24.7.24

Kan Vaftiz (Bölüm 117)


Dikiz aynasına yansıyan bir çift far gözünü aldı. Bunun katilin aracı olabileceğini düşünerek, önce tedirgin oldu. Sonra oradan geçen herhangi bir araç olabileceğini düşünerek umursamadı. Araç onlara iyice yaklaştığında ise bunun Tamer olduğunu anladı. Tamer aracını onun hemen arkasına park etti. Araçtan aşağı indi ve ona doğru yaklaştı. Önder, hemşireye kaçamak bir bakış atarak araçta kalmasını söyledi ve aşağı indi. Tamer onun yüzüne bile bakmadan, Önder'in aracının arka kapısını açtı ve Mirza'ya baktı. Epey uzun bir bakıştı bu. Sonra kapıyı kapattı ve Önder'e döndü. Etraf zifiri karanlıktı. Arkada duran aracın hala açık olan farlarının ışığından, Tamer'i yalnızca bir siluet olarak görüyordu. Yüzünü ve gözlerini tam olarak göremiyordu. Tamer ona doğru bir kaç adım attı ve çenesini sıvazladı. Önder anlamamış gözlerle ona bakıyor, hala gözlerini seçmeye çalışıyordu. Yüz ifadesini göremediğinden dolayı, şu an Tamer'in ne düşündüğünü ya da hangi ruh halinde olduğunu anlaması zordu.

"Onu yalnız başına mı kaçırdın?" diye sordu Tamer, sonunda.
"Evet. Aslında hayır. Bir hemşireyi rehin aldım, o sayede kaçırdım."
"İyi halt ettin! Şimdi ne yapacağız?" 

Önder, Tamer'in yüzünü net olarak göremese de sesindeki korkuyu ve tedirginliği duyabiliyordu. Önder bunun, yasa dışı bir iş yapmanın verdiği korkudan dolayı olmasını umuyordu. Bir diğer seçenek ise Tamer'in onu ifşa etmesi ve bunun tedirginliğini yaşaması olurdu. 

"Onu mezarlığa götüreceğim. Muhtemelen beni yalnız görmeyi umuyordur, seni görürse sorun olabilir ama oraya yalnız gitmem. Ne yapacağımızı sen söyle."
"Tamam. Şöyle yapacağız." Tamer sözünü tamamlayamadan, Önder'in aracının ön yolcu kapısı açıldı ve genç kız aşağı indi. Önder onu görünce öfkelendi.
"Hemen arabaya bin!" diye bağırdı.

Genç kız ikisine de korku dolu gözlerle bakarak, bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı ama sonra tekrar arabaya bindi. Tamer onu görünce, şaşkınlıkla Önder'e döndü.

"Bu hemşire mi? Onu neden buraya getirdin, sen aptal mısın? Beni gördü, şimdi ne olacak?" 
"Bir şey olmayacak. Kimseye bir şey söylemeyecek. Bütün suçu ben üstleniyorum. Senin suçunu da..." diyerek, onu sakinleştirmeye çalıştı Önder.

Tamer daha da tedirgin olmaya başladı. Yüzünü sıvazlayarak, kendi etrafında döndü ve başını yukarı kaldırıp derin bir iç çekti.

"Ne oluyor, neyin var senin?" diye sordu Önder, sonunda.
"Buraya gelirken telefonumu kapatmadan önce Gözde beni aradı. Ben de dikkat çekmeyeyim, şüphelenmesinler diye açtım. Sonra... Sonra bana bir şey söyledi. Şey..."
"Ne?"
"Önemli bir şey bulmuşlar. Aslında, yani bilmiyorum ama bence önemli."

"Söylesene!" dedi Önder, ona doğru bir adım atarak.
"Mirza'nın öldürdüğü kız var ya, önce tecavüz ettiği..."
"Evet."
"Kızın babasını bulmuşlar. Adam hala hayattaymış, bizimkiler onu almaya gidiyorlarmış."

"Nasıl yani? Katil o kızın babası mı yoksa?" diye sordu Önder, şaşkınlıkla.
"Öyle görünüyor. Kızın hayatta olan yalnızca iki yakını var. Birinci derece yakını."
"Biri babası ise diğeri de annesidir."
"Hayır, ablası."

"Anlıyorum. Bizimkiler bu bilgiye ulaştılarsa, adamı almak için buraya geliyor olmalılar. Eğer onlar bizden önce davranırlarsa adam kaçar ve ortadan kaybolur. Ama biz onu yakalayabiliriz. Anlaşmaya sadık kalacağım."

Önder aracın arka kapısına doru yönelip, Mirza'nın hareketsiz yatan bedenini çekerek araçtan çıkarmaya çalıştı. O sırada Tamer onu durdurdu.

"Kızın ablası Alina..."

Önder anında durakladı. Mirza'yı bırakıp doğruldu ve Tamer'e döndü. Anlamamış gözlerle ona bakarak sordu.

"Alina mı?"
"Utku'nun sevgilisi... Eski sevgilisi..."

Önder yutkundu. Bu nasıl bir tesadüftü? Eğer bu cinayetlerin o kız ile bir bağlantısı varsa, kızın babası intikam için cinayetler işlemiş ve suçu Mirza'nın üzerine yıkmış olabilirdi. Geçmişine bakılırsa gayet potansiyel bir suçlu sayılabilir ve hiç kimse, katilin Mirza dışında biri olduğundan şüphelenmezdi. Mirza kıza yaptığının karşılığı olarak, işlemediği cinayetlerden de hüküm giyerek hapse girecek ve ölene kadar oradan çıkamayacaktı. Görünüşe göre kusursuz bir plandı. Bir şey hariç. Mirza'yı neden istiyordu? Amacı onu hapse attırmak ise onu neden almak istiyordu? Bunu katilin yanına gittiklerinde anlayacaklardı. Tabi düşündükleri gibi katil Alina'nın babası ise... Önder'in aklına Alina geldi. Babası bu şehirde bunları yaptığına göre, Alina ile görüşüyor olabilirlerdi. Ama bir sorun vardı. Ölen kızı ilk araştırdıklarında hakkında hiçbir şey öğrenememişler, hiçbir yakınını bulamamışlardı. Bu bilgi durduk yere nereden çıkmıştı şimdi? 

Alina'nın görüştüğü iki kişinin, bu cinayetlerle bağlantılı oldukları ortaya çıkmıştı. Bu bir tesadüf müydü yoksa Alina'nın babası, o adamları kızının başına bilerek mi sarmıştı? Eğer bilerek sardıysa bunu neden yapmıştı? Belki de polislere yön değiştirerek vakit kazanmak için. Ama bu saçmaydı. Adam bir kızının intikamını almak için diğer kızının başını belaya sokmazdı. Her şeyi öğrenmenin tek bir yolu vardı, o da katil ile karşı karşıya gelmekti. Önder, Alina'yı arayıp aramamak konusunda kararsızdı. Babası onun başını derde soktuysa eğer, Alina'nın başı daha büyük belaya girmeden onu uyarmalıydı. Ama o da babasıyla birlikte iş birliği yapıyorsa babasını arayarak onu uyarabilir, böylece adamı ellerinden yine kaçırabilirlerdi. Önder henüz bir şey bilmediğinden dolayı, şimdilik bunları yapmamaya karar verdi. Tekrar aracın içine doğru eğildi ve Mirza'yı kucaklayarak, aracın kapısını kapattı. Tamer'e döndü ve pencerelerden birinde küçük bir aralık bırakarak, hemşirenin kaçmaması için aracı kilitlemesini söyledi. Tamer onun dediğini yaparken, hemşire onu bırakmaları için yalvarmaya başladı ama Tamer ile Önder onu duymazdan gelerek, toprak yola girdiler ve mezarlığa doğru yürümeye başladılar.


Kan Vaftiz (Bölüm 116)


Hastaneden epey uzaklaşmıştı. Elindeki silahı hemşirenin başından çekmişti ama hemşire hala korkudan titriyor, hüngür hüngür ağlıyordu. Önder otoyola çıktığında, aracı kısa bir süreliğine emniyet şeridine çekmiş ve Mirza'nın durumunu kontrol etmesi için hemşireyi araçtan indirmişti. Hemşirenin söylediğine göre Mirza'nın nabzı çok yavaş atıyordu ve her an ölebilirdi. Yaralarına ve geçirdiği kafa travmasına bir de enfeksiyon eklenirse, öteki dünyaya kavuşması uzun sürmeyecekti. Önder, en azından kendi elinde ölmemesi için dua ediyordu. Onu katile teslim ettikten sonra ne olacağı umurunda bile değildi. Gerçi her iki durumda da onun katili Önder olacaktı. Bunun başına açacağı dertleri düşünmek bile istemiyordu. En azından şimdilik. Daha sonra yaşayarak görecekti. Mirza'nın kontrolünün ardından tekrar araca binmişler ve yola çıkmışlardı. Önder buraya kadar her şeyi yalnız başına halletmişti. 

Buradan sonrasının kolay olacağını düşünüyordu ama düşündüğü gibi olmamıştı. Şimdi daha tedirgindi ve daha çok korkuyordu. Katil ile yüzleşmek, onunla karşı karşıya gelmek, yalnız ve savunmasız olmak; Mirza'yı hastaneden kaçırmaktan daha zor ve daha korkunç geliyordu. Yol boyunca düşündü ve sonunda kararını verdi. Yalnızca bir kişiyi arayacak ve bir kişiden yardım isteyecekti. O da yardımcısı Tamer idi. Her ne kadar anlaşamıyor, devamlı kavga ediyor olsalar da, Tamer onun her istediğini yapar ve çok iyi sır tutardı. Ona anlattıklarını kimseye söylemeyeceğine ve hiç düşünmeden ona yardım edeceğine emindi. Yanında telefon yoktu ama hemşirenin vardı. Onun telefonunu alıp, Tamer'in numarasını çevirdi. Telefon uzun uzun çaldı ama açılmadı. Tekrar aradı. Bu kez, birkaç kere çalmanın ardından nihayet açıldı.

"Alo, buyurun."

Telefonda, Tamer'in sesini bastıran yoğun bir gürültü kirliliği vardı. Anlaşılan herkes Önder'in yediği haltı öğrenmişti ve onu yakalamak için seferber olmuşlardı. Önder onunla konuşup konuşmamak konusunda kararsızdı. Tamer onun olduğunu öğrendiği an heyecan yapacak ve yanında her kim varsa, onun halinden şüpheleneceklerdi. Onunla daha rahat konuşabilmek için başka bir şey düşündü. Telefonu hemşireye uzattı. Hemşire şaşkınlıkla ona bakarken, telefonda hala Tamer'in sesi duyuluyordu.

"Al ve onunla konuş. Önemli olduğunu ve müsait bir yere geçmesini söyle." dedi Önder aceleyle.
"Ama ben... Kimsin derse ne diyeceğim?"
"Önder'in polis arkadaşıyım de."

Hemşire titreyen elleriyle telefonu aldı. O kadar titriyordu ki bir an telefonu düşürecekti. Sonra Önder'in arka koltuğa bıraktığı silaha baktı ve kendisini toparlayıp, sakin kalmaya çalışarak telefonu kulağına dayadı. 

"Merhaba. Ben, şey..."

Önder gözünü yoldan ayırıp bir kaç saniye ona baktı. Hemşire, Önder ile göz göze gelince konuşmaya devam etti.

"Ben, Önder'in bir arkadaşıyım. Polis... Polis bir arkadaşıyım. Arkadan çok fazla gürültü geliyor, müsait bir yere geçebilir misiniz acaba? Evet, tamam bekliyorum. Önemli bir konu hakkında konuşmak istiyorum. Evet."

Genç kız telefonu Önder'e uzattı. Önder telefonu kulağına dayayarak, Tamer'in konuşmasını bekledi. Arkadaki gürültü yavaş yavaş kayboldu ve Tamer'in sesi duyuldu.

"Sizi dinliyorum, Önder hakkında bir bilginiz mi var?"
"Tamer, benim Önder. Sakin ol ve sakın etrafındakilere bir şey çaktırma." 
"Kahretsin, sen ne bok yediğini sanıyorsun?" diye bağırdı Tamer. "Artık bitti, anlıyor musun? Seni alacaklar ve içeri tıkacaklar, işin bitti!"
"Sakin ol, bağırıp durma! Sana her şeyi anlatacağım ama bana yardım etmen gerek."

"Ne ne yardımı? Seni hapse girmekten kurtaramam. Ben hakim değilim, aptal bir başkomiserin yardımcısıyım, anlıyor musun?"
"Dinle beni Tamer! Şu an katil ile buluşmaya gidiyorum. Gerçek katil ile. Anlıyor musun?"
"Benimle oyun oynama Önder. Neredesin, seni almak zorundayız. Yada sen gel, işi daha fazla zorlaştırma..."

"Bak Tamer... Kimseye bir şey söyleme, sana yalvarıyorum. Bana Melda'yı verecek. Karşılığında Mirza'yı istiyor o kadar. Mirza'yı verip karımı alacağım, hepsi bu. Eğer iki kişi olursak adamı da yakalayabiliriz. Ben yalnız başıma bir şey yapamam. Hem bu işin sonunda alacağın övgüleri bir düşün. Belki başkomiserliğe bile terfi edebilirsin. Ama oraya yalnız başıma gitmek istemiyorum. Beni ilk cesedin bulunduğu mezarlığa çağırdı. Mezarlığa giden toprak yolu hatırlıyor musun? O yolun girişindeki tabelanın altında bekleyeceğim. Acele et, vakit yaklaşıyor."

Kısa bir sessizlik oldu. Tamer karar vermeye çalışıyor olmalıydı. Önder hayatını bok etmiş olabilirdi ama Tamer'in düzenli bir hayatı vardı. O da hayatını bok etmeden önce bir süre düşünmeliydi. Sonunda kararını verdi.

"Sana sadece bir şartla yardım ederim. Bu iş bittikten sonra zorluk çıkarmadan teslim olacaksın. Kaçmak yok, beni anlıyor musun?"
"Ömrümün sonuna kadar kaçamam Tamer, söz veriyorum teslim olacağım."
"Tamam, hazırlanıp çıkıyorum. Telefonu kapatacağım, haberin olsun. Şüphelenirlerse takibe alabilirler. Sen de o telefonu kapat."
"Tamam, hoşçakal."

Önder telefonu kapattı ve hemşireye döndü. Önder'in telefonda yaptığı konuşmadan sonra ne kadar büyük bir belanın içine düştüğünü anlamaya başlamış olacak ki, donup kalmıştı. Hareket etmiyor, yalnızca göz yaşı döküyordu. Önder telefonu ona uzatıp bataryasını çıkarmasını söyledi. Hemşire bir süre durup, onun ne dediğini algılamaya çalıştı. Sonra hızlı hareketlerle telefonu aldı ve Önder'in dediğini yaptı. Aynı anda kekeleyerek ve çekinerek sordu.

"Beni ne zaman bırakacaksınız? Benimle işiniz bitti artık."
"Hayır, henüz bitmedi." dedi Önder, donuk sesle.

"Bakın, ben İstanbul'a staj için geldim. Ailem şehir dışında yaşıyor. Mola saatlerimi biliyorlar. O zaman geldiğinde annem beni arayacak ama ulaşamayacak. Bir de hastanedekilerden olanları öğrenirlerse perişan olurlar. Sonra babam beni eve götürür ve stajım yanar. Eğitim hayatım biter. Ben yıllarca tıp hayali kurdum. Beni anlıyor musunuz?"

Önder derin bir iç çekti. Gözleri dolmaya başladı ama ağlamamak için kendisini tutuyordu. Şu an güçlü durmalıydı. Genç kız bu yaşadıklarını hak etmiyordu. Yaşadığı bu korkunç olaydan dolayı onu asla affetmeyecekti. Önder bunu biliyordu.

"Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Senden özür diliyorum ama bunu yapmaya mecburdum. Amacım sana zarar vermek olsaydı, silahın emniyeti kapalı olurdu. Oradan çıkmak için birine ihtiyacım vardı."

Genç kız başını öne eğdi ve bir süre bekledi. Sonra yine çekinerek sordu.

"Peki o... Onu bahsettiğin katile neden vereceksin? Yaralı bir adamı neden bir katile vermeye çalışıyorsun? O sana ne yaptı?"

Önder bunu bir süre düşündü. Onu karısı hakkında söylediği sözlerden dolayı bu hale getirmişti. Mirza gerçek katil değilse, neden başına bunların geleceğini bile bile karsı hakkında böyle bir yalan söylemişti? Belki de yalan değildi. Katil ile bir bağlantısı ya da ortaklığı vardı. Belki de söylediklerini karısına gerçekten yapmıştı. Bu ihtimali düşündükçe öfkesi daha da artıyor, Mirza'yı öldürmemek için kendisini zor tutuyordu.

"Fazla meraklısın küçük hanım. Kapat çeneni!" dedi Önder sonunda.

Hemşire anında sustu ve başını öne eğdi. Onu şehir merkezinde bir yerde bırakabilirdi. Ama Melda'yı ne halde bulacağını bilmiyordu. Acil bir yardıma ihtiyacı olursa diye, hemşirenin onunla beraber kalması gerekiyordu. Mezarlığın bulunduğu bölgeye yaklaştığında gözleriyle çevreyi tarayarak, Tamer'e bahsettiği tabelayı aradı. Bölgede, mezarlığa giden toprak yolu işaret eden tek tabelayı... Ve gördü. Tabelanın yanına vardığında aracı durdurdu ve yardımcısını beklemeye başladı. Vakit daha da daralmıştı.


Kan Vaftiz (Bölüm 115)


Saatlerdir salonda volta atıyor, oturuyor sonra bir daha kalkıp volta atmaya devam ediyordu. Sıkıntı ve stresten nefes almakta zorlanıyor, terliyor, başı dönüyordu. Saat öğlenin üçü olmuştu ama hala aklına bir şey gelmiyordu. Mirza'yı ne yapacaktı? Adam hala komadaydı ve hala yaşayıp yaşamayacağı belli değildi. Ayrıca o bir suçluydu, kapısının önünde nöbetçi polisler bekliyordu. Onu hastaneden çıkarması imkansızdı. Çıkarsa bile yolda kesin ölürdü. Ama işin ucunda karısı vardı. Onu götürüp karısını alacaktı. Ne olursa olsun Mirza'yı oradan çıkarmalıydı. Bunu birilerinin yardımı olmadan yapması çok zordu ama hiçbir arkadaşı, bu riske girerek kendi başını derde sokmazdı. Hatta durumu müdürlerine bildirirler, katili yakalamak için gizli bir operasyon düzenlerlerdi. Bu da Melda'nın sonu olurdu. Katil, onların düşündüğünden çok daha zekiydi. Onu yakaladıklarını sanmışlardı ama o hala dışarıda özgürce dolaşıyordu. Mirza'yı, işlenen cinayetlere bağlayan tek şey geçmişiydi. Bu yüzden onun aradıkları katil olduğunu düşünmüşler ve dosyayı kapatarak, katilin peşini bırakmışlardı. 

Önder şimdi arkadaşlarına ya da amirine durumdan bahsederse soruşturma yeniden açılacak, tüm deliller ve olaylar yeniden gözden geçirilecek ve iş daha da uzayacaktı. Bu da daha fazla zaman kaybı ve Melda'nın ondan daha da uzaklaşması demekti. Herkes başka olaylarla ilgilenmeye başlamış olmalıydı. Sonuçta katil kimsenin karısına ve ya bir yakınına dokunmamıştı. Önder'in karısını almıştı. Bu durumu Önder'den başka umursayan kimse yoktu. Kimse onun halinden anlamıyordu. Kimse onu düşünmüyordu. Onun durumunda olmadan da kimse onu anlayamayacaktı. Önder sonunda kararını verdi. Mirza'yı alıp, katilin istediği yere götürecekti. Önce güzel bir duş alıp, üzerine temiz kıyafetler giyindi. Kendisini toparlaması, görünüşüne çeki düzen vermesi gerekiyordu. Sonra güç toplamak için bir kupa dolusu sade kahve hazırladı ve sigarayla beraber kahvesini yudumladı. Zihni yavaş yavaş açılıyor, kafasını toparlamaya başlıyordu. Fiziksel olarak kendisini iyi hissetmeye başlayınca, ruhen de biraz olsun kendisine gelmeye başlamıştı. 

Saat akşamın altısı olmuştu. Daha vakti vardı ama öncesinde dışarı çıkmalı, biraz yürüyerek kendisini motive etmeliydi. Belki biraz yemek yiyebilirdi. Evinde yiyecek sağlam bir şey kalmadığından dolayı karnını doyuramamıştı. Aracına binip bir restorana gitti. Biraz yemek ona fazladan enerji verecekti. Karnını doyurduktan sonra yemek yediği yerden ayrıldı ve elini cebine attı. Telefonunu almamıştı. İçinden küfürler savurdu. Tekrar aracına bindi ve biraz tur attı. Etrafta dolaştı. Ne yaptığını, nereye gittiğini, nerelerde dolaştığını bilmiyordu. Sadece boş boş dolaşıyordu. Yolda durduğu birinden, saatin gecenin on biri olduğunu öğrenmişti. Vaktin geldiğine karar vererek, aracı hastaneye sürdü. Hastane otoparkına girip, aracını park etti ve bir süre bekledi. İyice gerilmeye başlamıştı. Mirza'yı kaldığı odadan nasıl çıkaracağını, bu kadar insanın içinde buraya nasıl getireceğini ve aracına nasıl bindireceğini düşünüyordu. Bunu yapması epey zor olacaktı. Üstelik yalnızdı. Mirza'nın kapısının önündeki polisleri nasıl atlatacaktı? Avuç içleri terlemiş, suratı yanmaya başlamıştı. 

Bu yaptığı riskliydi. Ama onun korkusu, herhangi bir ceza almak değildi. Zaten polis değildi, alacağı hiçbir ceza onu etkileyemeyecekti. Onun korkusu, birilerinin ona engel olması ve karısını tamamen kaybetmesiydi. Kendisini hazır hissettiğinde, kontağı kapattı ve kapıyı açtı. Sonra kapıyı tekrar kapattı ve bir süre daha aracın içinde bekledi. Yüzünü sıvazlayarak, derin derin nefes alıp verdi. Sonra aracın kapısını tekrar açtı ve aşağı indi. Asansöre bindi ve otoparktan çıktı. Yoğun bakım servisine gidip, Mirza'nın odasını buldu. Hala tedirgindi ama bunu gizlemeye çalışıyordu. Kapının önünde iki tane üniformalı memur duruyordu. Biri sandalyede oturuyor, diğeri koridorda volta atarak telefonda konuşuyordu. Önder, memurların ikisini de tanımıyordu ama onların Önder'i tanıdığı kesindi. Hem cinayet masasının eski başkomiseriydi, hem bir tecavüzcü damgası almıştı, hem de Mirza'yı hastanelik ettiğinden dolayı haberlere çıkmıştı. Memurlar onu görürlerse, anında amirlerini ararlar ve Önder'in planı suya düşerdi. Onlara görünmeden bir şeyler yapmak zorundaydı ama ne? 

Oradan uzaklaşarak boş bir sandalyeye oturdu ve düşünmeye başladı. Onları bir şekilde oradan uzaklaştırmalıydı ama nasıl? Sonunda aklına bir fikir geldi. Etraftaki kameralar onu görmüştü. Hatta danışmadaki genç kadın da...Ama onu tanıyamamış, bu yüzden sorun çıkarmamıştı. Ama etraftan ya da kameraları izleyenlerden, onu tanıyan birileri her an çıkabilirdi. Bu yüzden acele etmesi gerekiyordu. Koridorun sonuna gidip sağ tarafa döndü. Bir acil durum düğmesi aradı. Duvarda asılı olan balta ve yangın tüpünün hemen yanında, bir yangın butonu vardı. Koridordaki bir kaç kişinin uzaklaşmasını bekledi. Koridor nihayet boşaldığında, dirseğiyle butonu koruyan camı kırdı ve butona bastı. Yüksek sesle siren çalmaya başladı. Şimdi daha da hızlı olmalı, acele etmeliydi. Butonun bulunduğu koridordan çıkıp, yoğun bakım servisinin bulunduğu koridora koştu. Yüzünü gizlemek için paltosunun yakasını iyice kaldırmış, başını öne eğmişti.

İnsanlar ne olduğunu anlamadığından oldukları yerde kalmış, şaşkın gözlerle etrafa bakınıyorlardı. Anlaşılan bu siren seslerini kimse ciddiye almamış, bir yanlış olduğunu anlamışlardı. Mirza'nın kapısının önündeki memurlar da, hala orada bekliyorlardı. Sonra koridorda birkaç güvenlik görevlisi göründü. Önder hemen arkasını döndü. Ağır adımlarla yürüyerek, ne yapacaklarını öğrenmeye çalıştı. Nihayet güvenlik görevlileri koridordaki insanları boşaltmaya başladı. Sonra bir anons duyuldu. Herkesin binadan çıkmasını, doktorların ise yatan hastaların yanlarında bulunmalarını söylendi. Nöbetçi memurlar hala kapının önündeydi. Biraz sonra odaya iki hemşire girdi. Önder daha da gerildi, elleri titremeye başladı. Derin derin nefes alıp veriyor, sakinliğini korumaya çalışıyordu. Şimdi işi daha da zorlaşmıştı. Koridorda panikle kaçışan insanların arasında durmuş, odayı gözetliyordu. Memurlar hala bir yere ayrılmıyordu. Önder yatan hastaların da dışarı çıkarılacağını düşünmeye başladı. Bu olursa işi daha da zorlaşacaktı. Ama sonra aklına, güvenlik kameraları geldi. Görevliler kameraları izleyecekler, butona kimin bastığını ve herhangi bir yerde bir yangın olup olmadığını kontrol edeceklerdi. 

Bunu yapmadan yatılı hastaları tahliye etme riskine girmezlerdi. Önder öyle umuyordu. Ama bu durumda da, sirenleri onun çalıştırdığı ortaya çıkacaktı. Şu an ortada, hedef olarak duruyordu. Her an yakalanabilirdi. Acilen bir şey yapmalıydı. Etrafa bakınarak bir şey düşünmeye çalıştı. Biraz ileride beş yaşlarında, küçük bir erkek çocuğu gördü. Korku dolu gözlerle etrafına bakınıyor, birilerini arıyordu. Muhtemelen annesini kaybetmişti. Önder bunu fırsat bilerek, küçük çocuğun yanına yaklaştı ve onu kenara çekerek, konuşmaya çalıştı. Aynı anda etrafına bakarak, birilerinin onu fark edip etmediğini kontrol ediyordu. Küçük çocuk annesinin peşinden gittiğini ve ona yetişemeyip kaybolduğunu söyledi. Önder küçük çocuğa, Mirza'nın odasının önünde bekleyen memurları göstererek onların yanına gitmesini ve onlardan yardım istemesini söyledi. Çocuk üniformalı memurları görünce ne yapması gerektiğini hatırlamış gibi, gözlerini kocaman açtı. Annesi ona kaybolma durumlarında ne yapması gerektiğini anlatmış olmalıydı. 

Çocuk koşarak memurların yanına gitti ve onlara bir şeyler söyledi. Memurlar onu dinledikten sonra içlerinden biri onun elinden tutarak, kapının önünden ayrıldı ve merdivenlere doğru yöneldi. Ama diğeri hala kapının önündeydi. Önder içinden küfürler savurarak, kendi etrafında bir tur attı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu ama zamanı giderek azalıyordu. Diğer memuru, zor kullanmadan oradan uzaklaştırmanın hiçbir yolu yoktu. Biraz önce oradan giden memur da, küçük çocuğu güvenliğe teslim edip geri gelecekti ve o zaman Önder'in hiçbir şansı kalmayacaktı. Ne yapması gerekiyorsa şimdi yapmalıydı. Koşar adımlarla odaya yaklaştı. Memur kapının önünde volta atıyordu. Koridorda ikisinden başka kimse yoktu ama memur onu fark etmemişti, koridorun öteki ucuna bakıyordu. Önder ona arkasından yaklaşarak dirseğiyle, ensesine sert bir darbe indirdi. Memur, inleyerek yüz üstü yere devrildi ama bayılmadı. Önder'den daha uzun ve daha yapılıydı. Sağlam bir yapıya sahip olduğundan, onu devirmek zordu. Memur sırt üstü dönmeye çalışırken, kafasını kaldırdı ve Önder ile göz göze geldi. 

Onu görür görmez tanımış olacak ki, gözlerini kocaman açtı. Ayağa kalkmaya yeltendiği sırada, Önder ondan özür dileyerek suratına sert bir yumruk attı ve bayılttı. Sonra memurun belindeki beylik tabancasını alarak, hızla odaya girdi. Mirza'nın iki yanında duran hemşireler önce ona sonra elindeki silaha baktılar. Silahı görünce ikisi de çığlık atarak, başlarını ellerinin arasına alıp yere kapandılar. Önder kendisini canavar gibi hissediyordu. O böyle bir insan değildi. O kanun adamıydı ama şimdi bir canavara dönüşmüştü. Yaptığı şeyden o kadar utanıyordu ki hala titriyor, panikle ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Heyecandan eli ayağına dolanmıştı. Mirza'nın yanına yaklaşarak dağılmış suratına, hareketsiz bir şekilde yatan bedenine baktı. Sonra gözü baş ucunda duran ve düzensiz sesler çıkaran kalp monitörüne kaydı. Onu buradan çıkardığında hayatta kalıp kalmayacağını, ne kadar yaşayacağını bilmiyordu. Ama bu onun sorunu değildi. Katil, onun buradan çıkarsa öleceğini biliyor olmalıydı. Onu ölü ya da diri fark etmeksizin istiyordu. Önder silahını hemşirelere doğrultarak, Mirza'nın vücuduna bağlı olan serum ve cihazları çıkarmalarını istedi.

"Bunu yapamayız!" dedi hemşirelerden biri, kekeleyerek.

İkisi de titreyen ellerini havaya kaldırmışlar, bir Mirza'ya bir Önder'e bakıyorlardı.

"Hemen, acele edin!" diye bağırdı Önder.

Hemşireler yerlerinden sıçradılar ama hala hareket etmiyorlardı.

"Durumu çok ağır... Bunu yaparsak yaşamaz, birkaç saat içinde ölür." dedi diğeri.
"Yapmazsanız eğer birkaç saniye içinde siz öleceksiniz. Hadi, acele edin!" dedi Önder, sesini daha da yükselterek.

İki genç kız, birkaç saniye birbirlerine baktılar. Sonra bir daha Önder'e baktılar ve ciddi olduğunu anlayınca, aceleyle onun dediğini yaptılar. Sonra ikisi de geri çekilerek, ellerini tekrar havaya kaldırdılar. Mirza'nın baş ucundaki kalp monitörü artık ötmüyordu ve vücudunda, onu bu sedyeye bağlayan hiçbir şey yoktu. Biraz sonra koridordan bazı sesler, koşuşturmalar duymaya başladı. Kameralardan olup biteni görmüşler ve Önder'i yakalamaya geliyorlardı. Önder, memurdan aldığı silahı beline soktu. Aceleyle Mirza'yı yataktan kaldırarak, sağ omzuna aldı ve tekrar silahını çıkarıp, hemşirelere doğrulttu. 

"Buradan kaçamazsınız, yaptığınız doğru değil." dedi, sarışın olan hemşire.

Önder ona doğru yaklaştı ve istemeyerek de olsa, silahı onun başına doğrulttu. Buradan ellini kolunu sallayarak kaçamayacağını anlamaya başlamıştı. Bu yüzden yanında birini götürmek zorundaydı. Kendisini korumak için... Silahın emniyet kilidi hala açıktı. Tetiğe bassa bile, silah ateş almayacaktı çünkü niyeti masum olanlara zarar vermek değildi. Ama hemşire bunu bilmediğinden deli gibi bağırmaya, yalvarmaya başladı. Diğer genç kız da bunu görünce Önder'i ikna etmeye, arkadaşını bırakmasını sağlamaya çalışıyordu. Biraz sonra kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve içeri güvenlik görevlileri ile bir polis memuru girdi. Küçük çocuğa yardım etmek için görev yerinden ayrılan memurdu bu. Memur belindeki silahı çıkarıp ona doğrulttu. Onun silahının emniyet kilidi kapalıydı. Niyeti Önder'i vurmaktı. Güvenlik görevlileri ise ona biber gazlarını doğrultmuşlardı. Önder hemşireye fısıldayarak önden yürümesini, aksi halde onu vuracağını söyledi. Herkes Önder'i ikna etmeye çalışıyor, hemşire ise yalvararak hüngür hüngür ağlıyordu. Önder, onun bu korkuyu uzun bir süre atlatamayacağını biliyordu ama başka seçeneği yoktu. 

Hemşire söyleneni yaptı ve önden yürümeye başladı. Önder onu kendisine siper ederek odadan çıktı ve merdivenlere yöneldi. Hem Mirza'nın baygın bedenini taşımak, hem genç kızı rehin tutmak çok zordu. Mirza'yı düşürmemek, sabit tutabilmek için direniyordu. Hemşireyi kendisine siper ederek etraftaki insanların çığlıkları, korku dolu ve meraklı bakışları arasında otoparka indi. Aracının arka kapısını açarak, Mirza'yı özensizce koltuğa bıraktı. Memur hala silahını ona doğrultmuş, en ufak bir hatasında onu vurmak için hazırlanmıştı ama bu Önder'in umurunda bile değildi. Güvenlik görevlilerinin ise sayıları artmıştı. Önder'in buradan kaçması mucize olurdu. Hemşireyi ön yolcu koltuğuna oturttu ve kapısını kapatıp, şoför mahalline geçti. Silahı tekrar hemşirenin kafasına dayadı. Hastaneden çıkıp oradan uzaklaşana kadar da indirmedi. Onları atlatmış, ellerinden kurtulmuştu. Bu bir mucizeydi. Ama hala yaşadığı korkunun ve heyecanın etkisinden kutulamamıştı. Hala titriyor ve terliyordu.


Kan Vaftiz (Bölüm 114)


Uyanır uyanmaz telefonundan saate baktı. İşe geç kaldığını anlayınca, aniden yataktan fırladı. Banyoya gitmek üzereyken, uzaklaştırma aldığını ve bir süre polislik yapamayacağını hatırladı. Sonra uyuşuk bir halde tekrar odasına gitti ve kendisini yatağa bıraktı. Bu duruma alışması epey zaman alacaktı. Yatakta bir sağa bir sola döndü. Uyumaya çalıştı, gözlerini açamıyordu ama bir türlü uykuya dalamıyordu. Üzerinde bir ağırlık, yorgunluk ve ya tembellik, her ne ise ondan vardı. Kendisini hasta hissediyordu ama hasta da değildi. Belki de depresyona giriyordu. Artık yaşadıklarını kaldıracak gücü kalmamıştı. İntihar etse bir şey kaybetmeyeceğini biliyordu. Bunu sık sık düşünüyordu ama sonra bu düşüncelerin, şeytan tarafından verilen vesveseler olduğunu anlayarak bundan hemen vazgeçiyordu. 

Zamanı geldiğinde nasıl olsa ölecekti, acele etmesine gerek yoktu. Bir süre daha yatakta oyalandıktan sonra kalkıp salona gitti ve bir haber kanalı açtı. Haberlerde hala cinayetlerden, Mirza'dan ve onu nezarethanede döverek komaya sokan başkomiserden, yani kendisinden söz ediliyordu. Herkes onun hakkında kötü şeyler düşünüyor olmalıydı ama kimse bunları neden yaptığını bilmiyordu. Kimse onu dinlememişti. Önder görevden uzaklaştırılmış ve herkes kendi işine dönmüştü. Belki de şu an kimse onu düşünmüyordu bile. Olan yine ona olmuştu. Biraz daha bekleseydi ne olacaktı sanki? İki gündür cep telefonuna ne bir arama, ne de bir mesaj gelmişti. Onu arayan herkes yalnızca ihtiyaçları olduğunda aramışlar, şimdi ise ona ihtiyaç duymadıklarından hatırlamıyorlardı bile. Televizyonu kapattı, kanepeye uzanmak üzereyken bir tıkırtı duydu. Olduğu yerde bir süre bekleyerek, sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştı. 

Aynı sesi bir daha duymadı. Oturduğu yerden kalkarak etrafa göz gezdirdi ama sıra dışı hiçbir şey göremedi. Tekrar salona gitmek üzereyken durdu ve evin giriş kapısına baktı. Kapının deliğinden arka tarafa baktığında, apartman ışığının yandığını gördü ama etrafta hiç kimse görünmüyordu. Elini kapının koluna atıp, bir süre bekledi. Boşta olan elini yumruk yaparak, kendisini hazırladı ve hızla kapıyı açıp kendisini dışarı attı. Işık sönmüştü. Önder ışığın yanması için elini havaya kaldırıp salladı. Işık yandı ama etrafta hala kimse yoktu. Bütün bu tuhaflıkların, aklının ona oynadığı bir oyun olduğunu düşünmeye başladı. Galiba deliriyordu. İçeri girmek üzereyken, kapının üzerine yapıştırılmış küçük bir not gördü. Bunu görünce derin bir iç çekti. Demek kafayı yemiyordu, gerçekten tuhaf bir şeyler olmuştu. Notu alıp hızla içeri girdi ve kapıyı kapattı. Salona giderken, kağıtta yazanları ayak üstü okudu. Ama okuduklarını hemen algılayamadı. Koltuğa oturup gözlerini bir kaç kere kırptı ve tekrar kağıda dikti. Yazanları baştan okudu. Sonra bir daha ve bir daha. 

'Bu gece ikide, Mirza'yı ilk cesedin bulunduğu yere getir. Karın seni orada bekliyor olacak.'

Önder'in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Gözlerini kapatıp kafasını toparlamaya, ondan tam olarak ne istendiğini anlamaya çalıştı. Ama gözlerini kapatır kapatmaz, içinden demir çubuklar geçirilmiş kafalar, etrafından dışkı akan ağızlar, yakılmış penisler, çıplak bedenler gördü. Gözlerini açmak üzereyken de Melda'yı... Gözlerini açmaktan vazgeçerek, Melda'yı biraz daha hayalinde canlandırmaya çalıştı. Hamileydi ve Önder'e gülümsüyordu. Karnını okşayarak, ona doğru uzatıyordu ve Önder henüz bir kaç aylık olan bebeğine öpücükler konduruyordu. Sonra Önder başını kaldırıyor ve Melda'nın korkunç suratıyla karşılaşıyordu. Yüzü sanki çamura bulanmış gibiydi. Gözleri yuvalarından fırlamış, kan çanağına dönmüştü. Ağzı yırtılırcasına açılmış, dişleri kararmıştı. Önder bu korkunç görüntüyü titreyerek izliyordu. Gözlerindeki yaşlar daha da yoğunlaştı, gözlerini açmaya çalışıyor ama açamıyordu. 

Vücudu taş kesilmişti. Hareket edemiyor, sadece titriyordu. Notta yazan yazı aklına geldi. Karısının onu, ilk cesedin bulunduğu yerde bekleyeceği yazıyordu. İlk ceset bir mezarlıkta bulunmuştu. Oraya gittiğinde nasıl bir manzarayla karşılaşacaktı? Karısını orada hangi halde bulacaktı? Çamura bulanmış surat, yuvalarından fırlamış gözler ve yırtılmış gibi açılmış bir ağız... Bu görüntü bir ölüyü andırıyordu. Bu, ölü bir insanın suratıydı. Notta yazanlara bakılırsa, Tamer ile Cenk'in teorileri doğru olabilirdi. Aradıkları katil Mirza olmayabilirdi. Çünkü birisi ondan Mirza'yı istiyordu ve ilk cesedin bulunduğu yeri çok iyi biliyordu. Bunu bilmek o kadar da zor değildi. Bu bilgiye herkes bir şekilde ulaşabilirdi ama Mirza'yı istemesi, asıl katilin hala dışarıda bir yerlerde olduğunu gösteriyordu. Onun istediğini yapmalı ve Mirza'yı ona götürmeliydi.


Kan Vaftiz (Bölüm 113)


Hayatını eski düzenine sokması fazla uzun sürmemişti. İşine kaldığı yerden devam ediyor, bol bol siparişler alıyor, eskisinden daha iyi para kazanıyordu. Herkesin hayatında olan dönemeç onun da karşısına çıkmıştı ve o dönemeci sağ atlatmayı başarmıştı. İnsan zorluklar yaşamadan, elinde olanların kıymetini bilmiyordu. Utku'da yaşadığı bu zorlu dönemin ardından, elinde olanların değerini daha iyi anlamaya ve daha çok şükretmeye başlamıştı. Abisini hala evden dışarı çıkarmıyordu. Poyraz, hastanede olduğu zamanda Utku'nun onun tablolarını sattığını öğrenmişti. Buna çok sinirlenmiş, günlerce Utku ile konuşmamıştı. Ama Utku iyi para kazandığından dolayı abisine en pahalı resim malzemeleri alarak, kendisini ona bir süre sonra affettirmişti. Poyraz yeni malzemelerinden o kadar keyif alıyordu ki, ne yaşadığı zor zamanları hatırlıyor, ne de dışarı çıkmak istiyordu. Küçük bir çocuğun yeni oyuncaklara olan hevesi gibi, her yeni resim malzemesinde hevesleniyor, hemen denemeye koyuluyordu. Öyle ki artık odasında tuvallerini koyacak yer kalmamış, salona dizmeye başlamışlardı. 

Önceden yalnızca kendi zevki için resimler yaparken şimdi evin her bir odasına uyumlu tablolar yapıyor, duvarlara asıyorlardı. Anne babalarının buraya geldiklerinde kaldıkları odalarına bile harika tablolar yapmıştı. Buraya geldiklerinde onlara sürpriz olacaktı. Abisiyle artık eskisinden daha iyi geçiniyorlardı. Tek sorun Poyraz'ın hala polis denetiminde olması ve her hafta karakola imza atmaya gitmesiydi. Son muayenesine göre mahkemeden çıkacak olan yeni karara kadar, Poyraz evinde kalmaya ve resim yapmaya devam edecekti. Ayrıca uzun zamandır polislerden hiçbiri arayarak ya da evlerine gelerek onları rahatsız etmiyordu. Utku basit bir şey olarak gördüğü huzurun bile ne kadar kıymetli olduğunu anlamıştı. Sabah kahvaltısının ardından abisi yeni şah eserler yapmak için odasına gittiğinde, bir haber kanalı açmış ve yeni gelişmeleri öğrenmeye çalışmıştı. Soruşturulan cinayet sonuçlandığından ve dosya kapandığından dolayı, olay artık basın ile paylaşılmaya başlanmıştı. Her gün, her haber kanalında cinayetler ve katil ile ilgili yeni bilgiler paylaşılıyordu. 

Utku bu haberleri abisine izleterek, yaşadığı zor zamanları tekrar düşünmesini ve aynı sıkıntıları yaşamasını istemiyordu. Bu yüzden abisini bir süre televizyondan uzak tutacaktı. Utku'nun yaşadıkları da kolay değildi ama en büyük zorluğu ve sıkıntıyı Poyraz çekmişti. Haftalarca bir katille beraber kalmış, alı konulmuş, hapsedilmişti. Kendisini toparlaması biraz zaman alacaktı. Ekrandaki muhabir, haberini bir hastane bahçesinde sunuyordu. Katilin, nezarethanede bir başkomiser tarafından öldüresiye dövüldüğünü ve günlerdir komada olduğunu söylüyordu. Mahkemeye çıkıp çıkamayacağı, hatta yaşayıp yaşamayacağı bile belli değildi. Katilin son durumu halkın içini epey rahatlatmış olmalıydı. Adalet karşısında hesap veremese de, Tanrı'ya verecekti. Verecek bir cevap bulabilirse tabi. Günler önce de Poyraz'ın sayesinde ortaya çıkan bir gerçek paylaşılmış, bu durum halkın tepsini daha çok toplamıştı. 

Herkes Mirza'nın ilk başta cezasız kalan suçluları öldürdüğünden dolayı ona destek vermeye başlamış, fakat aynı suçu onun da işlediği ortaya çıktıktan sonra bu durum insanlarda bir şok etkisi yaratmıştı. Kimse Mirza'nın amacının ne olduğunu anlayamamıştı. Belki de suçunu daha rahat işleyebilmek için halkın gözünü boyamaya çalışmıştı ama planı bozulmuştu. Utku televizyona dalmış haberleri seyrederken, kapının çalmasıyla aniden irkildi. Bir süre olduğu yerde durarak, kimin gelmiş olabileceğini düşündü. Kapı ısrarla çalınca, önemli bir durum olduğunu düşünerek oturduğu yerden kalktı ve kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında Alina'yı gördü. Kapıyı onun suratına kapatmak istiyordu ama Alina bu kez farklı görünüyordu. Gözlerinde başka bir şey vardı. Ona yalvarmak ve ya tehdit etmek için burada değildi. Başka bir şey için gelmişti. Ama bu Utku'nun pek de umurunda olmadı.

"Ne var?" diye sordu Utku, aceleci bir tavırla.
"Ben, sana bir şey söylemek için geldim Utku."
"Tamam, oradan söyle. Sonra da git."
"Buradan söyleyeceğim ve gideceğim. Niyetim seni rahatsız etmek ya da benimle barışman için sana yalvarmak değil Utku. Sadece sana bazı gerçekleri anlatmak istiyorum."

Alina'nın ses tonu gayet sakin ve rahattı. Kekelemiyor, gayet akıcı ve rahat bir şekilde konuşuyordu. Ayrıca içeri girmek için kapıya bir adım dahi atmamış, tek bir hamle yapmamıştı. Bu kez niyeti gerçekten farklı olabilirdi. Utku kollarını bağladı ve kapı pervazına yaslanarak, başını yukarı kaldırdı. Umursamaz bir tavır takınıyordu ama bu Alina'nın umurunda bile değildi. Alina devam etti.

"Öncelikle şunu söylemeliyim Utku. Sen hayatımda tanıdığım en iyi ve en temiz kalpli erkeksin. Daha önce senin kadar iyi niyetli bir erkek tanımadım. Sanki bu dünyada yaratılmış en iyi ve en kusursuz erkek sensin."
"Kimse kusursuz değildir Alina, saçmalama istersen. Hem ne oldu, koynuna girdiğin erkeklerden benim gibi bir tane daha çıkmadı mı?" dedi Utku, alaycı bir tavırla.

"Hayır Utku, hala beni yanlış tanıyorsun. Ergenlik dönemimi atlatıp, aklım yerine oturduktan sonra aşık olduğum ve ciddi anlamda sevdiğim tek erkek sensin. Buna inanıp inanmamak sana kalmış bir şey. Şimdiye kadar seni benimle olman için defalarca zorladım, tehdit ettim, ısrar ettim. Sen beni her reddettiğinde sinirlendim, bu yüzden sana çok fazla zorluk çıkardım. Çünkü bana yaptığını hak etmedim. Her seferinde hak etmediğim bir muameleye maruz kaldım. Benim yerimde olsan sen ne yapardın?"

Utku istemsizce sırıttı ve bir süre düşündü. O da polisler tarafından hak etmediği bir muameleye maruz kalmıştı. Onun bahsettiği durumu anlayabiliyordu ama aynı şey değildi. Alina tüm bunları hak etmişti.

"Ben seni defalarca affettim ama sen her defasında beni aldattın Alina. Her fırsatı değerlendirdin. Seni bir saniye bile boş bırakmaya gelmez, seninle ömür geçmez. Seni bu yüzden istemiyorum, anladın mı? Hayatım boyunca seni kontrol edemem, aklımda hep bir şüpheyle yaşayamam, seni affetmek için sürekli bahaneler arayamam. Bahane falan kalmadı zaten, bütün hakkını kullandın. Şu an bu konuşmayı yapmamız bile benim için bir vakit kaybı."

"Haklısın, ben sana değil kendime kızıyorum Utku. Sonuçta hepimiz insanız ve sadece gözümüzün gördüğüne inanıyoruz. İşin aslını, nedenini hiç sorgulamıyoruz. Sen de doğal olarak sadece gözünün gördüğüyle beni yargıladın. Çünkü ben sana hiçbir şey anlatmadım."

"Sen hala neyden bahsediyorsun? Aldatmanın içi dışı mı olur, birilerinin koynuna girmenin bahanesi mi olur? İyice sapıttın. Git artık, seninle konuşacak bir şeyim yok benim."

Utku kapıyı kapatmak üzereyken, Alina elini kapının arasına koydu ama kapıyı açmak için zorlamadı. Kapı aralığından ona bakarak, son sözlerini söyledi.

"Ben sadece şunu bilmeni istiyorum Utku. Ben sana hala aşığım, seni çok seviyorum. En önemlisi de, ben seni asla ama asla aldatmadım. Hiçbir zaman hem de. Hiçbir şey göründüğü gibi değil."

Utku derin bir iç çekerek, kapıyı tekrar açtı. Bir şeyler söylemek için dudaklarını araladığı sırada abisinin sesini duydu.

"Bu şırfıntının ne işi var burada?" diye bağırdı Poyraz, kapıya doğru gelerek. "Sen ne kadar midesiz bir insansın Utku. Hala bu yellozla mı görüşüyorsun? Gerçekten sende mide denen bir şey yok."
"Hayır abi, bir şey söylemek için gelmiş." diyerek açıklama yaptı Utku, Alina'ya bakarak. 

Alina'da, hafif bir tebessümle Poyraz'a bakıyordu.

"Merak etme Poyraz! Artık kardeşin de sen de, isteseniz bile beni bir daha göremeyeceksiniz."
"Vah vah, çok üzüldüm. Senin o meymenetsiz suratına hayranız biz, lütfen bizi kendinden mahrum bırakma!" diye söylendi Poyraz, alaycı bir tavırla.

Alina ikisine de son kez baktıktan sonra yine gülümseyerek, merdivenlerden aşağı indi. Utku biraz önce ne yaşadığına anlam veremiyordu. Alina'nın, Poyraz'a bir sürü laf saydırması ve ikisinin birbirine girerek kavga etmeleri, sonra da Alina'nın barışmak için Utku'ya yalvarması gerekiyordu. Ama bunların tam tersi olmuştu. Alina hiçbir zorluk çıkarmadan çekip gitmişti. Poyraz kendi kendine söylenerek odasına giderken, Utku'da kapıyı kapatıp tekrar salona gitti. Kafası karışmıştı. Alina'nın başka birine kafayı taktığını düşünmeye başladı. Belki de bu yüzden onun peşini bırakmaya karar vermişti. Ama öyle olsa Utku'ya hala onu çok sevdiğini söylemez, son bir konuşma yapmaya gerek duymazdı. 

Sonuçta Utku onu terk etmişti. Belki de onunla barışmak için bu kez farklı bir yöntem deniyordu. Utku'nun kafasını karıştırarak onu merak etmesini sağlayacak, Utku onunla konuşmaya çalışacak, sonra eskiden yaşadıkları güzel günleri hatırlayacaklar ve barışacaklardı. Bu kulağa mantıklı geliyordu ama Utku'nun onunla geçirdiği güzel anların toplamı, yalnızca bir kaç saatti. Üstelik yaptığı kötü şeylerden dolayı, Utku onların hiç birini hatırlamıyordu bile. Kafasını daha fazla meşgul etmesine gerek yoktu, amacının ne olduğu zamanla ortaya çıkacaktı nasıl olsa.



Kan Vaftiz (Bölüm 112)


Tamer ile Cenk, geceyi Önder'in evinde geçirmişlerdi. Hepsi oturdukları yerde uyuya kalmışlardı. Sabahın erken saatinde, Önder'in çalan cep telefonunun sesiyle hepsi yerlerinden sıçradılar. Önder, ağır ağır orta sehpanın üzerinde duran telefona uzandı ve ekrana baktı. Arayan, bilişimde görevli olan arkadaşıydı. Telefonu heyecanla eline alıp cevapladı.

"Alo..."
"Günaydın Önder, nasılsın?"
"Günaydın, teşekkür ederim. Bir şey mi buldun?" diye sordu Önder, uyuşuk sesle.

Konuşurken boğazına dikenler batıyordu ama arkadaşının sesi gayet dinçti. 

"Bilmiyorum. Senin bana verdiğin ismi araştırdım. Kadın 2011 yılında isim değişikliği yapmış. Yani şu an farklı bir isim kullanıyor."

Önder dudağını büktü ve merakla sordu.

"Yalnızca ismini mi değiştirmiş yoksa isim ve soy isminin tamamını mı değiştirmiş?"
"Tamamını değiştirmiş. Şu an kullandığı yasal adı Alina Tunç. 2011 yılından sonra tüm resmi işlemlerinde bu isim kullanılmış."

Önder bunları duyduğunda şaşkına döndü. Alina Tunç, diyerek kendi kendine tekrarladı. Cenk ile Tamer'de bunu duymuş olacaklar ki, ikisi de anında ayılarak ona dikkat kesildiler. Önder arkadaşına teşekkür ederek telefonu kapattı. Buna anlam veremiyordu. Alina'nın en son görüştüğü kişi katil ile iş birliği yapmış ve Önder'in karısını kaçırmıştı. Şimdi de, aynı katilin bağlantılı olduğu kişilerden birinin daha sevgilisi olduğunu öğrenmişti. Ama adını neden değiştirmişti anlamıyordu. Utku nasıl bir belaya bulaşmıştı, farkında bile değildi. Belki de Utku'nun cinayetlerde sürekli şüpheli konumuna düşmesi, Alina'nın saçma sapan aşk maceraları yüzündendi. Alina, aynı anda bir çok erkekle görüşüyordu. Sevgililerinin, katille olan bağlantısından haberi yoktu. Hatta bir tanesini, Önder sayesinde öğrenmişti. Önder kafasında bir senaryo kurdu. 

Alina, ne tür pislikler olduklarını bilmeden o adamlarla ve Utku ile aynı anda görüşüyordu. Sonra adamlardan biri ya da ikisi birden, Alina'nın aynı zamanda Utku ile görüştüğünü öğrendi ve polisin yönünü şaşırtıp vakit kazanmak için Utku'yu da işin içine dahil etmeye çalıştılar. Ama ne tesadüfse, Alina aynı cinayetle bağlantılı olan iki kişi ile birden sevgili olmuştu. Bunu nasıl başarmıştı. Bu bir tesadüf müydü? Olabilirdi çünkü Alina sırf zevk için önüne gelen her erkekle beraber olduğunu kendisi itiraf etmişti. 

Bu ihtimaller, eğer gerçek katil Mirza değilse mantıklı olabilirdi. Ama Mirza gerçek katilse eğer ihtimaller değişiyordu. Mirza Poyraz'ı kullanmaya başladığında, abisi Utku'yu da yine polislerden korunmak amacıyla kullanmış olabilirdi. Ama bu durumda da Mirza'nın, adamlarını Alina'ya musallat etmesi için mantıklı bir neden ortaya çıkmıyordu. Önder'in beyni durmuştu. Bu tamamen karmaşık ve anlamsız bulmacayı asla çözemeyecekler ve bir anlam çıkaramayacaklardı. Önder sonunda Cenk ile Tamer'e bir açıklama yaptı. Onlar da bu duydukları karşısında şaşırmışlardı. 

Ama onlar da mantıklı bir fikir yürütememişlerdi. Ellerinden gelen tek şey, Mirza'nın uyanmasını ve mahkemeye çıkmasını beklemekti. Ama arkadaşlarının söylediği gibi Mirza gerçek katil değilse eğer, bunu yaparak vakit kaybetmeye devam edeceklerdi. Belki de gerçek katil ya işine devam edecek ya da ortadan yok olacaktı ve onu bir daha asla bulamayacaklardı. Cenk ve Tamer, mesai saatleri yaklaştığından emniyete gitmek için evden çıktılar. Önder'de artık bir işi olmadığından, tüm istediklerini rahat bir şekilde yapabilecekti. Utku'yu arayıp, Alina'nın iş yerinin adresini istedi. 

Utku neler olduğunu sorduğunda, Önder detaylara girmeden kısa bir açıklama yaparak telefonu kapattı. Utku'nun verdiği adrese gitti. Oraya vardığında, içeri girip girmemek konusunda tereddütte kaldı. İçerisi kadın müşteriler ve elemanlarla doluydu. Bu kadar kadının içine yalnız başına girmeye çekiniyordu. Sonra içeri girmek zorunda olmadığına karar verdi ve Alina'yı dışarı çağırdı. Alina onu görünce biraz şaşırmıştı ama hiç zorluk çıkarmadı. Üzerine gül kurusu bir kürk giyip dışarı çıktı ve kollarını bağlayarak, hesap soran bir tavırla Önder'i baştan aşağı süzdü. Onu en son gördüğünden daha bakımlı, daha süslü ve daha havalıydı.

"Buyurun başkomiserim, bir sorun mu var?" diye sordu aceleyle.
"Evet, seninle bir şey konuşmam lazım."
"Böyle ayak üstü olmaz. İçeri gelin, daha rahat konuşuruz."
"Bence burada daha rahat konuşuruz."
"Ne hakkında?"
"İsim değişikliği yapman hakkında. Bize bundan hiç bahsetmemiştin."

Alina sırıttı ve başını yukarı kaldırıp, derin bir iç çekti. Bu konudan hiç rahatsız olmamıştı.

"Neden bahsedeyim ki? Benimle ilgili o kadar önemli bir sorununuz olsaydı, bunu en başından araştırır ve öğrenirdiniz, öyle değil mi?"
"Evet haklısın. Ama bunu özel olarak araştırıp bulmadık. Bil bakalım nasıl bulduk."

Alina dudağını büktü ve umursamaz bir tavırla gözlerini devirdi.

"Cinayet soruşturmasında bize lazım olan bir ismi ararken, karşımıza sen çıktın. İşe bak!" diye ekledi Önder.

Alina'nın yüz ifadesi anında değişti. Umursamaz tavrı, yerini meraka ve tedirginliğe bırakıyordu.

"Ne demek istiyorsunuz, anlamıyorum." 
"Kaçıncı sevgilin bilmiyorum ama sevgililerinden biri daha cinayetlerle bağlantılı çıktı. Tıpkı karımı kaçıran son sevgilin gibi. Şimdi biraz açık oldu mu?"

Alina başını çevirerek, gözlerini kaçırdı. Bir süre tereddütle bekledi. Büyük ihtimalle söyleyecek bir yalan düşünüyordu. Ya da gerçeği anlatacaktı ama tereddüt ediyordu. Sonra bıkkınlıkla iç çekti ve başını öne eğip, göz ucuyla Önder'e baktı.

"Galiba neyden bahsettiğinizi anladım başkomiserim."
"Anladığına eminim zaten Alina. Açıklama yapmanı bekliyorum, anlamanı değil. Şu an bir polis olarak değil sıradan biri olarak konuşmaya çalışıyorum. Uzun bir süre mesleğimi yapamayacağım. Şu an tek derdim karım. Beni anladın mı?"
"Ben... Şey..."
"Gevelemeyi bırak Alina, anlat!"
"Başkomiserim, o adamın sizin soruşturmanızla bir ilgisi olduğunu bilmiyordum. Bana kendisi anlattı."

"Nasıl yani?"

"Ben onunla, sizin karınızı kaçıran adamdan önce sevgiliydim. Ondan ayrıldıktan sonra bir çok kişiyle beraber oldum. En son beraber olduğum adamın öldüğünü öğrendikten sonra bir süre kimseyle beraber olmadım. Sonra bahsettiğiniz kişi bir gün beni aradı. Sizin beni aldığınızı duymuş, sebebini sordu ben de anlattım. O adamla tanışıklığı olduğunu ve onun çalıştığı kişiyle kendisinin de bağlantılı olduğunu anlattı. Bana, eğer sizinle tekrar görüşürsem kendisinden asla bahsetmememi söyledi. Yoksa beni delik deşik edermiş, kafamı kesermiş ya da ağaçta sallandırırmış falan filan. Bunu öğrendiğim zaman o adamla hiçbir bağlantım yoktu. İnanın bana."

"Ama komşular öyle söylemiyor Alina, yakın zamanda defalarca evine girip çıkmışsın. Hem kendini ona eski isminle tanıtmışsın. Bunu neden yaptın? Ayrıca, ismini neden değiştirdin?"

Alina sıkıntıyla iç çekti. Bir süre etrafa bakındı, sanki ilk kez görüyormuş gibi topuklu ayakkabılarını inceledi. Onun bu oyalanma hali, Önder'in sinirini bozuyordu.

"Hadi Alina! Bir işim yok diye akşama kadar burada seninle muhabbet edemem." diyerek, üsteledi Önder.
"Anlatacağım ama bunları benden duymadınız, tamam mı?" diye sordu Alina, yalvarır gözlerle ona bakarak.
"Anlat!"

"Birkaç sene önce, bu erkek takıntım yüzünden başım derde girmişti. Adam bana kafayı takmıştı, ilk başta umursamadım. İlk kez biri bana kafayı takmıyordu. Onun da bir gün bıkıp, peşimi bırakacağını düşünmüştüm ama olmadı, bırakmadı. Sürekli takip ediyordu, defalarca evime girmeye çalıştı. Telefonum bir türlü susmuyordu. Gece gündüz arıyor, tehdit mesajları atıyor, özel mesajlarımızla şantaj yapıyordu. Başkalarıyla görüşmeyi denedim ama her seferinde ilişkilerimi bozmayı başardı. Beraber olduğum adamlara kendisini benim kocam olarak tanıtıyor, onları da tehdit ediyordu. Adamlar da doğal olarak benden kaçıyorlardı. Bu yaklaşık bir yıl kadar devam etti. Artık bıkmıştım. Ne polis, ne savcı hiçbir şey yapmıyordu. Her defasında göz altına alınıyor sonra serbest kalıyor ve tekrar peşime takılıyordu. Sonuçta yalnız bir kadındım ve korkuyordum. Ondan kurtulamayacağımı anladığımda bir karar verdim. Yaşadığım yeri tamamen terk etmem gerekiyordu. Şehir değiştirdim. Telefon numaramı değiştirdim. Sonra ismimi kullanarak, ne zaman hangi ulaşım aracına bindiğimi, nereye gittiğimi, her şeyi öğrenmiş. Bir sabah evden çıktığımda bir komşum, bir serserinin yana döne beni aradığını söyledi. Ben de en kısa zamanda nüfus müdürlüğüne giderek, adımı ve soyadımı değiştirdim. Sonra oturduğum yerden başka bir semte taşındım ve hayatıma sıfırdan başladım. Bu iş yerini açtım, kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum, kendi paramı kazanıyorum. Aslında yaşadığım o korkunç olay birçok insana ders olurdu ama bana olmadı herhalde. Erkeklere karşı olan zaafımı bir türlü bastıramıyorum. İşte benim hayatım bu başkomiserim. Yakın zamanda onun evine gitmemin sebebi ise beni tehdit ederek, benden para istemesiydi. Eğer ona düzenli olarak para vermezsem, üçüncü şahıs olarak polise ihbarda bulunup, onunla olan bağlantımdan bahsedecek ve cinayetlerle bir ilgim olabileceğini söyleyecekti. Parayı banka yoluyla göndermemi kabul etmedi çünkü bir gün polisin radarına takılırsam, hesap hareketlerimi kontrol ederek onu bulacaklarından korkuyordu. Bu yüzden paraları elden teslim ediyordum. İşte böyle başkomiserim. Yeterince açık olabildim mi?"





Kan Vaftiz (Bölüm 111)


Evine vardığında, memurun da yardımıyla eşyalarının bulunduğu kutuları evine taşıdı. Memur gittiğinde, artık evinde yalızdı. Koltuğa oturup, Gözde'den aldığı kağıtta yazan isme baktı. Banu Ceyhan... Bu ismi defalarca okudu, zihnine iyice kazımak ister gibi tekrar ve tekrar okudu. Bunu yapıyordu çünkü bir şeyler öğrenebilecekleri tek kişi o kalmıştı. Hemen telefonuna sarıldı ve bilişimde çalışan bir arkadaşını aradı. Ona ismi verip, hakkında bilgi almak istediğini söyledi, arkadaşı ise onun görevden uzaklaştırıldığını bildiğini ve bu konuda ona yardımcı olamayacağını söyledi. Önder, bunun iş ile ilgili olmadığını ama önemli olduğunu söyleyerek onu ikna etmeye çalışmıştı. 

Arkadaşı sonunda ikna oldu ve elindeki işleri tamamladıktan sonra bunu araştıracağını söyledi. Bunun için uzun bir süre beklemesi gerekiyordu. Sonunda biraz uyumaya karar verdi ama önce bir şeyler yemeliydi. Mutfağa gitti ve buz dolabını açtı. Dolaptaki bütün yiyecekler bozulmaya başlamıştı. Uzun zamandır evde ne kahvaltı ediyordu ne de yemek yiyordu. Dışarıdan bir şeyler söyleyebilirdi ama uğraşmak istemedi. Bu gün de aç karnına yatacak ve dinlenmeye çalışacaktı. Uzun bir süre yatakta debelendikten sonra nihayet uykuya dalmıştı ama bu uyku fazla uzun sürmemişti. Çalan kapının sesiyle gözlerini yeniden açtı ve sağa sola bakındı. Odanın içi karanlıktı. 

Yataktan kalkıp, el yordamıyla düğmeyi buldu ve ışığı açtı. Odanın lambasından loş bir biçimde aydınlanan koridorda yürüyerek, giriş kapısına gitti ve delikten baktı. Gelen, Cenk ile Tamer idi. Onları duymazdan gelerek yatağına dönmek ve uykusuna kaldığı yerden devam etmek istiyordu ama bunu yapmak doğru olmazdı. Arkadaşları ona destek olmak için buraya kadar gelmişlerdi. Artık hayatında onlardan başka kimsesi yoktu, onları da kaybedemezdi. Çoğu arkadaşları ya kendisine yapıştırdığı tecavüzcü damgasından ya da her seferinde sorun çıkarmasından dolayı artık ondan uzak duruyordu.

Önder kapıyı açtı ve arkadaşlarının içeri girmelerini bekledi. İkisi de içeri girer girmez, ilk önce Önder'i baştan aşağı süzerek iyi olup olmadığını kontrol ettiler. Ardından salona yöneldiler. O sırada Önder Tamer'i durdurdu ve ona çok aç olduğunu, dışarı çıkıp yiyecek bir şeyler almasını söyledi. Tamer hiç duraksamadan evden geri çıktı ve Önder için yemek almaya gitti. Önder'de çay koymak için mutfağa gitti. Salona girdiğinde, Cenk'in orta sehpanın üzerine bir şeyler koyduğunu gördü. Fotoğraflar, belgeler, adli tıp raporları, kanıt tutanakları... Önder merakla onlara bakarak, Cenk'in karşısına oturdu ve sordu.

"Bunları neden getirdin? Ve nasıl getirdin, yakalanırsan işin biter."
"Yakalanmayacağım. Çünkü bunlar kopya, bunları aldığımı kimse anlamaz. Sen gittikten sonra her şeyi ortaya döküp, baştan inceledik. Hatta tekrar ve tekrar... Ama bu kez farklı bir bakış açısıyla inceledik. Böyle yapınca da ortaya bazı çelişkiler çıktı. Bunları sana da anlatmamız gerek."

Önder bunu duyunca merakı daha da arttı. Şimdi Cenk'i daha da dikkatli dinlemeye başlamıştı ama Cenk konuya girmeden önce Tamer'in dönmesini bekledi. Tamer elinde bir kutu pizzayla geri geldiğinde, Önder'de çayı demlemişti. Şimdi rahat bir şekilde konuşabilirlerdi ama Önder pizzanın kokusunu alınca, birden beyni tamamen durdu ve sadece yemeğe odaklandı. Pizza orada durup kokusunu yayarken, o burada oturup cinayetlerle ilgili konuşamazdı. Pizzanın yarısını bitirdiğinde, karnı biraz doymaya başlamıştı ve artık onları dinlemeye hazırdı. Cenk konuya girdi.

"Mirza ile ne kadar konuştun bilmiyoruz ama bizim onu dinlediğimiz kadarıyla, durumu ilk başta düşündüğümüzden çok daha farklı."
"Sen ne demeye çalışıyorsun, onu yakaladık işte." dedi Önder ve yarım dilim pizzayı komple ağzına attı.
"Biz sadece Mirza'yı yakaladık. Ama aradığımız kişi o olmayabilir."

Önder ağzındaki lokmayı çiğnemeyi bıraktı ve zorla yutmaya çalıştı. Kaşlarını çatarak sordu.

"Ne demek istiyorsun?" 

"Bak, Mirza'nın bize anlattığı şey, babasının işlediği bir suça şahitlik yapmak. O küçük kızın intikamını almak için babasını aynı şekilde öldürüp, ortadan kaldırdı. Sonra babası gibi olan suçluları buldu ve onları da öldürerek, gecekondunun bodrumuna gömdü. Buraya kadar her şey tamam. Ama atladığımız bir nokta var. Mirza her zaman, aslında babasının rolünü devam ettiren kişi olduğunu söylüyordu. Tecavüz edip, diri diri gömdüğü sevgilisini hatırlasana..."

"Ne olmuş?" 

"Kendisinin, babasının rolünü devam ettirdiğine inandığı için o kıza önce tecavüz edip sonra öldürdü. Bunları Poyraz'da doğruladı ama olay ne Mirza'nın anlattığı, ne de Poyraz'ın inandığı gibi bir kıskançlık cinayeti değil. Öyle olsaydı kızı direk öldürürdü. O güne kadar kıza dokunmayan adam, o gün birden bire seks mi yapmak istedi yani? Mirza o kıza tecavüz edip öldürdü çünkü babasının rolünü devam ettirmek için bunu yapması gerekiyordu. Bunu yapabilmesi için de yaşadığı yerdeki bütün tecavüzcüleri öldürmesi gerekiyordu."

"Yani demek istediğin..."

"Evet başkomiserim. O tecavüzcüleri cezalandırmak için değil, bölgesinde bu işi yapan ve devam ettiren tek insan olmak için öldürdü. Babasının işini devam ettirmek için. Onunla aynı işi yapan hiç kimsenin bulunmaması gerekiyordu. Mirza hastaneden çıkar çıkmaz, o kadar tecavüzcüyü eliyle koymuş gibi bulamaz. Bodrumda kemikleri bulunan bütün kurbanların Mirza ile bir bağlantısı vardı, hepsini tanıyordu. Hatta onlar da birbirlerini tanıyorlardı ama bu kurbanların hiç birinin ne Mirza ile ne de birbirleriyle bir bağlantısı yok. Adli tıp raporlarına göre bodrum katta bulunan kurbanların tamamı, kafalarından birer tane tüfek mermisiyle öldürülmüşler. Alınlarının ortasından... Kafa tasları dışında hiçbir kemiklerinde, her hangi bir hasara rastlanmamış. Ama bizim soruşturmamızdaki kurbanlar öldürülmüyor, işkence edilerek ölüme terk ediliyorlar. Hem de gayet yaratıcı yöntemlerle. Yani bu cinayetleri Mirza'ya bağlayan tek bir somut ya da soyut kanıt yok başkomiserim. Mirza ancak hastaneye yatmadan önceki son iki yıl içinde işlediği cinayetlerden ve sevgilisinin cinayetinden yargılanabilir. Ama bu cinayetlerle ilgi asla yargılanamaz."

Önder tüm bunları şaşkınlıkla dinliyordu. Hayal kırıklığına uğramıştı. Ama belki de hayal kırıklığı yaşamak için biraz erkendi. Olayı biraz daha kurcalarlarsa, Mirza ile cinayetler arasında bir bağlantı bulabilirlerdi. Önder bunun için uğraşmaya devam edecekti. Aradıkları kişi Mirza idi, buna emindi. Kanıt olmasa da emindi çünkü ona karısıyla ilgili bir itirafta bulunmuştu.

"Tüm bu olasılıklar mantıklı olabilir, evet ama aradığımız katil Mirza. Bana Melda ile ilgili bir itirafta bulundu. Ayrıca madem bölgesinde bu işi yapan tek kişi olmak istiyor, neden kendisini hastaneye tıktırmış?"

Bu kez, Tamer araya girdi.

"Bil bakalım arşivde ne bulduk. Mirza'nın işlediği son cinayette bir çobana yakalanmış. Mirza onu fark edene kadar çoban jandarmayı arayıp, Mirza'yı ihbar etmiş. Mirza durumu fark ettiğinde önce elindeki işi ardından da çobanın işini bitirmiş. Bulundukları arazi koşukları biraz zor olduğu için jandarmanın oraya gitmesi epey zaman almış. Onlar gittiğinde ortada ne çoban varmış, ne de Mirza. Ama jandarma, karakola ihbar yapılan telefonun sinyalini ve telefonun sahibini tespit ederek, olayı incelemeye başlamış. Günlerce köye gidip herkesten bilgi toplamış, ifade almış, inceleme yapmışlar. Mirza'da olayın kapanmayacağını, jandarmanın bu olayı er ya da geç çözeceğini anladığı için köyden ayrılmaya karar vermiş. Ama birden ortadan kaybolursa dikkat çekebileceğinden dolayı bir plan yapmaya karar vermiş. Bir şekilde kendisini hastaneye yatırtmış. Gerçekten hasta mıydı yoksa profesyonel bir oyuncu mu, orasını bilemiyoruz ama yatmış işte. Jandarma bu bilgiye ulaşınca, Mirza'yı hastanede de görmeye gitmişler. Onun aradıkları kişi olduğuna eminlermiş. Sonuçta onlara giden ihbar bir cinayet ihbarıymış ve Mirza, doktoruna işlediği cinayetlerden bahsetmiş. Ama Mirza'ya ağır depresyon, kişilik bozukluğu, şizofreni gibi hastalık teşhisleri konulduğu ve raporu olduğundan dolayı ne jandarma ne de polis, hiçbir şey yapamamış. Hastanede kalarak tedavisinin tamamlanmasına karar vermişler. Aslında doktoru onun bir kaç kere iyileşmeye başladığına dair bir kaç işaret yakalayıp, onu defalarca psikoterapiye almış. Ama Mirza her defasında hastalığını daha da ileri seviyelerde göstermek için aslında yapmadığı şeyleri de yapmış gibi anlatmış. Hastanede, en ileri seviyede bir hasta gibi görünmek için her şeyi yapıyormuş. Bu doktorların da dikkatini çekmiş ama bir şey yapamamışlar. Yani Mirza hapisten kurtulmak için kendisini hastaneye tıktırmış ve yıllarını orada, tamamen kendi isteğiyle geçirmiş. Oradan çıkmamak için her şeyi yapmış. Sonuçta hastaneden bir şekilde kaçabilir ya da başka yollarla kurtulabilirdi ama hapisten asla kutulamazdı. Mirza hastaneyi, hapishaneden bir kurtuluş yolu olarak gördü. Yıllar sonra da olayın unutulduğunu, polisin ve jandarmanın onun peşini bıraktığını düşündü ve içeriden çıkmaya karar verdi. Kendi isteğiyle girdi ve kendi isteğiyle çıktı."

Önder sıkıntıyla alnını sıvazladı. Bütün iştahı kaçmıştı. Eğer onların anlattıkları doğruysa ve tüm olay buysa, Mirza gerçekten de onların tahmin ettiklerinden çok daha zekiydi. 

"Peki Mirza bu katilin yardımcısı olabilir mi? Yani, en azından yardımcısı..." diye üsteledi Önder. 

Hala Mirza'ya, bu cinayetlerden bir suç yıkmaya çalışıyordu ama görünüşe bakılırsa, boşuna uğraşıyordu.

"Maalesef başkomiserim." diye cevapladı Cenk. "Mirza'nın bu olaylarla hiçbir bağlantısı yok gibi görünüyor."

Yine sabırsız davranmıştı, yine akışa bırakmak yerine kendi bildiğini okumuştu, yine başını belaya sokmuştu ve yine kaybetmişti. Hem de bu kez bir insanın canına kast etmişti ve boş yere işinden olmuştu. Aklına yine Melda geldi. Umudu her geçen gün biraz daha azalıyordu.


Kan Vaftiz (Bölüm 110)


Saat sabahın dokuzuydu ve Önder ofisindeki son zamanlarını geçiriyordu. Kurulun verdiği karar, Mirza'nın durumu netleşene kadar meslekten uzaklaştırma olmuştu. Ona özel eşyalarını toplaması ve evine dönmesi söylenmişti ama o hala ofisteydi. Biraz sonra Gözde'de ofise geldi ve bir sandalye çekip, onun yanına oturdu. Tamer bilgisayarında bir şeylerle uğraşıyormuş gibi görünüyordu ama aslında bir şey yapmıyordu. Sadece Önder'i seyrediyordu. 

"Başkomiserim, eve gidip biraz dinlenseniz..." dedi Gözde, onun kolunu sıvazlayarak.

Önder gözlerini tek noktaya sabitlemişti. Sağ eliyle masada ritim tutuyor, sandalyesini bir sağa bir sola çevirip duruyordu.

"Bana itiraf etti ama kimse beni dinlemiyor. Karım hiç kimsenin umurunda değil." dedi Önder, dişlerini sıkarak.
"Yanlış düşünüyorsun, eminim Melda için bir şeyler yapıyorlardır."
"Hepsinin canı cehenneme, karım hiç kimsenin umurunda değil. Onun bir suçu yok, o bunları hak etmedi, onun yerinde ben olmalıydım."

"Biraz sakin olman lazım. Onu biz bulacağız, bunun için ne gerekiyorsa yapacağız."
"Gereken tek şey o piçi konuşturmaktı ama hiç kimse beni ciddiye almadı. Hiç kimse onun üzerine adam akıllı düşmedi. O pislik ölecek ve Melda'yı bir daha asla bulamayacağım."

"Madem bunu biliyorsun neden onu öldüresiye dövdün. Biraz sakin olsaydın, kendine biraz hakim olsaydın belki onu konuşturabilirdik. Şimdi yaşayıp yaşamayacağı bile belli değil." diyerek, araya girdi Tamer.

Önder göz ucuyla ona baktı ama bir şey söylemedi. Tamer haklıydı. Ne kaybettiyse hep sabırsızlıktan dolayı kaybetmişti. Ama bir yandan Önder'de haklıydı. Kimse onu adam akıllı dinlememişti, kimse Mirza'nın ona söylediği iğrenç sözleri bilmiyordu. Bunu kimseye anlatmamıştı ama anlatmayı da düşünmüyordu. 

"Yapabileceğimiz başka bir şey olmalı." diye mırıldandı Önder. 
"Başka bir şey kalmadı başkomiserim. Dosya resmi olarak kapandı." dedi Gözde, onu ikna etmek istercesine..
"Bence olmalı. Hala eksik kalan bir şeyler var. Yani olabilir, içimde bir sıkıntı var. Sanki bir şeyi yanlış yapıyormuşuz gibi hissediyorum."
"Ne demeye çalışıyorsun?" diyerek, tekrar araya girdi Tamer. "Adam şu an komada, bütün yardımcıları öldü. Ortada bu konuyla bağlantısı olan hiç kimse kalmadı."

Önder başını kaldırıp gözlerini kapattı ve düşünmeye çalıştı. Birkaç gün önce aklında olan ama kimseye söylemediği bir şey vardı ama şu an aklına gelmiyordu. Bir şeyi ne kadar düşünürsen hatırlama ihtimalin o kadar azalır ama düşünmediğin anda ortaya çıkar. Bu da onun gibi bir şeydi. Birkaç saniye düşünmeyi bıraktı ve istediği şey, anında aklına geldi.

"Evet, kaldı. Saldırıda ölen adamların kız arkadaşları."

Tamer ve Gözde anında irkildi. İkisi de şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. 

"Bunu tamamen es geçtik." dedi Gözde. "Bunu nasıl atladık?"
"Ama dosya kapandı, resmi bir araştırma yapamayız." dedi Tamer, umutsuzca.
"Ben resmi olmayan bir araştırma yapabilirim. Ne de olsa artık polis değilim, başım daha ne kadar derde girebilir ki?" dedi Önder.

İkisi de bir süre Önder'e bakıp düşündü ve karar vermeye çalıştılar. Önder ekledi.

"Düşünecek bir şey yok. Sizin başını belaya sokamam. Dosyayı tekrar açmak isteseniz uzun sürer. Boşuna zaman kaybetmeyelim. Sen kızlardan birinin adını bulmuştun, adamlarla aynı okulda okuyan... O ismi bana ver."

Gözde bir süre duraksamanın ardından hızla ofisten çıktı ve bir kaç dakika sonra elinde küçük bir not kağıdıyla geri geldi. Önder kağıdı alıp cebine koydu ve ağır ağır yerinden kalkarak, eşyalarını toplamaya başladı. Alçılı elinden dolayı işini rahat yapamadığından, Gözde ona ayardım etti ve tüm eşyalarını bir kutunun içine doldurdu. Sonra Tamer ile beraber kutuları otoparka indirmek için kucaklarına aldılar. Onlar önde, Önder arkada otoparka inip beklemeye başladılar. Önder'in elinin durumundan dolayı araba kullanamayacağından, onu eve bırakması için bir memur görevlendirilmişti. Sonunda memur geldi ve resmi ekip araçlarından birini çalıştırdı. Tamer ve Gözde, kutuları aracın arka koltuğuna koyarak Önder ile vedalaştılar. Ama bu sıradan, günlük bir vedalaşmaydı. Çünkü Önder sadece işi bırakıyordu, onları değil. Aynı günün akşamı, hepsi Önder'in evine damlayacaklardı. Gözde bir tavsiyede bulunma gereği duydu.

"Şu nezarethanedeki nöbetçi memur var ya, dün geceki... Bence onun için bir şeyler yapabilirsin. Çocuk yeni mezunlardan, göreve daha yeni başlamış."

Önder, ağır ağır başını salladı.

"Haklısın. Onu tehdit ettiğimi, içeri zorla girdiğimi söyleyebilirim."
"Bu yalan sayılmaz, eminim yapmışsındır." diyerek, araya girdi Tamer.

Önder onlara mahcup bir bakış attıktan sonra araca bindi ve evine doğru yola çıktı.


Kan Vaftiz (Bölüm 109)


Etraf kan gölüne dönmüştü. Nezarethaneden yükselen çığlıkları duyan bir memur ne olduğunu anlamak için içeri girmiş ve korkunç manzarayla karşılaşmıştı. Memur gördükleri karşısında dehşete düşmüş, panikle ne yapması gerektiğini düşünmüştü. Kendi başına bir şey yapamayacağını anlayınca koşarak dışarı çıkmış ve diğer memurlardan yardım istemişti. Nezarethane, üniformalı memurlarla dolmuştu. Memurlar bir yandan Önder ile Mirza'ya yardım etmeye çalışıyorlar, bir yandan da ambulans çağırıp yardım istiyorlardı. Biraz sonra kapıda müdür yardımcısı göründü. Adam dehşet içinde etrafa bakınıyor, çaresizce içeride dolaşıyordu. Mirza'nın söyledikleri, Önder'in hayatında duyduğu en ağır hakaret olmuştu ve bu sözleri sindirememiş, duymazdan gelememişti. Mirza'yı öldüresiye dövmüştü. Suratını yumruklayarak dağıtmış, kasıklarını defalarca tekmelemiş, kafasını duvarlara vurmuştu. 

Mirza'nın çığlıklarını duyan memur içeri girince bile işkence devam etmiş, Mirza'yı Önder'in elinden ancak sonradan gelen kalabalık grup kurtarabilmişti. Mirza baygın bir şekilde yerde yatıyordu. Suratı kandan tanınmayacak haldeydi. Burnunun kırılmış, yüzünün çeşitli yerlerinde yarıklar oluşmuştu. Ayrıca ağır bir kafa travması geçiriyor olmalıydı. Kafasından süzülen kanlar, yerde büyük bir kan gölü oluşturmuştu. Bu dayağa rağmen yaşaması büyük mucize olurdu. Yaşasa iyi olurdu. Aksi halde Önder, Mirza'yı göndermek istediği yere kendisi gidebilirdi. Ölmese bile, Önder her halükarda iyi bir ceza alacaktı. Göz altındaki bir adamı dövmüş, ağır yaralamıştı. Onun yüzünü yumrukladığı sol elinde dayanılmaz bir acı vardı. Muhtemelen onun da eli kırılmış olmalıydı. Belki de küçük bir çatlak... Ama bu sorun değildi. Asıl sorun Mirza idi. Sabahın erken saatinde mahkemesi vardı ama görünüşe göre mahkemeye çıkamayacaktı. Bu da Önder'in cezasını ikiye katlayacaktı. 

Biraz sonra içeriye bir kaç sağlık görevlisi girdi. Üç kişi Mirza'nın yanına gidip onunla ilgilenirken, Önder'in yanına sadece bir kişi geldi ve onu muayene etmeye başladı. Mirza ilk müdahalenin ardından sedyeye bağlanarak oradan çıkarıldı. Önder'de bir memurun ve sağlık çalışanının yardımıyla, onun hemen arkasından çıkarıldı ve ikisi farklı ambulanslarla hastaneye götürüldüler. Birileri durumu amirine bildirmek için onu uykusundan uyandırmış ve onların kaldırıldıkları hastanenin adını vermişti. Önder hastanenin acil bölümünde muayene edilmesinin ardından önce röntgene, ardından da alçı odasına alındı. Yanında refakatçi olarak bir hastane polisi vardı. İşlemleri tamamlandıktan sonra Önder'in ifadesini almaya başladı. O sırada odanın kapısı büyük bir gürültüyle açıldı ve duvara çarptı. Önder ve yanındaki memur yerlerinden sıçradılar. Önder kafasını kaldırdığında, amirinin uykulu ve kan çanağı gözleriyle karşılaştı. Yanında Cenk ile Tamer'de vardı. Amiri, ifadesini alan memuru dışarı çıkarıp kapıyı kapattı.

"Sen ne halt ettiğini sanıyorsun?" diye bağırdı, Önder'in yanına yaklaşarak.

Önder cevap vermeden başını öne eğdi.

"Amirim sana bir soru sordu başkomiserim." diyerek araya girdi Tamer, donuk sesle.
"Duyuyorum." dedi Önder ve alçılı elini kaldırarak ekledi. "Elim çok ağrıyor, kırık varmış."

Amiri koşar adımlarla ona yaklaştı ve alçılı olan elini tutup salladı. Sonra hızla savurup bıraktı.

"Elin umurumda değil. Sen ne yapmaya çalışıyorsun?" diye, yeniden bağırdı amiri.

Önder, durumunun amirini biraz olsun yumuşatacağını sanmıştı ama düşündüğü gibi olmadı. Arkadaşları da ona soğuk ve kızgın bir şekilde bakıyor, tek kelime etmiyorlardı. 

"Bu bardağı taşıran son olay oldu, beni anlıyor musun? Uyandığımdan beri telefonum susmuyor. Hakkında soruşturma başlatılacak. Nezarethanedeki nöbetçi memur da buna dahil. Çocuğun başını da yaktın. O da uzaklaştırma alacak, senin yüzünden!" dedi amiri, işaret parmağını ona doru sallayarak.

Önder kendisini savunacak bir şeyler düşünmeye çalıştı ama bulamadı. Yaptığı şeyin hiçbir haklı tarafı yoktu. Sadece Mirza'nın ona ettiği bir itirafı söylemekle yetindi.

"Karım onun elinde. Bana itiraf etti. Ona zarar vermiş, karımı hala o saklıyor. Cinayetleri onun işlediğine dair bir kanıtımız yok ama karımın onun elinde olması, cinayetleri onun işlediğini doğruluyor amirim. Sadece notlardaki el yazısı..."

"Sus artık!" diyerek, onun sözünü kesti amiri. "Ben sana hayatın bitti diyorum sen hala Mirza'dan bahsediyorsun. Karın ortaya çıksa bile onu bir daha göremeye bilirsin, beni anlıyor musun? Adam komada ve durumu ağır. Doktorlar yaşamasının çok zor olduğunu söylüyor. Sabah mahkemeye çıkacaktı. Ama görünüşe bakılırsa cenazesini götüreceğiz."

Önder söyleyecek başka bir söz bulamadı. Susmaktan başka çaresi yoktu. Bir de Mirza'nın iyileşmesi için dua etmekten başka... Hayatı boyunca düşünse, düşmanının iyi olması için dua edeceği aklının ucundan bile geçmezdi ama şimdi bunu yapacaktı. Herkes odadan çıktıktan sonra ifadesini alan memur tekrar geldi ve ifadesini tamamladı. Önder, hastanedeki tüm işlerini hallettikten sonra dışarıda onu bekleyen arkadaşlarının ve amirinin yanına gitmek için çıkış kapısına doğru ilerledi. Sonra fikrini değiştirdi ve Mirza'yı görmek için yoğun bakım servisinin yolunu tuttu. Mirza'nın kaldığı odayı bulup, camın arkasından bir süre onu izledi. Başı ve suratı beyaz sargı bezleriyle kaplıydı. Gözleri, burun delikleri ve dudakları dışında hiçbir yeri görünmüyordu. Kollarına damar yolları açılmış, serumlar takılmıştı. Baş ucundaki kalp atış ritimlerini ölçen cihaz düzensiz çizgiler çiziyor, çıkan dıt dıt sesleri bir hızlanıyor bir yavaşlıyordu. Durumuna bakılırsa, yaşaması gerçekten de mucize olacaktı. 

Önder içinden ona önce küfürler savurdu, ardından en azından hayatta kalması için dua etti. Sonra oradan uzaklaştı ve hastane bahçesinde onu bekleyen araca bindi. Emniyete gittiklerinde, Önder için bazı resmi işlemler uyguladılar. Müdürü de, mesaisinin başlamasına henüz iki saat olmasına rağmen, erkenden emniyete gelmişti. Önder, savcılığa yazılan yazının onaylanmasının ardından önce disiplin kuruluna gidecek sonra da kurulun kararına göre ya uzaklaştırma alacak ya da direk mahkemeye sevk edilecekti. Tabi sonunun ne olacağı, Mirza'nın sağlık durumuna göre belirlenecekti. Ama er ya da geç meslekten ihraç edilecek ve bir daha polislik yapamayacaktı. Tüm bunlar olurken Önder hala Melda'yı düşünüyordu. Eğer kurul kararı şimdilik uzaklaştırma olursa, buradan çıkar çıkmaz ilk iş karısının peşine düşmek olacaktı ama onu hala nerede ve nasıl bulacağını bilmiyordu. Artık ne arkadaşları, ne amiri, ne de müdürü ona yardım edebilirdi.


Kan Vaftiz (Bölüm 108)


"Burada ne işin var? Müdürün seni iyi halledememiş herhalde." dedi uyuşuk sesle.

Önder onu iterek, biraz önce uyuduğu banka oturttu ve yanına geçti.

"Bak Mirza. Eğer istersem seni hemen şimdi burada öldürebilirim. Çünkü benim zaten kaybedecek bir şeyim kalmadı, anlıyor musun."

Mirza ona alaycı bir tavırla bakarak, onaylar gibi başını salladı. Önder devam etti.

"Ama buraya seninle ağız dalaşına girmek ya da ağzını burnunu kırmak için gelmedim. İnsan gibi konuşmaya geldim."
"İnsan gibi ha, güzelmiş. Ama ya ben insan değilsem, ya ben sizin dilinizden anlamıyorsam."
"O benim değil, senin sorunun."
"Ama bir bakıma seni de ilgilendirir, öyle değil mi? Benimle insan gibi konuşmaya çalışan sensin sonuçta."

"O halde ben de senin anladığın dilde konuşurum Mirza!" dedi Önder, bıkkınlıkla.
"Sen benim konuştuğum dili bilemezsin komiser bey. Ben söylemediğim sürece tabi."

Önder oturduğu yerde geriye yaslandı ve kollarını ensesinde birleştirerek, derin bir iç çekti.

"Sen ne istiyorsun anlamıyorum Mirza. Bütün suçların zaten kanıtlandı. Sabah mahkemeye çıkacaksın ve tutuklanacaksın. Hapiste çürüyerek öleceksin. En azından içeri girmeden önce iyi bir şey yap, belki Allah bu yaptığın iyiliğin karşılığında seni affeder. Ne dersin?"

Mirza kahkaha attı. Donuk, anlamsız ve isteksiz bir kahkahaydı bu.

"Tanrı affedeceği bir kulunu lanetlemez komiser bey. Ben lanetliyim, anlıyor musun?"
"Nereden biliyorsun?"

"Öyle olmasaydım beni babamın pisliklerini devam ettirmem için değil, sıradan bir kul olarak yaratırdı, öyle değil mi? Ben sizin gibi bir insan değilim. Ben sadece bu iğrenç görevi devam ettirmek için bu dünyaya geldim. Babam bunun için annemi hamile bıraktı, ben bunun için doğdum ve babam beni bunun için yetiştirdi. Normal bir insan olsaydım bunları yapar mıydım sence?"

"Bir konuda sana katılıyorum, sen normal bir inan değilsin. Normal olsan bunları yapmazdın. Ama söylediklerin ve yaptıkların tamamen saçmalık Mirza. En başından en sonuna kadar saçmalık. Kendinle çelişiyorsun, farkında mısın?"

Mirza gözlerini tavana dikti ve kollarını bağladı. Bir süre, düşünceli bir şekilde öylece bekledi. Hala alaycı bir tavır takınıyordu. Bu da Önder'i çileden çıkarıyordu ama sakin olmalıydı. Dün onu döverek konuşturmaya çalışmış ama başarılı olamamıştı. Bu kez sakince konuşmaya çalışacaktı. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuç beklemek anlamsız olurdu.

"Neden bana bu kadar kafayı taktın komiser bey? Çok mu yakışıklıyım ya da çok mu zekiyim? Seni bana bu kadar bağlayan şey ne?" diye sordu Mirza, merakla.
"Sen ne çok yakışıklısın ne de çok zekisin Mirza. Sadece öyle olduğunu sanıyorsun. Benim seninle olan derdimi sen de benim kadar iyi biliyorsun."

"Evet, biliyorum komiser bey. Karım karım diye tutturmuş gidiyorsun ama emin ol, karını yanlış yerde arıyorsun."
"Sanmıyorum Mirza."
"Anlamadığım şey şu başkomiserim, karına neden bu kadar kafayı taktın?"
"Çünkü o benim resmi nikahlı karım ve sen onu benden aldın." dedi Önder, dişlerini sıkarak. 

"Peki ya karın sana bir oyun oynuyorsa."
"Ne?" diye sordu Önder, yaslandığı yerden doğrularak. "Ne demek istiyorsun sen? Bildiğin bir şey mi var?" 

"Demek istediğim şey şu komiser bey. Ya karın senden kurtulmak için sana musallat olan katili bahane ederek, kendisini kaçırılmış gibi gösterdiyse... Ya buralardan uzaklaşmak için zaman kazanmak amacıyla seni bu saçmalıklarla oyalıyorsa?"

"Sen ne saçmalıyorsun? Katilin bana musallat olduğunu katilden ve çalışma arkadaşlarımdan başka kimse bilmiyor. Bunu söyleyerek bir itirafta daha bulundun."

"Sadece tahmin başkomiserim. Karının kaçırıldığından şüpheleniyorsan eğer, katilin onu kaçırması için sana musallat olması gerekir. Yoksa senin karını tesadüfen bulup kaçırmış olamaz, öyle değil mi?"

"Böyle bir tahmin yürütmen için karımın bana oyun oynama ihtimalini düşünmemen gerek Mirza. Hala kendinle çelişiyorsun farkında mısın?"
"Benden istediğin nedir komiser bey?" diye sordu Mirza, bıkkınlıkla.
"Bana karımın yerini söyle. Belki o zaman senin için bir şeyler yapabilirim."

"Benim için hiçbir şey yapamayacağını sen de iyi biliyorsun komiser bey."
"Bak Mirza..." dedi Önder ve dost canlısı görünmek için Mirza'ya biraz daha yaklaştı. "Yaptığın hatalar umurumda bile değil. Ne yaptığın, kimi öldürdüğün umurumda değil. Hele sonunun ne olacağı hiç umurumda değil. Bana karımın yerini söyle!"

Mirza gözlerini karşı duvara dikip, kollarını bağladı ve derin bir iç çekti.

"Bilmiyorum."

"Bildiğini ikimiz de çok iyi biliyoruz Mirza. Kendini ne kadar üstün görürsen gör, artık yolun sonuna geldin, içeriden asla çıkamayacaksın ve bunun sorumlusu biz değiliz. Hele karım hiç değil. Karnındaki bebeği daha yeni kaybetti. Bir de üstüne senin ona yaptıkların... O bunları hak etmiyor Mirza. Sorunun benimleyse eğer ben burada, karşındayım. Bana istediğini yap ama önce karımın yerini söyle. Onu almaları için bir ekip gönderteyim, senin de benimle ne sorunun varsa halledelim."

"İstersen sabaha kadar dil dök, yalvar, yakar... Hatta istersen kafamı kes ama söyleyemem komiser bey. Çünkü karının yerini bilmiyorum. Ondan haberim yok. Yüzünü bile görmedim."
"O zaman dışarıdaki yardımcın kim ise ona söyle karımı getirsin." dedi Önder, sakin kalmaya çalışarak.

Mirza aniden ona döndü ve gözlerini devirerek ona baktı.

"Bu söylediğini hakaret olarak kabul ediyorum komiser bey." dedi gayet net bir şekilde. "Benim hiç kimseye ihtiyacım yok. Ben her işimi kendi başıma hallederim, kimseden yardım almam. Ben ihtiyaç duyan değil, ihtiyaç duyulan kişiyim."

Bunları söylerken Poyraz'ı kullandığını, onların bilmediğini düşünüyordu. Önder başını öne eğdi ve bir süre derin derin nefes alıp verdi. Ardından ağır ağır ayağa kalktı. Mirza'ya elini sürmek istemiyordu. Bunu yaptığında eline hiçbir şey geçmemişti. Onu bu şekilde konuşturamayacağını çok iyi biliyordu. Kendi etrafında bir tur atıp durdu, aklına bir fikir gelmişti. Onu konuşturmak için başka bir yöntem deneyecekti. İşe yarayıp yaramayacağına emin değildi ama denemekten bir zarar gelmezdi.

"Sen yaptığın işin çok önemli olduğunu mu sanıyorsun? Senden daha yetenekli, daha zeki katiller var." dedi Önder, gözünün yanıyla ona bakarak.
"Ne demeye çalışıyorsun?"

"Demek istediğim şu. İşlediğin hiçbir cinayette bir kanıt bırakmadın ama sonunda seni ele veren bir şey bulundu. Geçmişin. Dedene ait olan evin bodrumunda bulunan kemikler. Dünyada öyle katiller var ki, vicdan azabı çekip suçlarını kendi ağızlarıyla itiraf etmeden, kimse onların işledikleri cinayetleri kanıtlayarak onları suçlayamadılar. Tüm şüpheler, tüm oklar onların üzerlerinde olsa bile. Hatta bazıları o kadar profesyöneldi ki, kendileri itiraf etmelerine rağmen kimse onların katil olduklarına inanmadı. Bu kadar zeki katiller varken, insanların senin hakkında konuşacaklarını mı sanıyorsun. Bir iki gün konuşup unutacaklar. Sen sadece sıradan bir insansın Mirza. Daha fazlası değil."

Mirza'nın yüz ifadesi biraz değişti ama yine de sinirlendiğini belli etmemeye çalışıyordu. 

"Kimmiş onlar?" diye sordu, donuk sesle.
"Ted Bundy, Jeffrey Dahmer, Carroll Cole, Andrew Cunanan ve daha bir sürü seri katil. Bunların hepsinin IQ 'su, 128'in üzerindeydi. Hatta Ted Kaczynski ve Rodney Alcala adındaki iki seri katilin IQ'ları, 167 olarak ölçülmüş, düşünebiliyor musun? Bu isimleri daha önce hiç duydun mu?"

"Hayır... Hayır ama bundan bana ne? Ben kendi ülkemde bulunduğum konuma bakarım." dedi Mirza, umursamaz görünmeye çalışarak. 

"Senin ülkende insanlar bilim, sanat, müzik gibi şeylerle uğraşan insanlardan hoşlanırlar Mirza, seri katillerden değil. Bu saydığım isimler dünyaca ünlü olabilir ama insanlar onlardan hoşlandıkları için ünlü olmadılar. Yaptıkları vahşetlerle tanındıkları için ünlü oldular. Sen de ünlü olursan, yaptığın vahşetler sayesinde ünlü olursun, belki... İnsanlar senden hoşlandıkları için değil. Ünlü olmak istiyorsan önce insanların aklında nasıl bir iz bırakacağını, onların gözünde hangi konumda olacağını düşünmelisin. İnsanların seni nasıl anacağını... Seri katil olarak ünlü olan insanlar hapiste ya cinayete kurban gidiyor ya da orada çürüyerek ölüyorlar. Gerçek ünlüler gibi para kazanarak, lüks içinde yaşamıyorlar."

"Çok boş konuşuyorsun komiser bey. Sen benim hayatıma, benim seçtiğim yola karışamazsın. Ayrıca benim IQ sonucumun ne çıkacağını biliyor musun? Ben hayatımda hiç IQ testi yaptırmadım. Bana da IQ testi yapılsın, bakalım sonuç ne çıkacak?"
"Devlet senin gibi bir sapığın fındık kadar zekasını ölçmek için vaktini boşa harcamaz Mirza."

"Konuş bakalım komiser bey. Hala atladığınız şeyler var."
"Neymiş o?" diye sordu Önder, onu dikkate almadan.

"Bodrum katta bulunan iskeletler benim eserim olabilir, ama ben hastaneden çıktıktan sonra işlenen hiçbir cinayetle ilgili beni suçlayacak bir kanıtınız yok. Cesetlerden çıkan notlardaki el yazıları bile benim el yazım bile değil. Şimdi bunu da nereden bildiğimi soracaksın, söyleyeyim. Amirin söyledi. O notları, yakalanmamak için başkasına yazdırdığımdan şüpheleniyorlar. Ama bu da sizin için vakit kaybı. Ben yıllarca hastanede yattım. Benim ne hastanede ne de dışarıda Poyraz'dan başka bir arkadaşım olmadı."

"Sen kabul etsen de etmesen de o cinayetler de kanıtlanacak Mirza. Sonra hapiste ya çürüyeceksin ya da doğranacaksın. Ah, gerçi senin gibi genç ve yakışıklı yaratıkları ziyan etmeyi pek sevmezler. Daha çok aletlerini tatmin etmek için kullanırlar. İnan bana, orada yirmi yıldan fazla süredir kadın yüzü görmemiş erkekler var. Sen onlar için ödül gibi bir şey olursun. Ama korkma. Bir süre zorlansan da zamanla alışırsın. Hatta hoşuna gitmeye başlar ve zamanla kendin istemeye başlarsın. İşte tecavüzcü ve katillerin koğuşlarında olanlar bunlar Mirza, acı ama gerçek."

Mirza onu sabit gözlerle izliyordu. Bu duydukları karşısında taşa dönmüş gibi hareketsiz bir şekilde duruyordu. Yüzü gergin ve ifadesizdi. Bir süre o şekilde durduktan sonra ağır ağır oturduğu yerden kalktı ve Önder'in tam karşısına geçti. Şimdi göz gözeydiler. Önder onun genişleyen burun deliklerinden, içinin öfkeden alev alev yandığını anlayabiliyordu. Önder'de başını dikleştirerek, sabit gözlerle ona baktı.

"Peki ya ben tüm bu anlattıklarını senin karına çoktan yaptıysam. Ya senin karın bir süre zorlansa da yavaş yavaş aletime alıştıysa ve zamanla kendisi istemeye başladıysa?"

Önder'in bu sözleri algılaması biraz zaman aldı. Bir süre durdu ve Mirza'nın söylediklerini içinden tekrarladı. Önce kelimeleri sonra cümleleri toparlamaya ve bunların ne anlama geldiğini çözmeye çalıştı. Anladığında ise tokat yemişe döndü. Vücudu sanki bir alev kapanının içinde sıkışıp kalmış gibi yanmaya, yandıkça yavaş yavaş erimeye başladı. Artık gözleri Mirza'ya değil boşluğa, karanlığa bakıyordu. Yer ayaklarının altından kayıyor, dizlerinin bağı çözülüyordu. Kafasının içinde şiddetli bir basınç hissediyor, midesi bulanıyordu. Kusması gerekiyordu ama kusamıyordu. Başındaki basınç o kadar şiddetliydi ki, her an kafa tası patlayacak, beyni ve kemikleri etrafa dağılacak gibi hissediyordu. Bu olursa eğer daha fazla acı çekmeden bu dünyadan gidebilir ve artık huzura kavuşabilirdi.


Kan Vaftiz (Bölüm 5)

Kardeşi gittiğinde, kendisini odasına kapatmıştı. Odasında hiçbir değişiklik yoktu. Sadece hastaneye gittiğinden beri doğru düzgün temizlenm...