Yaşlı adamın ifadesini alıp bırakmışlardı. Anlattığına göre, Poyraz ile Mirza pansiyona girdiklerinde televizyondaki haber muhabiri, olay yerindeki ambulans ve itfaiye ekiplerinin çalışmalarını anlatıyordu. Önder, muhabirlerin olay yerine tam olarak ne zaman geldiklerini hatırlamaya çalıştı. Poyraz ile Mirza, pansiyona yaklaşık bir saat sonra gitmişlerdi. Adamın onlardan şüphelenmesinin nedeni, Poyraz'ın televizyona bakıp bağırarak, polislerin neden onların peşinde olmadıklarını anladığını söylemesiydi. Adam durumdan şüphelenmiş, ama onların market hırsızlarından ve ya kapkaççılardan biri olduklarını düşündüğünden dolayı pek umursamamıştı.
Adamın polisi aramasının nedeni, bir haftalık ücreti ödemelerine rağmen pansiyondan çıktıktan sonra bir daha dönmemeleriydi. Bu olay meydana gelince adam, Poyraz'ın polisler hakkında söylediklerini hatırlamış ve önemli olacağını düşünerek polisi aramıştı. İş yerine gelen ekiplere onları tarif etmiş, ekipler ona cinayet şüphelileri listesindeki fotoğrafları göstermiş, adam da ikisini de teşhis etmişti. Bir cinayet soruşturmasına yardımcı olduğu için büyük bir iş yaptığının farkındaydı ve kendisiyle gurur duyuyordu.
Ayrıca Mirza'nın bu işlere bulaşmadan ve kayıplara karışmadan önce çalıştığı iş yerinden aldığı son maaşını çektiği ATM'de, kaldıkları pansiyona yakındı ve banka hesabında o günden sonra başka hiçbir hareketlilik olmamıştı. Önder o civardaki tüm kamera kayıtlarının incelenmesi için talimat verdi. Ama olayın üzerinden epey zaman geçmişti. Bölgedeki kameraların kayıt süreleri bir haftadan kısaysa eğer, elleri yine boş kalacaktı. Ayrıca Tamer ve Cenk'in araştırdıkları kuş ve şömine çubuğu satan iş yerlerinden de önemli bir şey çıkmamıştı. Tüm faturalar incelenmiş, fakat şüpheliler listesinde adı bulunan ya da sahte kimlik kullanan hiç kimse tespit edilememişti.
Ayrıca cezasız kalan cinsel suçluların da çoğu yakalanmıştı ama onlardan da bir şey çıkmamıştı. Dışarıda kalsalar katil onları tek tek avlayacaktı. Bu sayede geciken adalet, farklı bir şekilde yerini bulacaktı ama sonuçta yine katilin istediği olacaktı. Hapse girerlerse ise katilden kurtulacaklar ama dört duvar arasında olsalar bile, hayatta olmaya devam edeceklerdi. Önder onlar için asıl cezanın ne olduğunu ya da onların asıl yerlerinin neresi olduğunu hiçbir zaman anlayamayacaktı. En iyisi kanunen yapmaları gerekeni yapmaktı.
Önder'in aklına aniden cesetlerin bırakıldıkları yerler geldi. Mezarlık, orman, tenha yerler... Onların ve hiçbir yardımı olmayan adli psikoloğun tahminine göre, buraları kurbanlarının bulunmamaları ve kendi kendilerine ölmeleri için seçiyordu. Belki de asıl amacı farklıydı. Şimdi onların tahminlerinin dışında, başka ne gibi bir sebep olabileceğini düşünmeliydi. Boş, tenha ve kırsal alanlar. Kırsal alanlar... Toprak, ot ve ağaçlar. Önder aniden irkildi. Utku ve Alina, Poyraz'ın bir ağaç takıntısından söz etmişlerdi. Yanlış hatırlamıyorsa kanayan ağaç... Toprak alanlarda bulunan cesetler ve kanayan ağaç. Önder ceketini ve cep telefonunu alarak, Tamer'in arabasının anahtarını istedi.
Tamer anahtarı verirken nereye gideceğini sordu ama Önder cevap vermeden, koşar adımlarla ofisten çıktı. Otoparka inip aracı buldu ve ona seslenen bir arkadaşını duymazdan gelerek, aracın şoför mahalline bindi ve yola çıktı. Utku'nun evinin bulunduğu binanın önüne geldiğinde ilk önce gözleriyle etrafı tarayarak, koruma memurlarını aradı. Binanın tam karşısında, siyah bir otomobilin içinde oturan iki adam gördü. Şoför mahallinde oturan kitap okuyor, yanındaki ise cep telefonunun ekranında parmaklarını gezdiriyor, telefonu evirip çeviriyordu. Muhtemelen oyun oynuyordu.
Önde onları görmezden gelerek, aracı bir yere park etti ve o tarafa hiç bakmadan binaya girdi. Bunu memurları denemek için yapmıştı. Memurlar onun yüzünü görmemişlerdi. Onu fark edip kontrol için peşinden mi gidecekler yoksa umursamadan keyiflerine mi bakacaklardı? Önder Utku'nun dairesine geldiğinde, kapıyı çalıp bir süre bekledi. Kapının açılmasını beklerken bir yandan da merdivenleri dinliyor, arkasından gelen birilerinin olup olmadığını kontrol ediyordu. Memurlar onu fark etmemişlerdi bile.
Önder burada işi bittiğinde, onların da icabına bakacaktı. Kapı açıldı ve Utku göründü. Onu bir an tanıyamadı. Saçları ve sakalları epey uzamış, birbirine karışmıştı. Üzerinde kırışık ve kirli pijamalar, ayaklarında ise yıpranmış terlikler vardı. Epey hantal duruyordu. Önder kapıdan içeri baktığında, evin de sahibi dağınık olduğunu fark etti. Depresyonda mıydı yoksa işi başından aşkın olduğundan, kendisiyle ilgilenemiyor muydu emin değildi. Utku ona içeri girmesi için başıyla işaret yaptı. Önder içeri girdi ve koridorun ortasında, onu direk sorguya çekti.
"Bu halin ne, her şey yolunda mı?"
"İdare eder başkomiserim. İşlerim var, onları halletmeye çalışıyorum. Bir şey mi oldu?"
"Ee... Şey... Bana bir keresinde abin hakkında bir şeyden bahsetmiştin. Bir ağaç tablosu. Hani ona kafayı takmış falan."
"Ah evet, abimin aptal şeyleri... Ne olmuş?" diye sordu Utku, umursamaz bir tavırla.
Abisini artık umursamıyor muydu yoksa uğraşmaktan mı yorulmuştu, anlamak imkansızdı.
"O tabloyu bana verebilir misin, geri getiririm."
"Veririm ama geri getirmeyin, sizde kalsın."
Utku koridorun sonunda bir kapıya yöneldi. Kapıyı açıp içeri girdi ve kısa bir süre sonra elinde bir tuvalle geri geldi. Tuvali Önder'e uzattı ve onu kovmak ister gibi, kapıyı açarak yol verdi. Önder kapıya doğru birkaç adım attı ve tekrar Utku'ya döndü.
"Neden geri getirmemeyim?" diye sordu merakla.
"Çünkü onu satamam, para etmez."
"Poyraz yaptığı tabloları satıyor mu?"
"Abim değil, ben satıyorum ama abimin bundan haberi yok. Tablolarını sergiye verdiğimi sanıyor."
"Anladım." dedi Önder, başını sallayarak. "Merak ettiğim bir şey var. Sizin buradan başka eviniz var mı? Bahçeli bir ev mesela."
"Köyde bir evimiz var, orada annem ile babam kalıyor."
"Siz oraya hiç gidiyor musunuz?"
"En son abim hastaneye yatmadan bir hafta önce gitmiştik sanırım... Belki de iki hafta, tam hatırlamıyorum. Neden sordunuz?"
"Hiç, öylesine..."
Önder kapıdan dışarı çıktı ve Utku'ya son kez baktıktan sonra merdivenleri indi. Binadan dışarı çıktığında, karşı kaldırımdaki aracın içinde sözde nöbet tutan memurların yanına yaklaştı ve aracın ön yolcu camını tıklattı. Telefonda oyun oynayan memur kendisini oyuna kadar kaptırmıştı ki, korkudan yerinden sıçradı. Neredeyse telefonu elinden düşürecekti. Memur telaşla camı açtı ve telefonu arkasına saklamaya çalıştı. Yanındaki memur da, elindeki kitabı aceleyle kapattı ve bacaklarının arasına soktu.
"Buyurun başkomiserim." dedi şoför mahallindeki memur, tedirgin bir şekilde.
"Yukarıdaki adam ortadan kaybolursa, ikiniz de koca şehirde onu aramak zorunda kalırsınız. Hem de araç olmadan. Onu bulmadan da size huzur vermem, beni anladınız mı?" dedi Önder, soğuk ve net bir tavırla.
Memurların ikisi de kusurların farkına vardılar ve mahcup bir biçimde, başlarını öne eğdiler. Önder onların yanından uzaklaşarak, kendi kullandığı araca yöneldi. Araca binip, tuvali yanındaki yolcu koltuğuna yerleştirdi ve yola koyuldu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder