Yattığı yerde sağa sola dönerek, bir süre yatakta oyalandı. Yatağının başındaki komodinin üzerinde duran telefonundan saate baktı. Saat sabahın dokuzunu gösteriyordu. İşe geç kalmıştı. Hızla yatağından çıkıp üzerini değiştirdi. Tuvalete gidip ihtiyacını giderdi ve duş alamadığından, kafasını lavaboda musluğunun altına sokarak saçlarını gelişi güzel yıkadı. Biraz ayılmıştı. Ayakkabılarını giyinip kapıyı kapattığında, kapının üzerinde hala duran boyayı gördü. Bu biraz ürkütücüydü ama şimdilik bununla atlatmıştı. Binadan çıkıp aracına bindi ve yola çıktı. Aklına yine Melda geldi. Kim bilir şimdi ne yapıyordu, ne haldeydi? Hala hayatta mıydı, yoksa çektiği işkenceye dayanamayıp ölmüş müydü? Hayattaysa bile, her geçen saat onun aleyhine işliyordu ve onu ölüme daha da yaklaştırıyordu.
Yaşamaya ne kadar gücü kalmıştı? Önder bunları düşünmekten kafayı yemek üzereydi. Kötü şeyler olmayacaksa bile kafasında kötü şeyler kurarak, enerjisini bunlara harcayarak kötü şeyleri olduruyordu. Bunları düşünse de düşünmese de, tüm bu olanlar onun suçuydu. Tamer sonuna kadar haklıydı, karısına sahip çıkamamıştı. Melda'yı bulduğunda neler olacağını hayal etmeye çalıştı. Onu uzun zamandır görmediğinden ve fotoğraflarının bulunduğu cep telefonu kaybolduğundan, neredeyse yüzünü unutmaya başlamıştı. Evlilik fotoğraflarının bulunduğu bir albümleri vardı ama Melda geçirdiği bir sinir krizinde, albümü yakıp yok etmişti. Kısacası şu an elinde ona ait olan şeyler, yalnızca evde bulunan bir kaç parça eşyaydı. Yüzünü unutmuş olsa da, hayal kurmasına bir engel yoktu. İlk işi onu bir hastaneye götürmek ve kendisini toparlayana kadar, tedavisini yaptırmak olacaktı. Sonra onu eve götürecek ve evde her türlü bakımını kendisi yapacaktı.
Onu yıkayıp iyice temizleyecek, sıcak ve rahat yatağında uyutacak, kahvaltısını ve yemeğini kendi elleriyle hazırlayacak, o istediği zaman dışarı çıkarıp, istediği yere gezmeye götürecekti. Birlikte gitmeleri gereken tüm randevularının tarihlerini bir yere not alacak, o gün kesinlikle iş ile ilgilenmeyecekti. Melda'nın, onunla baş başa olmak istediği zamanlarda gerekirse işlerini iptal edecek, yine de karısının yanında kalacaktı. Bundan sonra Melda her şeyden önce gelecekti. Önceliği ve hayatının merkezi o olacaktı. Onu mutlu etmek, evliliğini kurtarmak için gerekirse mesleğini bile bırakmaya artık hazırdı.
Kendi başının belada olması umurunda bile değildi. Karısının serbest kalacağını bilse, gözünü kırpmadan canını bile verirdi. Ama o ölse bile Melda'nın serbest kalmayacağını biliyordu. Katilin derdi Önder'in canı değil, soruşturmayı bırakmasıydı. Gözü yolda ama aklı başka yerlerdeydi. Yol açıktı ve trafik hızlı akıyordu. Hava iyice soğumuştu, gökyüzü griydi ve ince ince yağmur yağıyordu. Bu bir yandan iyi, diğer yandan kötüydü. İyi olan, yağmur bu gece boyu devam ederse belki katili yakalama şansları olabilirdi. Kötü olan ise bir cinayet daha işlenecek ve katilin düşüncesine göre, bir pislik daha temizlenecekti. Kış iyiden iyiye yüzünü göstermeye başlamıştı. Bu zamanlarda, genelde her gün yağmur yağıyordu. Bu da, şehirdeki cinsel saldırı suçlularından bir tanesi bile hayatta kalmayana dek, cinayetlerin devam edeceği anlamına geliyordu. Ama bu kişi tüm sene boyunca, her gece cinayet işlese dahi onu yakalamaları çok ama çok zordu. Yağmurlu hava, kulaklara sokulan demir çubuklar, ağıza bırakılan dışkı, yakılan penis, yarı çıplak adamlar ve ayakkabılarına bırakılan notlar...
Önder bu vahşete bir türlü anlam veremiyordu. Katil ne anlatmaya çalışıyordu? Bunları yaparak, onlara ne mesaj vermeye çalışıyordu. Adli psikoloğun onlara açıkladığı tek şey bu cinayetleri işleyen kişinin, bir yakınına verilen zararın intikamını alıyor olmasıydı. Ama bu açıklama onlara pek yardımcı olmamıştı. Onların çok daha fazla bilgiye ihtiyaçları vardı ve bunu düşünerek, kendileri bulmak zorundaydılar. Tabi bir ruh hastasının, bir sapkının düşünce biçimini nasıl anlayacakları da muammaydı. Aklına, kapısına yazılan anlamsız yazı geldi. Bu onu ilk başta biraz tedirgin etse de, artık fazla umursamıyordu. 'İşkence ve ölümün sembolü.' Sürekli berbat halde cesetler görmekten, zaten işkenceye ve ölüme alışmıştı. Hem katil onu, arabasına bıraktığı not ile bizzat tehdit etmişti. Ayrıca operasyon günü yaptığı saldırıyla da, gücünü açık bir şekilde göstermişti. Onun gücünü ve ciddiyetini artık net bir şekilde anlamışlardı.
Bu onu korkutmuyordu. Ne zaman ve nasıl ölmesi gerekiyorsa zaten ölecekti. Bu tehditler artık umurunda bile değildi. Otoparka girip aracını park etti ve ofisine çıktı. Tamer ve Cenk sabah kahvelerini çoktan içmişler, kahvaltılarını ediyorlardı. Önder kendisine bir kupa dolusu sabah kahvesi alıp, masasına geçti ve düşünmeye devam etti. Tamer ve Cenk hem muhabbetlerine devam ediyorlar, hem de Önder'i izliyorlardı. Önder, Utku'yu kullanarak bu geceyi değerlendirmeyi düşündü ama bunu en son yaptıklarında başlarına gelenleri hatırlayınca, bu düşünceden hemen vazgeçti. Utku'da yeterince zor zamanlar geçirmişti, bir süre bu işlerden uzak kalarak toparlanmaya ihtiyacı vardı. Ona da acımıyor değildi.
Bilgisayarının açma-kapama tuşuna bastı ve bekledi. O sırada hala düşünüyordu. Belki de kendi aklıyla değil, katilin aklıyla düşünmesi gerekiyordu. Mesela onu bulduğunda ne yapacağını tekrar tekrar düşünerek başlayabilirdi. Onu, meslektaşlarından önce bulmalı ve adalete teslim edilmeden, işini halletmeliydi. Ceza evine girdikten sonra ona hiçbir zarar veremezdi. Hatta belki ceza evinde öldürülebilir ve hayatının geri kalanında çekmesi gereken acıyı ve cezayı çekmeden, bu dünyadan kurtulabilirdi. Onu yakalamak için ellerinde olan tek şey, yalnızca cezasız kalmış olan cinsel saldırı suçlularıydı. Onlardan yalnızca birini yakalamışlardı. Bir sürü suçlu vardı. Büyük bir operasyon daha düzenleyebilirlerdi. Ama bunu asla gizli yapamazlardı. Ofislere böcek yerleştiren ve yaptıkları her planın dışarı sızmasını sağlayan kişi hala yakalanamamıştı. Onları yerleştiren kişi böceklerin devre dışı olduğunu anladığı an, başka bir yöntem kullanmaya başlamış olabilirdi. Önder'in aklına bir fikir geldi. Yüzeysel olarak düşününce mantıklı bir fikirdi, işe yaraması yüksek ihtimaldi.
Buna iyice düşünerek karar vermesi ve tüm olacaklara kendisini hazırlaması gerekiyordu. Ayrıca planının detaylarını da düşünmesi gerekiyordu. Başka türlü bu soruşturmada hiçbir yol kat edemeyeceklerdi. Belki yıllar geçecek ve dosya rafa kalkacaktı. Sonra da bir gün Melda'nın kemiklerinin bulunduğu haberini alacaktı, bulunursa tabi... Düşüncelerini Tamer bozdu.
"Dün gece nasıl geçti?"
Önder aniden irkildi. Anlamamış gözlerle Tamer'e baktı. Muhtemelen Önder'den daha az uyumuştu. Gözleri şişti ve ses tonu uyuşuktu. Önder ondan biraz daha iyiydi. Cenk ise kendisine işinden daha çok önem veriyor olacak ki, gayet dinçti. Uykusunu almış, muhtemelen sabah rutinlerini de yapmış ve sonra işe gelmişti. Önder, Cenk'in başarısı ve zekası dışında, yanlış meslek seçtiğini düşünüyordu. Onun yapması gereken meslek kesinlikle ya mankenlik ya da oyunculuktu. Gayet yakışıklı, düzgün fizikli ve bakımlıydı. Ama aklı dış görünüşünün önüne geçtiğinden, bu mesleği seçmişti ve işinde de gayet başarılıydı.
"Gayet güzel... Düşündüğün gibi bir şey olmadı, merak etme." dedi Önder.
"Korkuyorum ne yalan söyleyeyim, herif kapına kadar gelmiş."
"Yapacak bir şey yok Tamer. Adam beni ilk kez tehdit etmiyor. Utku'nun evine girmişti, benim kapıma gelmiş çok mu?"
"Bence yakında onu da yapar. Sen gel beni dinle, bir süre burada kal."
"Gerek yok. Bence bundan kurtulana kadar herkes kendini düşünsün."
Tamer karşılık vermek için dudaklarını araladığı sırada, Önder'in masasının üzerinde bulunan sabit telefon çaldı. Önder ağır ağır telefonu açtı. Arayan adli tıp uzmanıydı. Dün gece kapısının üzerinden alınan boya ve parmak izi incelemesi için arıyordu. Parmak izine dair önemli bir şey bulunamamıştı. İzlerinin çoğu Önder'e ve Melda'ya aitti. Geri kalanlar ise muhtemelen ekip arkadaşlarına aitti. Kapının üzerinde bulunan yazının incelemesinde ise Tamer haklı çıkmıştı. Bazı seri katillerin kullandığı bir çeşit yazı sitiliydi. İşkence ve ölümü temsil ediyordu.
Bunu adli tıp uzmanları bile biliyorken, Önder nasıl hiç duymamıştı anlayamıyordu. Daha önce hiçbir seri katille karşılaşmamıştı. Soruşturduğu cinayetlerin tamamı sıradan ve ani işlenen cinayetlerdi. Plansız ve programsız cinayetler. Tamer daha önce böyle bir soruşturmanın içinde bulunduğundan dolayı, bunu biliyordu ama Önder izlediği cinayet belgesellerinde de böyle bir şeyle hiç karşılaşmamıştı. Doktor tüm bunları açıkladıktan sonra son derece önemli bir detay söylemişti. Kapının üzerindeki yazı bir boyayla değil, kan ile yazılmıştı.
Gerçek insan kanı. Üstelik pıhtılaşma incelediğinde, bu yazının Önder eve gitmeden sadece beş dakika önce yazıldığı ortaya çıkmıştı. Önder'in eve gidip kapıyı incelemesi, evin içine girip Tamer'i araması, tekrar dışarı çıkması ve inceleme ekibini çağırması yaklaşık olarak kırk dakika sürmüştü. Önder beş dakika daha erken gitseydi, iş bitmiş olacaktı ama olmamıştı. Yine kıl payı kaçırmışlardı. Doktor son olarak yazının yazıldığı kan grubunu söyledi. Önder kan grubunu bir yere not edip, kurbanların kan gruplarıyla karşılaştırması için otopsi uzmanına göndermeye karar verdi. Aklına ilk olarak bu gelmişti. Katil muhtemelen kurbanlarından birinin kanını muhafaza etmiş, şimdi de bunu kullanarak Önder'e göz dağı veriyordu. Kendi kanını kullanacak hali yoktu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder