kapalı, bazıları açıktı ama ortada hiç kimse yoktu. Hızlı adımlarla yürürken, Poyraz birden durdu. Sağ taraftaki açık kapılardan birinin önünde, üç tane hasta gördü. Üçü de kısa boylu, sıska, çirkin adamlardı. Odanın içinden yayılan mavi LED ışıkların arasında, gözlerini devirmiş bir biçimde Poyraz'a bakıp sırıtıyorlardı.
Poyraz, adamlardan birini tanıyordu ancak diğer ikisini ilk kez görüyordu. Bunlar ya başka bir bölümde kalıyorlardı ya da buraya yeni gelmişlerdi. Önde duran adam, bu odanın sahibiydi. Burada ki diğer hastalara ve hasta bakıcılara, tehdit ile istediği her şeyi yaptırıyordu. En çok istediği şey, odasını mavi LED ışıklarla kaplamaktı. Onu da başarmıştı. Adam iğrenç bir sırıtmayla, ağır ağır Poyraz'a yaklaştı.
"Hoşgeldin Poyraz, seni tekrar aramızda görmek ne güzel." dedi, boğuk bir sesle.
"Buraya geri dönmedim. Bir işim var, onu halledip geri gideceğim."
Poyraz yürümeye devam edeceği sırada, adam onu tekrar durdurdu. Utku'da meraklandı ve durup onları dinledi.
"Ne işin var? Hastaların giriş çıkış kayıtlarını mı kontrol edeceksin? Yoksa teşhis raporlarını mı düzenleyeceksin? Aptal herif... Sarışın hemşireyi becermeye geldin, öyle değil mi? Boşuna uğraşma dostum, o benim!"
Poyraz, ateş püsküren gözlerle ona baktı. Ona doğru birkaç adım attığı sırada, Utku onu kolundan yakaladı.
"Yürü, bulaşma şunlara."
Koridorda yürümeye devam ettiler ancak adamlar da laf atmaya devam ediyorlardı.
"Yürü, bulaşma şunlara! Ben bir kılıbığım. Cinsiyetim erkek ama ödleğin tekiyim." diyerek, Utku ile alay etti içlerinden biri.
Utku, öfkeden Poyraz'ın kolunu sıkmaya başladı ama yine de dönüp arkasına bakmadı.
"Ne sıkıyorsun, ben ne yaptım?" diye sordu Poyraz.
Koridoru bitirip sola döndüklerinde, yan yana sıralanmış arşiv, yangın merdiveni ve doktor odasının kapılarını gördüler. Doktorun odasına yaklaşıp, kapıyı çalıp içeri girdiler. Odaya girer girmez, sigara dumanından Poyraz'ın genzi yandı. Doktor kapı sesini duyunca, başını önündeki kağıt yığınlarından kaldırıp onlara baktı. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
"Hoşgeldiniz." dedi, çatallaşmış ses tonuyla.
"Hoşbulduk doktor bey. Abimi görmek istemişsiniz."
"Evet. Merak ettim, neden geldiniz?"
Utku doktorun masasına yaklaşıp, fısıldayarak bir şeyler söyledi. Doktor dudağını bükerek, hafifçe başını salladı. Utku'nun odadan çıkması için eliyle işaret yaptı. Sonra Poyraz'a döndü.
"Geç otur bakalım." dedi, masanın üzerinde ellerini birleştirerek.
Adam neredeyse hayatının yarısını bu hastanede geçirmişti. Emeklilik zamanı gelmesine rağmen, hala görevini icra ediyordu. Başının üstü keldi, ensesinde kalan birkaç tel ise beyazdı. Yüzündeki karışıklıklar, kuru toprağı andırıyordu. Bir ayağı çukurdaydı ama hala deli gibi sigara içiyordu. Buna rağmen birçok gençten daha sağlıklıydı.
"Beni neden istediniz?" diye sordu Poyraz.
Sandalyede kamburunu çıkararak oturmuş, ellerini bacaklarının arasına sokmuş, tedirgin bir biçimde doktoruna bakıyordu.
"Utku durumu anlattı ama hazır buraya gelmişken, seni görmek istedim. Nasılsın, son görüşmemizden sonra hayatında yeni bir şeyler oldu mu?"
Poyraz, en son ne zaman görüştüklerini düşündü. Bir hafta önceydi. Bir haftada çok şey değişmişti.
"Evet. Polisler bana kafayı taktı. Bir cinayet şüphelisi olarak sorgulandım. Sonra günlerce nezarethanede kaldım. Bugün de serbest bıraktılar. Hatta serbest kalabilmem için iki komiser birbirine girmiş. Benim için... Şimdi buradayım. Annem ile babam beni almaya gelecekler. Sonra da evime dönüp, burada yaşadığım hapis hayatıma evimde devam edeceğim. Ama hafta sonu dışarı çıkacağım, hem de tek başıma. Bir işim var da, onu halledeceğim. Utku buna izin vermedi tabi ama onu ikna ettim. Aslında pek ikna denemez. Annem ile babama yalan söyledi, ben de bunu onlara anlamakla tehdit ettim, o da kabul etti."
Doktorun ağzı bir karış açık kalmıştı. Anlamamış gözlerle Poyraz'a bakıyordu. Bir süre öylece bekledi. Sonra doğrulup, geriye yaslandı.
"Bu olanlara inanamıyorum. Sen... Ciddi misin?"
"Şaka yapar gibi bir halim mi var doktor bey?" diye sordu Poyraz, başını dikleştirerek.
"Peki ne oldu, seni nasıl serbest bıraktılar? Bu o kadar basit bir suç değil. Cinayetten bahsediyorsun."
"Bilmem, bıraktılar işte."
Doktor, bir şey söylemek için dudaklarını araladığı sırada durakladı. Bir süre tereddütte kaldı. Yine de sordu.
"Peki... Bunu gerçekten yaptın mı?"
Poyraz bunu duyunca kahkaha attı.
"Ben böyle bir şeyi nasıl yapabilirim doktor bey? Birini öldürmeye harcayacağım vakitte, bir sürü tablo yaparım. Bu benim için bir vakit kaybı olur. Cinayet, boş insan işidir."
Doktor kaşlarını kaldırdı.
"Boş vaktin olsa yaparsın yani, öyle mi?"
"Ben öyle bir şey demedim, siz dediniz."
"Hastalığın ne durumda peki? Geceleri, hala uykunda dolanıyor musun? Bunu az çok tahmin edersin herhalde."
"Tahmin etmeme gerek yok." dedi Poyraz, bıkkınlıkla. "Utku beni gece gündüz rahat bırakmıyor. Geceleri, koruma polisi gibi evin içinde nöbet tutuyor. Şimdiye kadar böyle bir şey yaptığıma şahit olmamış. Yangın dışında tabi. Siz, artık hasta olmadığıma dair rapor verdiniz ama ben o yangını çıkardığımı hatırlamıyorum. Belki de gerçekten yaptım. Ama bana kalırsa..."
"Evet."
"Ben Utku'dan şüpheleniyorum."
"Neden?" diye sordu doktor, şaşkınlıkla.
"Beni o evde istemediğini düşünüyorum. Ben eve döndükten sonra sorumlulukları, görevleri iki katına çıktı. Bence, benimle uğraşmamak için tekrar buraya göndermek istiyor. Beni ve sizi, hala hasta olduğuma inandırmak için o yangını kendisi çıkardı." Düşünceli bir biçimde çenesini sıvazladı. "Ama çok inandırıcıydı, nasıl bu kadar profesyonelce oynadı hala anlayamıyorum."
Doktor başını yana çevirip, bıkkınlıkla iç çekti.
"Rüyaların ne durumda peki? Kanayan ağacı hala görüyor musun?"
Poyraz durdu ve düşündü. Hastaneye ilk geldiği gece bir rüya görmüştü. Rüyasında, karanlık ve sisli bir ormanda yürüyordu. Yolunu kaybetmişti, aslında oraya neden gittiğini de bilmiyordu. Çıkışı ararken bir uğultu duymuştu. Bir ses, ondan yardım istiyordu. Yardımı isteyen kişiyi bulmak için etrafına bakınırken, ensesine bir ağacın dalı sürtünmüştü. Hızla ağaca döndüğünde, ağacın dallarının ucundan ve gövdesinden, ay ışığında parlayan bir sıvının aktığını fark etmişti. Sıvı önce ensesine ardından da tüm vücuduna bulaşmıştı.
Ne olduğunu anlamak için hiç düşünmeden tadına bakmış, hem tadından hem de kokusundan, bunun kan olduğunu anlamıştı. O anda ağaç, birden hareket etmeye başlamış ve kanlı dallarıyla, onu tamamen sarmıştı. Sonra bir çığlık sesi ile gözlerini açmış ve çığlığın, boş odanın duvarlarında yankılanan kendi sesi olduğunu anlamıştı. Doktoru, bunun bir yerde ilk kez uyumanın verdiği stresten kaynaklı bir kabus olduğunu ve geçeceğini söylemişti ancak öyle olmamıştı. Poyraz bu hastanede kaldığı süre boyunca, farklı rüyalarla karışık olsa da her gece o kanayan ağacı görmüştü. Ancak eve döndükten sonra bu kabusu bir daha hiç görmemişti.
"İlginç ama hayır. Taburcu olduğum günden beri hiç görmedim."
"Genel olarak neler görüyorsun peki?"
"Hala kabuslar görüyorum. Karmaşık kabuslar, ama kanayan ağacı bir daha hiç görmedim."
Poyraz, başını öne eğdi ve gözlerini tek noktaya sabitledi. Doktoru bahsedene kadar, kanayan ağaç aklının ucundan bile geçmemişti. O ağaç, gecelerini mahvetmişti ama şimdi neden onu rahatsız etmediğini merak ediyordu. Özlediğinden değil elbette. Ama o ağaç, yıllarca Poyraz'dan bir konuda yardım istemişti. Belki gerçek bir ağaç... Belki de yardıma ihtiyacı olan bir insan vardı ve bir ağaç suretiyle onun rüyalarına girip, ondan yardım istemişti. Bir süre düşündükten sonra bu mesajı çözmeye karar verdi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder