Hırkalarına doldurdukları kemikleri kucaklarında taşıyarak, uzun bir yol yürümüşler ve bir eve gelmişlerdi. Poyraz merakla etrafa bakınmış, bölgeyi tanımaya çalışmıştı. Mirza ile günlerdir dışarıda dolaşıyorlardı ama daha önce böyle bir yere geldiklerini hatırlamıyordu. Bir gece kondu mahallesindelerdi. Etrafta bir sürü yıkık dökük harabeler vardı ve görünüşe göre hepsi boştu. Mirza evlerden birine yönelirken Poyraz hala etrafa bakınıyor, burada ne yaptıklarını anlamaya çalışıyordu. Sokakta çalışan yalnızca bir tane aydınlatma direği vardı ve o da yalnızca küçük bir bölümü aydınlatıyordu.
Sokağın ortalarına doğru ilerledikçe karanlık daha da yoğunlaşıyor, Poyraz'ın korkusu daha da artıyordu. Burada yalnız başına kalmamak için Mirza'nın yanına koştu ve onu takip etti. Mirza bir evin kapısını açıp içeri girerken, Poyraz kapının önünde durup onu bekledi. Evin içinde bir ışık yandı. Poyraz başını kapıdan içeri uzatıp, evin içine baktı. Cılız bir ışıktı ama hiç yoktan iyiydi. Kapıdan içeri girer girmez bir oda çıkıyordu. Burası muhtemelen evin salonuydu. Her yer rezaletti. Duvarlarda boyadan eser yoktu. Duvarlar ve tavan çürümüş ve küflenmiş, yerler ise çöplüğe dönmüştü. Odanın her bir köşesinden örümcek ağları sarkıyor, ortalıkta koca koca örümcekler ve küçük fareler dolaşıyordu. Mirza kucağındaki kemikleri, odadaki tek eşya olan kırılmış, yırtılmış ve küf tutmuş üçlü koltuğun üzerine bıraktı. Sonra da Poyraz'a döndü.
"İçeri gel de kucağındakileri bırak." dedi donuk sesle.
"Şey... Sen gelip alsan..." diye geveledi Poyraz.
Korkudan titremeye başlamıştı. Mirza büyük ihtimalle burada kalacaktı. Poyraz ise buradan nasıl gideceğini, nereye gideceğini ve yolunu nasıl bulacağını bilmiyordu. Mirza'nın, şu an ona yardım etmeyeceğini tahmin edebiliyordu.
"Uzatma Poyraz, iki adım atıp şu koltuğa bırakacaksın işte."
Poyraz bir süre durakladı ve tereddütte kaldı. Etrafa son kez baktıktan sonra içeriye doğru bir kaç adım attı. Evin tahtadan olan giriş kapısı bozuk olduğundan öne arkaya doğru sallanıyor, ürkütücü sesler çıkarıyordu. Poyraz koltuğa yaklaşarak, hırkasının içindeki kemikleri koltuğun üzerine döktü ve hırkasını geri alıp, kollarıyla sıkı sıkı sardı. Birkaç saniye Mirza ile bakışmanın ardından dışarı çıkmak için arkasını döndü. O sırada Mirza onu durdurdu.
"Nereye Poyraz?"
Poyraz durdu ve Mirza'ya döndü.
"Bilmiyorum Mirza... Nereye gideceğimi bilmiyorum ama ben başımın çaresine bakarım. Yollarımız burada ayrılıyor."
"Neden Poyraz?" diye sordu Mirza, ona doğru yürüyerek.
"Bilmem, yanlış hatırlamıyorsam böyle anlaşmıştık. İşimizi halledince ayrılacaktık."
"Peki sen bunu gerçekten istiyor musun Poyraz? Benimle yolunu ayırmayı gerçekten istiyor musun?"
"Ama böyle söylemiştin Mirza..." dedi Poyraz, ümitsizce.
"Evet, böyle söyledim Poyraz. Ama bu gece olanları merak etmiyor musun, bunu öğrenmeden mi gideceksin?"
Poyraz gözlerini tavana dikti ve kısa bir bekleyişin ardından cevapladı.
"Hayır Mirza, merak etmiyorum. Bunu öğrenmemin bana bir yararı olmayacak. Ben gidiyorum, hoşçakal."
Poyraz arkasını dönüp kapıya doğru ilerledi. O sırada Mirza'nın bir cümlesiyle tekrar durakladı.
"Bence biraz kalmalısın Poyraz."
Poyraz olduğu yerde durdu ama arkasını dönüp bakmadı, kapının tam önünde duruyordu. Bir adım atsa dışarı çıkabilir ve arkasına bakmadan, koşarak kaçabilirdi. Mirza'da onun peşine düşmezse eğer kurtulabilirdi. Ama o bir adımı atamıyordu. Mirza son sözünü net bir şekilde söylemişti. Tehdit içeren bir tavrı yoktu, ses tonu da öyle değildi ama Poyraz bunu neden söylediğini deli gibi merak ediyordu. Bir yandan da koşarak buradan kaçmak, uzaklaşmak istiyordu. Galiba, yalnızca beş dakika kalmanın bir zararı olmayacaktı. Gerçi buradan gitse bile, Mirza ölene kadar onun peşini zaten bırakmayacaktı. Sadece her an yan yana olmayacaklardı hepsi bu. Poyraz evinde olacaktı ve biraz olsun nefes alabilecekti. Mirza'nın nefesini her an ensesinde hissetse bile, en azından canı şimdiki kadar tehlikede olmayacaktı. Poyraz arkasını döndü ve yerinden kımıldamadan, olduğu yerde bekledi.
"Galiba biraz kalabilirim." dedi başını dikleştirerek.
Mirza'ya korktuğunu belli etmemeye, istediği an buradan gidebileceğini hissettirmeye çalışıyordu ama deli gibi korkuyordu.
"Bu kemikleri ne yapacağıma henüz karar veremedim, sence ne yapmalıyım Poyraz?"
"Ben nereden bileyim Mirza? Başka bir yere gömeceğini söylemiştin."
Mirza düşünceli bir biçimde kemiklere bakarak mırıldandı.
"Evet ama nereye?" Sonra Poyraz'a döndü. "Her neyse, bunu sonra düşünürüm. Gel, sana bir şey göstereceğim."
Mirza odanın sonuna doğru yürüdü ve küçük, karanlık hole girdi. Sonra durdu ve Poyraz'a döndü.
"Gelsene Poyraz. Ama gelirken kapıyı kapat, kemiklerimin çalınmasını istemem." diye ekledi alaycı bir tavırla ve iğrenç bir kahkaha attı.
Poyraz onun nasıl bir ruh halinde olduğuna, ne yapmaya çalıştığına anlam veremiyordu. Olduğu yerde durup biraz düşündü. O sırada Mirza, holün sol tarafında bulunan bir merdivenden aşağı iniyordu. Poyraz çıkan seslerden, merdivenlerin ahşap ve eskimiş olduğunu anladı. Kendisini taşıyıp taşımayacağına emin değildi. Oraya gidip gitmemesi gerektiğine bile emin değildi. Aşağıda, karşısına ne çıkacağını bilmiyordu. Şimdi yalnız kalmıştı. Mirza aşağıdaydı ve Poyraz buradan rahatlıkla kaçabilirdi. Mirza'nın kötü bir niyeti olsaydı, onu burada yalnız başına bırakmaz ve onu zorla buraya hepsederdi.
Buradan gitmek de, kalmak da Poyraz'ın kararıydı. Mirza'nın, onu aşağıya neden çağırdığını merak etmişti. Burada biraz daha kalarak bunu öğrenebilir, sonra da gidebilirdi. Kemiklerin çalınmaması için kapıyı kapatmayı denedi ama kapı kapanmadı. Sonra bu kemikleri kimin, ne yapacağını düşündü ama aklına bir şey gelmedi. Mirza onunla alay etmişti hepsi bu... Kapıyı olduğu gibi bırakarak, hole yöneldi ve merdivenleri buldu. İlk basamağa adım attığında, çıkan sesi duyunca durakladı.
"Mirza, bunlar beni taşır mı?" diye seslendi.
"Taşır Poyraz, taşır. O basamaklar neleri taşıdı, seni mi taşımayacak?"
Poyraz bunu duyunca rahatladı ve basamakları inmeye başladı. Bir yandan da bu basamakların, kendisinden daha ağır neleri taşıdığını merak ediyordu. Karanlık olduğundan duvarlara tutunarak, yavaş ve dikkatli adımlarla iniyordu. Zemine ayak bastığında, rahatlamış gibi iç çekti. Başını kaldırıp etrafa bakındı. Küçük bir bodrum kattaydı. Karşılıklı iki duvarda asılı olan gaz lambaları, ortamı loş bir şekilde aydınlatıyordu. Bodrumun zemini topraktı, yer yer kuru otlarla ve ölü çiçeklerle kaplıydı. İlk bahar ve yaz aylarında, burası bir çiçek bahçesine dönüşüyor olmalıydı. Duvarlar da, zemin gibi topraktandı. Muhtemelen evin inşası sırasında kazılmış, ama masraf çıkmaması için duvarlara ve zemine hiçbir şey yapılmamıştı. Poyraz karşı duvarın dibinde, ellerini önünde birleştirmiş bir şekilde duran Mirza'nın yanına gitmek için bir kaç adım attı. O sırada ayağı, yerde bulunan kuru otlardan birine dolandı. Biraz sendeledi ama düşmedi. Olduğu yerde kalmayı ve Mirza ile o şekilde konuşmayı tercih etti.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder